17 Temmuz 2016 Pazar

Rashomon Film İncelemesi ve Gündeme Dair Analojiler

Merhaba sayın kalkışma mağdurları. Ülkemizde mağdur olmanın hepimiz için kaçınılmaz olduğu bu günlerde bir süreliğine de olsa haber kanallarını kapatıp film izlemeye karar verdim. Akira Kurosawa, Ingmar Bergman, Robert Bresson gibi ünlü yönetmenlerin yaptığı filmler hayatımızdaki önemli sorunlara parmak basar ve bizi onlar hakkında düşünmeye iter. Öyle ki Rashomon'dan insanlığa dair hatta daha spesifik olarak ülkemizdeki darbe girişimi sonrası insanların davranışlarına dair sonuçlar çıkarmak kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden filmi incelerken daha önceki yazılarımda da yapmaya çalıştığım gibi gündemle filmin ortaklaştığı noktaları size aktarmaya çalışacağım. Rashomon 90 dakika uzunluğunda , insanoğlunun bildiğimiz ama görmezden geldiğimiz yüzünü bize gösteren bir film. Film temel olarak işlenen cinayetin ve çevresinde yaşanan olayların anlatımının kişiden kişiye ne kadar çok değişebileceğini bize gösteriyor.


Öncelikle filmde kamera kullanımı hakkında gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Film sırasında bir çok yakın çekim görüyoruz ve kamera hem sabit hem de hareketli olarak kullanılıyor. Aksiyonun fazla olduğu ormanda koşma sahnelerinde kameranın hızlı hareketleri filmin hızını arttırmak için kullanılmış. Özellikle Takashi Shimura'nın ormanda gezdiği sahnelerin değişik açılardan yansıtılması beni izlerken memnun etti. Benzer bir şekilde hırsızın kızla birlikte ormanda koşuşturması çekilirken kameranın hızı inanılmaz yüksekti ve bu filmin temposunun arttığı bir andı. Akira Kurosawa yakın çekim seviyor. Bana kalırsa Asyalılar özellikle soğuk ülkedeki insanların aksine daha duygusal ve daha heyecanlı karaktere sahipler. Hatta bazı insanlar bu sebepten dolayı Asya sinemasını pek sevmezler ve aşırı bulurlar. Bu nedenle yakın plandan yapılan çekimlerin etkisi bana kalırsa bir Bergman filmindeki yakın çekimlerden daha fazla duygu anlatır. Bu filmde gözlemlediğim diğer bir teknik ayrıntı görüntünün bir kare içinde katmanlara ayrılmasıdır. Kişiler sırayla ifade verdiği sırada kamera sadece onları değil arka planda bulunan ve onu dinleyen insanları da çeker. Bu durum iki ayrı katman iki ayrı olayın aynı kare içinde buluşması demektir. Hırsız ve evli çiftin aynı kare içine girdiğin başka sahneler de bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bunun dışında müzik izleyicinin duygu durumunu yönlendirir bir nitelikte. Bize film hakkında ipuçları vermektedir. Müzik bizimle heyecanlanır bizimle gerilir ve bizimle birlikte üzülür.


Savaş,kıtlık,deprem,fırtına,yangın,salgın hastalık ve çetelerin saldırıları gibi etmenlerin insanları umutsuzluğa sürüklediği bir yerde yaşanıyor olaylar. Her gün bir çok insan saydığım bu sebepler yüzünden ölmekte fakat filmin konu aldığı bu ölümü diğerlerinden ayıran şey insanların acımasız ,bencil ve olaylara işine geldiği gibi bakan yüzünü gözler önüne sermesi. Olaya şahit olan insanlar anlattıkları hikayeleri kendi versiyonlarıyla anlatmaktadırlar. Anlatılan bütün hikayelerin ortak olduğu belirli noktalar olmasına karşın dışarıdan düz bir bakışla hepsi birbirinden taban tabana farklıdır. Bunun birinci ve masum sebebi insanların olaylara farklı açılardan bakıyor olmalarıdır. Buna örnek olarak bir ressamın domateste gördüğüyle bir manavın gördüğü şeyin aynı olmaması verilebilir. Ressam daha öznel ve sanatsal bir domates görürken ,manav aynı domatesi fiziksel özellikleriyle daha nesnel bir açıdan tanımlar. Benzer bir şekilde kişilerin sahip oldukları bilgi setleri , duyguları ve tecrübeleri olayları farklı pencerelerden görmelerine ve yorumlamalarına sebep olur. Aslında işlenen cinayete baktığımı zaman bütün hikayelerde belirli ortak noktalar var. Eşinin ,karısını hor görmesi, hırsızın kadına tacizde bulunması ve adamın ölmesi bütün hikayelerde aynı. Fakat hikayelerin ayrışmasını güçlendiren diğer şey insanların olayları istediği gibi görmeye harcadığı özel çabadır. Bütün hikayeler kişilerin gözünden en doğru ve en haklı kendileri olacak şekilde işlenmiştir. Bu da insanoğlunun kibrinden ileri gelen bir durumdur. Hırsız hikayeyi anlatırken kendinin en iyi hırsız olduğundan ve adamı öldürmeden önce onunla onurlu bir şekilde savaştığını söyler. Hırsızı yakalayan adam onu yakalamaktan dolayı kendini oldukça başarılı görür ama aslında olan hırsızın yorgunluktan bayılması ve böylelikle yakalanmasıdır. Benzer bir şekilde kadın "namuslu" olmak üzerinden bir anlatıyla karşımıza çıkar. Ayrıca olayın anlatılış biçimine göre adaleti sağlamak adına kendilerine verilebilecek olası cezalardan da kaçma çabasıdır bu. İşin diğer bir yanı ise insanların bu anlattıkları hikayelere gerçekten inanıyor olmasıdır. Bu da kibrin insanın gözlerini kör etmesinden başka bir şey değildir.


Biri rahip biri oduncu olan ve onlara katılan diğer adamın arasında geçen konuşmadan ibaret aslında film. Rahip de oduncu adam da oldukça dürüst ve güvenilir kişiler olarak gözüküyorlar gözümüze. Sanki hata yapmazlar,yalan konuşmazlarmış gibi zannediyoruz. Fakat filmin sonunda oduncu adamın da en az diğerleri kadar suçlu olduğunu görüyoruz. Sahip olduğu kibir onun kendi suçunu yani hançeri çaldığı gerçeğini görmezden gelmesini sağlıyor. Bu durumda oduncu yaşadığı sıkıntılar aynı zamanda kendi iç hesaplaşmasıyla da bağlantılı hale gelmiş oluyor. Aralarına sonradan katılan adam ise bütün sorulan sorulara oldukça gerçekçi cevaplar veriyor. Adam gerçekçi ama iyi biri mi diye sorarsak cevabı hayır. Adamı bebeğin üşümesini engelleyen kimonoyu çalarken görüyoruz ve ayıplıyoruz fakat soru şu hangimiz kendi eylemini meşrulaştırmak yerine tüm kötülüğüyle kabul eden adamdan daha dürüstüz. Kötü biri olsa da adamın en azından kendine ve çevresine karşı dürüst biri olduğu söylenebilir. Adamın bu dürüstlüğü ve ölü adamın medyum aracılığıyla konuşup yalan söylemesi rahibin insanlığa olan inancını yok ediyor. Rahip de dünyanın gerçeklerine biraz daha yaklaşmış oluyor böylelikle.


Filmin başında çok şiddetli yağmur yağdığını görüyoruz. Bu oduncu ve rahibin kafasını kurcalayan soruları temsil eden bir metafor olarak kullanılmış diye düşünüyorum. Filmin sonunda yağmur durma noktasına gelmişti ama tamamen durmamıştı yani oduncu ve rahip artık "Anlamıyorum! Anlamıyorum!" diye ortada dolaşmıyordu. İnsanların neden yalan söylediklerini hatta kendilerinin de onlar gibi olduğunu anlıyorlar. Çiseleyen yağmur belki de bizim kafamızdaki soru işaretlerinin bir temsili bile olabilir. Sonuçta bizim o insanlardan bir farkımız yok. Eğer o insanlardan farklı olduğumuzu düşünüyorsak oduncu gibi yanılmış oluruz.

Bu durumu biraz da günümüze daha güncel örneklere adapte etmek istiyorum. Ermeni soykırımını ele alalım. Eğer Ermeni soykırımı hakkında yaşanan hikayeleri Ermenilerin tarafından dinlerseniz babalarının ,dedelerinin nasıl öldürüldüğü ve onlara nasıl işkenceler yapıldığını anlatan taraflı bir anlatı dinlersiniz. Benzer bir şekilde eğer Türklerin tarafından dinlerseniz bu hikayeyi bunların savaş koşulları içinde olabilecek şeyler olduğunu ama Ermeni çetelerini de unutmamız gerektiği söylenir bize. Peki bu hikayelerden hangisi doğrudur? Bana kalırsa ikisinin de doğru ve yanlış tarafları vardır. Evet , Ermeni soykırımı sistematik ve planlı bir şekilde gerçekleşmiştir fakat Ermeni çetelerinin yaptığı eşkıyalıklar yalan mıdır? Bana kalırsa cevap hayır ama bu durum Ermenilerin çektiği acıyı veya Ermeni soykırımının boyutunu küçültür mü? Buna da cevabım hayır. Fakat bu taraflar neden ortak bir anlatı üzerinden anlaşamıyorlar. Bunun birincil sebebi milliyetçiliktir. Rashomon filminin de bize gösterdiği şey insanların işine gelen hikayeye kendilerini inandırmaları çok daha kolaydır. Bu hikayelerin arkasında onları destekleyen milletler ve milliyetçi duygular vardır. Milliyetçi duygular da en temelinde duygulara bağlıdır nedenselliğe değil. İnsanlar "ırklarının" yüceltildikleri milliyetçi anlatılara inanmakta aynı şekilde eğilimlidirler. Bu yüzden duygusal olmasını beklediğimiz Türk ve Ermeni halklarını ortak bir anlatıda birleştirmemiz çok kolay değil. Fakat burada adımları atması gerekenler normal ve adaletli bir dünyada Ermeni ve Türk hükumetleridir. Ermeni tarafını bilemeyeceğim ama ülkemizde milliyetçilik oy toplamak için güçlü bir silah olduğu için Ermeni soykırımının kabulünün iktidar mücadelesinde onları geri plana atacağını bilen hükumet bu durumda bir adım atmamaktadır.


Benzer bir analojiyi 15 Temmuz "kalkışma girişimi" için de yapabiliriz. İnsanlar artık o kadar paranoyaklaşmıştır ki ülkemizde darbe girişimi AKP'nin bir tiyatrosu olarak görülüyor ve bu anlatı sorgusuz sualsiz kabul ediliyor. Bu aynı zamanda filmdeki gibi insanlığa veya devlete olan inancımızın yok olduğunun da çok çarpıcı kanıtıdır bu yüzden bir o kadar da üzücüdür. Ben bu senaryo yanlıştır demiyorum ama böyle bir iddiayı kabul etmek için elimizde yeterli delilimiz yok bana kalırsa. Aynı şekilde bu darbe girişiminin FETÖ terör örgütü (varlığı şüpheli) CHPKK ve dinsizler tarafından kutlu yürüyüşün kesilmesi olarak yorumlanınca yine aynı kanıt eksiğini görüyoruz. Fakat burada insanlar inanmak istedikleri hikayeye inanmak için kanıta ihtiyaç dahi duymayıp , desteği yeterli görüyorlar. Bir yandan darbenin AKP iktidarını bitireceğine sevinip ülkeyi götüreceği daha karanlık günleri görmezden gelmek de kişinin körleşmiş AKP nefretinin bir yansımasıdır. Kısacası hikayedeki karakterleri sadece insan olarak değil insan toplulukları olarak da nitelendirebiliriz. İnsan topluluklarının peşinde sürüklendiği düşünceler insanların kişisel düşüncelerinden daha tehlikelidir.


İnsanoğlu egosuna ve kibrine kapılmaya oldukça meyillidir . Yeter ki kendilerini inandırabilecekleri ve egolarının yarattığı açlığı doyurabilecek anlatılar yaratsınlar.  İncelemenin toplumsal analiz kısmında yazdıklarım kişisel düşüncelerimden çok insanların yaklaşımını açıklamayı hedefledim. Umarım propaganda yapıyormuş gibi gözükmemiştir. Sinema sanatın diğer alanları gibi insan hayatına ,problemlerine parmak basıyor ve bizi düşünmeye itiyor. Bu yüzden kalıcı , tartışmayı bitirmeyen zaman geçtikçe eskimeyen sanat eserleri yaratmak ,toplumu tüketilebilir üretimlerle yalnız bırakmamak aynı problemlerin çözümünde çok önemlidir. Tüketilebilir eserler insanı tatmin eder ve insanda soru sorma ihtiyacı doğurmaz. Bu yüzden bir Holywood komedisini izlemek Rashomon'dan daha kolay olabilir ama kesinlikle o tarz filmleri sanatın içine dahil etmek tatmin etmek ve tüketilmek üzerine kurulu olduklarından dolayı mümkün değildir. 1950'de yapılan bu filmin 2016 yılında hala çok net karşılıklarının olması Rashomon'un ne kadar başarılı bir film olduğunun da kanıtı aynı zamanda. Umarım bu (şu ana kadarki en) uzun yazımın tamamını böyle bir zamanda okuma başarısını gösterebilmişsinizdir ve umarım daha iyi yarınlar bizleri bekliyordur.

12 Temmuz 2016 Salı

Winter Light Film İncelemesi

Ingmar Bergman varoluşçuluk,din,hayatın anlamı gibi konuları filmlerinde bolca işleyen bir yönetmen. Bergman filmlerini izlerken diyaloglara dikkat etmek ve bazen geriye sarıp izlemek gerekiyor. Winter Light "silence of god" yani tanrının sessizliği üçlemesinin ikinci filmi aynı zamanda. Zamanla bu linkte isimleri olan diğer iki filmi de izleyip izlenimlerimi size aktarmak istiyorum. Filmin süresi 80 dakika ve işlediği konuya göre akıcı olduğunu söyleyebilirim. Filmde bolca metafor kullanılmış. Son zamanlarda Camus ve Sartre'dan okumalar yaptığım için filmi ateist varoluşçuluk penceresinden de elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. İnceleme sırasında filmin teknik detaylarından pek bahsedemeyeceğim maalesef.


Benim film sırasında ilk gözlemlediğim şey dinlerin insanların umutlarından beslenmesi. Hayata dindar varoluşçuluk penceresinden bakan insanlar ateist bireylerin hayatlarında umutsuzluk ve amaçsızlık görürler. Bunun en temel nedeni eğer kendileri dinlerinden vazgeçecek olurlarsa büyük bir umutsuzluğun içine sürükleneceklerini düşünmeleri. Zaten dinler de insanların bulundukları bu umutsuz durumdan çıkmalarına yardımcı oldukları için ihtiyaç üzerine çıkmıştır. İnsanlar dünyadaki adaletsizliklerin öbür dünyada karşılığı olacağına inanmak isterler. Eğer fakir ve zor bir hayat geçiriyorlarsa bunun onlar için bir test olmasını ve bu sefil hayatın cennetle ödüllendirileceğini umut etmek isterler. İçinde bulundukları kötü ve zor durumların üstesinden dua yardımıyla  gelebileceklerini düşünmek isterler. Fakat ne yazık ki hayat bu kadar romantik ve istediklerimizin gerçekleştiği bir yer değil.


Dinlerin insanlar üzerinde yarattığı atmosfer kişilerin umutsuzluğunu da arttırmak ve dine bağlılığını arttırır niteliktedir. Filmde olduğu gibi Hristiyanlık perspektifinden bakacak olursak Hristiyan ebeveynler çocuklarına daha küçüklükten itibaren İsa'nın onlar için acı çektiğini ve insanoğlunun bu yüzden günahkar olduğunu anlatırlar. Benzer anlatılar bütün İbrahimi dinlerde mevcuttur. Dinlerin kurallarına uyulmaması dahilinde cehennemle veya anlamsız bir hayatla korkuturlar insanların gözlerini. Bu öğretileri küçüklüğünden itibaren almış kişinin inandıklarını sorgulaması için tüm bu korkularının üstüne gitmelidir önce. Bu süreç bir kez başladığı andan itibaren durdurmak güçtür. Filmdeki rahibin yaşadıkları da bundan ibarettir. İnsanların tatmin olmayı gerçekleri aramaya tercih ettiği bu sürecin içerisine girebilmesi için filmde rahibin eşinin vefat etmesi gibi motivasyonlar gerekmektedir genelde. İnsanın hayatı böylesine derinden etkilendiği zaman dinler tarafından ona verilen cevaplar da tatmin ediciliğini yitirmeye başlıyor. Tanrının sessizliği tam da bu noktada devreye giriyor. İşte o zaman insan aklını kullanarak gerçeklerin arayışına girmeye başlar.


Rahipler dinlerin anlaşılmasında ve insanlara aktarılmasında kilit rol oynamaktadırlar. Rahip kendisine gelen intihara meyilli ve Çin'in atom bombası ile dünyayı mahvedeceğini düşünüp umutsuzluğa kapılan kişiyi teselli etmek,onu tanrının yoluna sokmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyor. Bunun nedeni tanrının da ona karşı sessiz olmasıdır. Rahip Hristiyanlığın öğretilerinden adama verebileceği cevaplara artık kendi de inanmamaktadır. Bu noktada rahp adamı iyileştirmek yerine kendi kafasına benzer soruları olan kişinin düşüncelerini öğrenmek ister aslında. Yaptıkları konuşma sonucunda rahip adama yardım edemez ve intiharı önleyemez. Rahip yaptığı konuşmadan sonra özgürleştiğinin farkına varmıştır. "Özgürüm, sonunda özgürüm.Bu fani umudu taşıyordum. Her şeyin bir yanılsama, hayal ve yalanlar olmayacağına dair..." Ne çanı çalmakla görevli adam ne de orgu çalan adamın düşünceleri rahipten farklı değildir. Org çalan adam bir an önce işini bitirmeye bakmaktadır ve yaptığı işe duyduğu inanç yok olmuştur. Benzer bir şekilde çanı çalmayı ve mumları yakma işini yapan adam ise duyduğu inanç azaldığı için işinde kötüleşmeye başlamıştır.

Filmdeki metaforlardan gözüme ilk çarpanı miyop olan Marta gözlükleri taktığında dünyayı gerçek haliyle görmeye başlıyor. Marta gözlükleri takılı halde rahiple konuştuğu zaman gerçekleri konuşmaya başlıyor. Tanrı'nın olmadığını ve (diğer bir gerçek bilgi olan) rahibin onunla evlenmemesinin ana nedeninin onu sevmemesi olduğundan bahseder. Rahip Marta'nın ona yazdığı mektubu okumaya başladıktan sonra Marta'nın gözlüksüz halini görmeye başlıyoruz. Duaların işe yaradığını düşünen ve kendine ulvi bir görev olarak rahiple ilgilenmeyi seçen inançlı bir Marta görüyoruz. " O kadar sefil bir durumdaydım ki daha fazla dua etmeyi düşünüyordum" der Marta mektubunda. Bu cümle Marta'nın dine bağlanışını ve yukarıda anlattığım şeyleri özetler nitelikte. Filmde gördüğüm diğer bir metafor ise hastalık metaforudur. İnsanların çektikleri varoluşsal sancılar ve hayata dair düşünceleri onları grip gibi esir alır. Bu düşünceler kendilerini geliştirmeye başladıktan sonra bulaşıcı hale de gelirler. Benzer fikirlerden başka insanlar da etkilenmeye başlarlar ve belki de onların hayatlarını daha zor bir hale sokarlar. Önemli olan hastalığa çözümü mantıksal ilerleme (uslamlama) yoluyla bulmaktır. Hastalığı yok saymak yani kendini dini masallarla  kandırmak insanı ölüme sürükleyebilir. Tabii burada varoluşsal bir ölümden bahsediyorum. Sartre , Decartes'ın  "Düşünüyorum öyleyse varım." sözüne bağlı kalır felsefesini açıklarken. Ona göre varoluş özden önce gelir. İnsan belirli bir özün (ulvi kanunların ve tanrının yaratısının) içine doğmak yerine varoluşuyla birlikte özünü ortaya çıkarır. Aksi durumda insanın özgür bir varlığından söz etmemiz mümkün değildir.


Ve film en sonunda bu müthiş sözler ile bitiyor:
"Fiziksel acıya yapılan bu vurgu. O kadar da kötü olamaz. Küstahça konuşuyormuş gibi olabilirim ama mütevazı olmam gerekirse, en az İsa kadar fiziksel acı çektim. Ve çektiği işkence nispeten kısaydı. Bildiğim kadarıyla dört saat civarındaydı, değil mi?

Başka bir çeşit acı çekmiş olabileceğini hissediyorum. Belki tamamen yanlış anlamışımdır. Ama Gethsemane’i düşünün peder.İsa’nın öğrencileri uyuyorlardı. Son yemeğin anlamını kavrayamamışlardı. Ve sonra kanun adamları geldiklerinde kaçıp gittiler. Ve Peter onu reddetti. İsa öğrencilerini 3 yıldan beri tanıyordu.

Her anlarını beraber geçirdiler ama ne demek istediğini anlayamadılar. En son kişiye kadar onu yalnız bıraktılar. Ve tek başına kaldı.
Bu acı vermiş olmalı.
Kimsenin anlamadığını fark etmiş olmak.

Güvenebileceğin birilerini ararken terk edilmek bu ıstırap verici olmalı. Ama en kötüsü daha gelmemişti. İsa çarmıha gerildiğinde ve asılı kaldığında acılar içinde bağırdı:

“Tanrım, Tanrım!” “Neden beni terk ettin?

” Bütün gücüyle bağırdı. Cennetteki babasının onu terk ettiğini düşünüyordu. Vaaz verdiği her şeyin yalan olduğunu düşündü. Ölmeden önceki anında İsa şüphe içerisinde kaldı. Kesinlikle bu onun en büyük sıkıntısı olsa gerek?

Tanrı’nın suskunluğu." 
Açıkçası İsa'nın çarmıha geriliş hikayesini farklı yerlerden bir çok kez duydum ama böylesine eşsiz olan yorumu daha önce görmemiştim gerçekten etkilendim. İsa'nın bile aslında bizim gibi soruları olan bir insan olabileceğinin vurgusunu yapar bu yorum.

Kısa ,derin ve üstüne uzun uzun konuşulabilecek bir film Winter Light. İzlemediyseniz zaman kaybetmeden izlemenizi öneririm. Sizi tanrının suskunluğuyla baş başa bırakıyorum. 

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Full Metal Jacket Film İncelemesi

SIR HI SIR!! Bu yazımda Stanley Kubrick'in en temelinde Vietnam Savaşı'nı konu aldığı ama bir savaş filmi olmak yerine savaşın insanlar üzerindeki etkisini inceleyen Full Metal Jacket ile karşınızdayım. Yazıyı okumadan şimdiden uyarmak istiyorum. Eğer askerlik kurumunu en az Celal Şengör kadar seven , vicdani red hakkını kullanmak isteyenleri vatan haini olarak gören insanlardansanız bu yazım sizlere kesinlikle hitap etmeyecektir. Filmimiz IMDb Top 250 listesine göre 86. sırada bulunuyor. Belirttiğim gibi bu filmi eğer izlemediyseniz beklentiniz savaşın aksiyon yönünden uzak olmalı. Elbet filmin içinde çatışma sahneleri var ama benim ilgileneceğim kısımlar genel olarak onlardan bağımsız.

Filmin müzikleri Vietnam savaşını konu alan müziklerdi. >>Soundtrack Listesi<< Müzik seçiminde başarılı olan Kubrick bu filminde klasik müzik kullanmak yerine böyle bir tercihe gitmiş. Bu durum bence müziklerin filme olan etkisini azaltmış diyebilirim. Müziklerin savaşı konu alıyor olması bizim Vietnam savaşını eleştiriyor olduğumuz algısını da güçlendiriyor diyebiliriz. Her ne kadar tarih bilgim çok iyi olmasa da özellikle Forest Gump'dan hatırladığım hippilerin müziği kullanarak savaşa karşı yürüdüğünü biliyorum. Yani aslında savaş karşıtı konserler zamanında barış sever insanları toplamanın aracı haline gelmiş. Bu açıdan aslında müziklerin duygusal bir etki bırakması yerine daha filmin içeriğiyle bağlantılı müzikler kullanılmış. Müziğin insanların hayatlarında,düşüncelerinde ne kadar etkili olduğunu bir kez daha hatırlamış ve görmüş oluyoruz.


Filmi bana kalırsa savaşa hazırlık ve savaş sırası olarak iki bölüme ayırmamız gerekiyor. Her iki bölümün de kendi içinde farklı mesajlar verdiğini düşünüyorum. Film askere alınan insanların kişiliklerinin yok edilmesinin ilk aşaması yani saç tıraşı ile başlıyor. Askerlik kurumunda insanlar bütünün bir parçası yapılmaya çalışılır ve bireysellikleri yok edilir. Hepsi aynı üniformayı giyer. Askerlerin kendi düşünceleri yoktur. Her zaman hiyerarşide üstte olan haklıdır. Üstüne itaat en önemli kuraldır çünkü eğer askerlik kurumu gibi çok kişiyi barındıran bir topluluğu kontrol etmek koşulsuz itaat söz konusu olduğunda gerçekleşir. Saç traşından sonra dazlak erkekler ordusunu görüyoruz. Bu dazlak erkekler topluluğuna sadece izin verildiğinde konuşabilecekleri ve eğitimi geçene kadar insan bile olmadıkları söyleniyor. Askerlerin verdikleri cevaplar bile kalıp halindedir: Sir! Yes! Sir! Siyahi biri komutan tarafından kendine konan "kar topu" lakabına itiraz edemez. Bu itaatkar sürü kendilerine yapılan her türlü haksızlığa ,ayrımcılığa gözlerini kapatmak zorundadırlar aksi takdirde sonları askeri mahkemedir. Askerlik kurumunun aykırı bir gülümsemeye dahi tahammülü yoktur.


Filmde askerlik ile ilgili gösterilen ikinci detay askerliğin ataerkil ve seksist bir kurum olmasıdır. Bunu ilk olarak Çavuş Hartman'ın askerlere söylediği seksist söylemlerde görüyoruz:"Do you suck dicks?" "Good night ladies!" İkinci olarak da seksist söylemler askerlerin koşuları sırasında söylediği şarkılara konu oluyor. Daha sonrasında ise askerlerin silahlarına kadın ismi vermesi ve onlarla yatılması söyleniyor. "I don't know ,but I've been told Eskimo pussy is mighty cold." Burada da kadının erkeğin malı olması göndermesi var bana kalırsa. Askerlik erkekliğin kanıtlandığı bir yerdir. Türkiye gibi muhafazakar ülkelerde askerliğini yapmayan insan tam erkek sayılmaz ve evlenemez bile. Eğer kilolu biriysen ve eğitimlerde başarısız oluyorsan tam erkek değilsin. "This is my rifle, this is my gun" şarkısı eşliğinde penis avuçlama ritüeli de silah ,penis ve erkeklik üçgenini yaratıyor.


Askerliğin insanları aynılaştırması dışında yaptığı diğer şey onları ruhsuzlaştırması ve vicdanlarından uzaklaştırmasıdır. Askerlere eğitim sırasında onların birer katil oldukları ve oraya "düşmanları" öldürmeleri gerektiği dayatılır durur: "We kill everything we see."  "What makes the grass grow? -Blood , Blood,Blood!!" Kısacası askerlere dayatılan eğitim onları duygusuz itaatkar birer öldürme makinesi haline getirmektir. Öyle ki filmin ikinci bölümünde bu duyguları alınmış askerler Vietnamlı sivillere ateş etmekten zevk alır hale gelmiştir. Bütün insancıl duygularından uzaklaşmıştır bu insanlar. Bu yaratım işleminde ikna ediciliği arttırması,korkuyu azaltması ve insanları bütünleştirmesi için gerek dini gerekse milli duygular kullanılır. "Marines die ,but Marine Corps live forever. That means you live forever." Bu cümleler beyin yıkamanın ne düzeyde olduğunu gösteriyor. Neden ordunun yaşaması benim için önemli olmalı ki? Benim yaşamım hiç bir kurumun devam etmesinden daha önemli değil ama bu düşünce askeri eğitim tarafından yok edilmeye çalışılıyor ki askeriye işleyebilsin.

Filmde gördüğümüz diğer bir konu ise savaşın nasıl meşrulaştırıldığıdır. Devletler savaşlara katılmak için kendilerine meşruiyet zemini yaratırlar. Günümüz Türkiye'sinden örnek verirsek bugün terörü yok etmek ve doğuyu kurtarmak kılıfı altında doğudaki Kürtlere zulüm uygulanması. Ülkenin doğusuna barış getirmek adına kan dökmek en büyük çelişki. Aynı şekilde Amerika'nın 11 Eylül saldırısını bahane gösterip Irak'ı işgal etmesi de benzer ve güncel bir örnek olarak gösterilebilir. 11 Eylül saldırıları ile ilgili bir Irak'lının yorumu bu söylediklerimi daha iyi bir şekilde özetliyor.>>Video<< "You think we waste gooks for freedom? This is slaugther. My word is poontang." Bu replikle birlikte  savaşın ataerkil yapısını ve katliamın niteliğini aynı anda görüyoruz.


Filmin sonunda bu anlattığım mekanizmalar o kadar başarılı oluyor ki. Hippi ,savaş karşıtı rozet taşıyan ve cepheye zorla gönderilen asker bir askerin yüzüne bakarak onu öldürüyor. İnsanları uzaktan vurmakla yüzüne bakarak öldürmek aynı şeyler değildir. Bir insanın yüzüne bakarak öldürdüğünüzde onunla empati kurmaya başlıyorsunuz. Özellikle savaş karşıtı birini , Vietnamlı askerin kafasına acımadan sıkabilecek duruma getiriyorsa o eğitim gerçekten hedefine ulaşmıştır.

Her yazımda olduğu gibi eminim unuttuğum ,yazmadığım yerleri olmuş olabilir. Film incelemelerini yazarken kendi düşüncelerimi de katarak bir yandan yorumlamaya da çalışıyorum filmleri.
İleride filmleri teknik açıdan inceleme konusunda da daha başarılı olmak hedefim. Blogumu takip edenler için bir sonraki inceleyeceğim film yeni kaybettiğimiz İranlı yönetmen Abbas Kiarostami'den Taste of Cherry. 

2 Temmuz 2016 Cumartesi

The Grand Budapest Hotel Film İncelemesi

Hola amigos! Bu blog aracılığıyla yazdığım yirminci yazıma hoş geldiniz! Nedenini bilmesem de yirmi sayısının blogum adına önemli bir sayı olduğunu hissediyorum. Size burada size yirmi sayısıyla ilgili çeşitli ilginç bilgiler vermek isterdim fakat incelemem gereken bir film var. Eğer yirmi sayısı hakkındaki ilginç bilgileri öğrenmek isterseniz sizi  >>>buraya<<<  alalım. Şaka bir yana Mart ayından beri hem kendimi geliştirmek hem de sizlere düşüncelerimi aktarabilmek için küçük de olsa bir emek harcıyorum. Her ne kadar henüz hiç bir yazıma olumlu ya da olumsuz eleştiri alamasam da yazımı okuyan insanları istatistik tablosunda bile görüyor olmak benim yazma motivasyonumu arttırıyor ve mutlu ediyor. Bu yüzden sırf beni mutlu etmek için sayfayı onlarca kez yenileyip tıklanma sayısını arttıran arkadaşlarıma ve hiç okumadan beğenen akrabalarıma teşekkürü bir borç biliyorum. Lafı fazla uzatmadan güzide filmimiz hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Filmi masalsı olarak nitelersem kimsenin itiraz edeceğini düşünmüyorum. Gerek görselliğiyle , gerek karakterlerin özgünlüğüyle izlerken bizi büyüleyen bir yapısı var The Grand Budapest Hotel'in. Wes Anderson'ın yarattığı bu filmi bitirdikten sonra farklı bir film izlemenin mutluluğunu yaşadım. Elbet her yönetmenin filmlerinde kendine ait dokunuşları vardır ama Wes Anderson'un yarattığı masalsı evren belki de benim "içimdeki çocuğa" daha fazla dokunduğunu ve etkilediğini söyleyebilirim. Zaten filmim bu başarısı ödülsüz bırakılmamış. Filmde daha izlemeden dikkatleri çeken diğer bir unsur ise oyuncu kadrosu. Baş roldeki Ralph Fiennes ve Murray Abraham'dan tutun Adrien Brody, Willem Dafoe, Bill Murray, Edward Norton gibi bir çok ünlü oyuncuyu barındırıyor film. Wes Anderson rollerin filme etkilerini belirlerken adaletli davrandığını ve hiç bir oyuncuyu gölgede bırakmadığını düşünüyorum.


Öncelikle film çekilirken kullanılan en boy oranlarının filme etkisini incelemek istiyorum. Film başlar başlamaz gelen uyarı filmi 16:9 oranında izlemem gerektiğini söylüyordu. Bunun nedeni film boyunca en boy oranının değişiyor olması. Sinemanın yeni popüler olduğu zamanlar yönetmenler 4:3 oranında çekmek zorundaydılar ve bu zaman içinde yerini çoğunlukla 16:9 o anına bıraktığını söyleyebiliriz. Film sırasında en boy oranı anlatılan zamanı niteler bir şekilde değişiyor. Zero Moustafa'nun anlattığı hikaye yansıtılıyorsa veya The Grand Budapest Hotel'in eski hali gösteriliyorsa geçmişi niteleyen 4:3 oranı kullanılıyor. Kısaca 4:3 oranı kitaptaki geçmişin gösterildiği yerlerde kullanılıyor. Kitabın şimdiki zamanında ise 16:9 oranı kullanılmakta. Kitabın yazarının kitabı (yazarın Stefan Zweig'a benzetilmeye çalışıldığını düşünüyorum) anlattığı sahnelerde ise ekranı kaplamayan küçük bir çerçeve kullanılmış ve kitabı okuyan kızı gösterildiği sahnelerde ondan daha büyük bir çerçeve kullanılmış. Kitabın okunduğu evren aslında The Grand Budapest Hotel ve daha nice güzel kitabın olduğu bir evren olduğu için daha büyük ve kapsayıcı olması anlamında farklı bir boyutla yansıtılmış olabilir bence. Fakat asıl hikaye yazarın kitabında ne anlattığı ve Zero Moustafa'nın bu kitabın içinde ne anlattığı olduğu için film genelinde 16:9 ve 4:3 oranları çoğunluktaydı. Bunun yanında film boyunca Wes Anderson tarafından yaratılmış yapay ekranlar vardı . Bunlara örnek olarak küçük mutfak,otel camları, kapaklar verilebilir. Bazen hikayenin bir bölümünün o küçük camların arkasında oynadığını görebiliyoruz.

Çekimle ilgili ilgimi çeken ikinci ayrıntı hareketli kamera kullanımı. Film boyunca dinamik bir atmosfer vardı ve kameranın bu hareketleri hem aksiyonu kesmemek için hem de filme hız katmak konusunda işe yaramış. Hareketli çekimlerin yanında yakın çekimler de bolca kullanılmış. Zaten karakterlerin her biri gerek senaryo ,gerekse görsellik olarak eşsiz olduğu için bu insanlara yapılan yakın çekimler beni gerçekten film boyunca heyecanlandırdı. Karakterlerin çoğunun yüzünde karakteristik bıyıklar ,bakışlar ve anlamlar vardı. Zero Moustafa daha saygılı ve itaatkar görünürken , Jepling'in soğukkanlılığını suratının kemikli ve sert yapısından anlayabiliyoruz. Bunların yanında film boyunca gerek otelin gerek ,mezarlığın,yemek salonunun görüntülerini geniş plandan görme fırsatı da bulduk. Geniş plandan çekilen görüntüler ağırlıklı olmak üzere filmdeki çoğu sahne adeta tablolardan fırlamış denilebilir. Buna tablo demek yerine masalsılık da diyebiliriz. Bu masalsılığı yaratan şey ise renklerin seçimi. Gerek otel personelinin giydiği mor kıyafetlerden tutun asansörün kırmızısına kadar. Gerçek olamayacak güzellikte bir şölen. Bizi bu sıkıcı hayatlarımızdan alıp hikayenin içine sokuyor Wes Anderson. Masalsı görüntülerin ve anlatımın yanında biraz da karikatürize olmuş bir evren de görüyoruz. O renklerin o kadar afili olmasının bir nedeni hikayeyi uçlara taşıyıp komediyi ön plana çıkarmak olabilir.


Oyunculuklar filmi farklı bir boyuta taşıyan diğer bir etmen. Filmin uzunluğu 1 saat 39 dakika fakat aynı hikaye çok daha uzun bir süreyle de çekilebilirdi. Fakat Wes Anderson filmde öyle bir dinamiklik yaratmış ki bu oyunculuklara da elbette yansımış. Zero Moustafa'nın sevgilisi Agatha ile bile ağır bir romantizm yaşamak yerine hızlı ,kesin sohbetler etmeyi ve kararlar almayı (evlilik kararı gibi) tercih ediyor. Yaratılan masalsı evrende dinamiklik ve zaman en değerli şeylerden biri. Öyle ki bu zaman zaman güldürüyü de yaratıyor. M. Gustave'in okuduğu uzun şiirlerin hep yarıda kesilmesi, hayatını kaybeden Serge X. için bir dakikalık saygı duruşunun 10 saniye olması filmin durmaya fırsatı olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Agatha'nın kısa şiirinin tamamını okuyabildiği sahne beni en çok güldüren sahnelerden biriydi Bir filmi baştan sona kadar aynı tempoda sürdürmek imkansız. Bu yüzden filmin arada durakladığı bölümler elbet oluyor. Filmin durakladığı bölümleri dolduracak derin diyalogları yoktu filmin. Bana kalırsa filmin en büyük eksiği diyalogların sahneyi doldurmaması. Aslında bakılırsa bazen o aceleci anlatımı izlemek de sadece görsel anlamda doyurdu beni. Yani şunu söylemeliyim ki , gerçekten güzel bir film olmasına karşın başından sonuna kadar beni ilgili tutamadı. Bu söylediğim şeyler filmi basitleştirip komediyi güçlendirmiş ögeler olabilir.

Filmde ölüm gibi en vahim durumlar filmin absürdlüğü içerisinde bir komediye dönüşüyor. Bu duruma Madame D. nin cenazesini görmeye giden M.Gustave'ın ojelerini doğru renk yapmasını takdir etmesi örnek olarak gösterilebilir. Filme inceleme boyunca bir sürü benzetme yaptım ama belki de filmin komedi tarafını açıklayan en iyi benzetme karikatüre benzemesidir. Avukatın parmaklarının basit lego parçaları gibi yere düşmesi. M.Gustave ve arkadaşlarının hapishaneden kaçış sahneleri hepsi absürddür ve gerçek hayatta yeri yoktur. Fakat zaten  Zero Moustafa ve M.Gustave'ın birlikte yaşadığı anılar karikatürize edilmiş oldukları için güzeldir ve komiktir. Tüm bu anılar hikayeler M.Gustave'in ölümünden sonra hüzünlendirir. Hüzünlendirir çünkü onunla gerçekten iyi zaman geçirmiştir. M. Gustave'ın askerle kavgaya tutuşması komiktir ama bu anıyı hatırlamak bir o kadar üzücüdür. Yani kısacası filmde yaratılan komedi üzerinden aynı zamanda dram doğuyor. Fakat film bitince hepimizin içinde bir sıcaklık kalıyor. Bir yandan yaşadıkları komik anlara gülerken öbür yandan Büyük Budapeşte Otel'in ve Zero Moustafa'nın yalnızlığına üzülüyoruz.

Özetlemek gerekirse Wes Anderson'un bu filme yansıttıklarını zaman zaman filmden kopsam bile özgün ve başarılı buldum. İlerleyen zamanlarda ,başta Moonrise Kingdom olmak üzere, Wes Anderson'un geri kalan filmlerini izlemeye çalışacağım ve fırsat buldukça da yazılarıma devam etmeyi düşünüyorum. Sonraki yazılarımda görüşmek üzere... Adios amigos!

30 Haziran 2016 Perşembe

Sisifos Söyleni'nden Bana Kalanlar

Bu yazımda bir değişiklik yapıp bir kitap hakkında yazacağım. Bu yazımı bir kitap eleştirisi yazısı gibi değil de başlığında da belirttiğim gibi kitaptan anladığım ve bana kalanları size aktarıcam. Yoksa kitap eleştirisi yapmak benim boyumu çok aşıyor. Hayatımın son dönemlerinde ölüm,varlık,yokluk gibi konuların ilgimi çekmesi ve belki de Seventh Seal, Wild Strawberries ve Ikriu gibi filmleri izlemiş olmamın etkisiyle (ve arkadaşımın önerisiyle) Albert Camus-Sisifos Söyleni'ni okumaya karar verdim. Aslında kendime sorduğum en temel soruları size aktarmak istiyorum. Öncelikle bir insanı düşünelim hayatı ona mutsuzluk dışında bir şey getirmiyor. Bu insan hayatının büyük bir bölümünü mutsuz bir şekilde yaşamaktansa neden hayatına son vermiyor? Neden yaşamak ,özellikle de mutsuz bir şekilde yaşamak, ölüm durumundan daha "iyi" bir durum olsun? Ölümü neden yaşamı kaybetmek değil de başka bir duruma geçiş yapmak gibi göremiyoruz? Hatta ölümün mutlu bir yaşamdan bile "daha kötü" olduğunu nasıl kanıtlıyoruz?  Bu yazdığım sorular daha genişletilebilir. Tabii bu soruları okuyan bazı arkadaşlarım " Abi iyi misin neyin var? Bak hayat çok güzel."  diyebilir. Benim bu sorduğum sorular daha genel kapsamda incelenmelidir. Elbet bu sorulara bulduğum cevaplar da beni etkileyecektir.



İşin güzel yanı kitabı okurken bu sorularıma ikna edici cevaplar bulduğumu düşünüyorum. Bu yazımdaki temel amacım da bu cevapları sizlere aktarmak. Bunu yaparken bir yandan kitapta altını çizdiğim ve anlamlı bulduğum yerleri de size aktarmaya çalışacağım. Öncelikle kitapta bir uyumsuz(absürd) tanımı yapılıyor ve kitapta geçen bütün düşünceler uyumsuz kişi veya düşünce kavramına dokunuyor. Uyumsuz kitapta şöyle tanımlanmaktadır: "... insan ya da düşünce sözcüklerinin sıfatı olduğu zaman, insan açısından evrenin mantığa aykırılığını,tutarsızlığını anlamı , her şeyi olduğu gibi gören , bilinçli insan ya da düşünceyi belirtir."  İnsanlar hayatlarını yönlendirirken bir çok faktörü göz önünde bulundururlar. Bazen alınan kararlarda duygular ve istekler , rasyonel düşünceyi baskılar. İşte bu olduğu zaman kişi uyumsuz olmaktan uzaklaşır. Uyumsuz sadece mantığını dinler. Mantığına uymayan veya bilmediği bir durum olunca ona senaryolar üretmek yerine durur. Bu duruma bilindik bir örnek vermek istiyorum. Evrenin başlangıcı konusundaki soru işaretleri günümüzde bile tamamen yok edilememiştir. Bilimdeki ilerlemeler zaman içinde bu soru işaretlerini azaltacaktır. Bu düzlemde "Evreni nasıl oluştu?" sorusuna biliyorum sevabı vermek kitapta Camus'nun da dediği gibi bir sıçrama yapmak demektir. Eğer bu soruya evet tanrı yarattı gibi bir cevap verebiliyorsanız bu cevabı kendi mantıksal süzgecinizden geçirip bulmak yerine daha duygusal bir karar vermeyi seçmişsinizdir. Bu cevaba alternatif benim önerdiğim cevap bilmiyorum demektir. Bilmiyorum cevabının eksiği mutluluktur. İnsanlar sorularını cevaplamaktan haz ve mutluluk duyarlar. Sorulara cevap bulamamak bir tedirginlik sebebidir. Uyumsuzun birincil amacı doğruyu bulmaktır, mutlu olmak değil.



"Uyumsuzluk, anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur,tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız, yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yandan da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz,benimsemeyecek miyiz işte tüm sorun bu."
İnsan bir kere sorularına cevap bulmayı ikinci plana attığı zaman uyumsuza daha çok yaklaşır. Günün sonunda gerçeğe yani aklımızla ulaşabileceğimiz metafiziksel olmayan gerçeğe daha da yaklaşmış oluruz ama kendimizi kandırmış olmayız. Camus'nun da dediği gibi bu uyumsuz tavır merakla birleşerek bir tutku halini alır. Buradaki anahtar daha önce de söylediğim gibi bilmiyorum demekten çekinmemektir. Yazının en başında sorduğum sorulara cevap ararken de bu yöntemi izlemek tek yapmam gereken şeydir.



"İntiharın başkaldırıdan sonra geldiği düşünülebilir. Ama yanlış olarak. Çünkü intihar başkaldırının bir sonucu değildir. İçerdiği boyun eğiş dolayısıyla onun tam tersidir." Hepimiz intihar etmeyi hayata , haksızlığa ,mutsuzluğa bir başkaldırı olarak görebiliriz. İşte bunu görmeye başladığımız andan itibaren intihar kararını almanın uyumsuzun kendi yöntemini bırakıp onu mutlu eden ve cevaba ulaştıran yönteme boyun eğişini görüyoruz. Evrenin nasıl oluştuğunu bilemediğimiz gibi ölümden sonraki durumun bizim için çözüm olup olmadığını bilmek gibi bir şansımız yok. Bunu bildiğimizi iddia etmek mantıksal sıçrama yapmak demektir. Mantıksal sıçrama yapıldığı an kişi uyumsuz olmaktan çıkar ve eski haline geri döner. Düşünen , sorgulayan uyumsuz kişi intihar ettiği zaman tüm hayatına da ihanet etmiş demektir aslında. Bu durum beni ilk sorduğum sorulara geri götürüyor. Evet yaşam ve ölümü kıyaslamamız mümkün değil ve yaşamı hiyerarşik olarak üstün tutmamız da mümkün değil. Ama burada yapmamız gereken şey görebildiğimiz ve içinde yaşayabildiğimiz hayatı bilinmezlerle dolu ölüme tercih etmemiz mümkün değildir. Eğer ölümden sonrasını kestirebiliyor olsaydık sorduğum soruların hepsi önemli sorular olarak nitelendirilebilir fakat soruları cevaplamamız için öncelikle ölümün ne olduğunu tanımlamamız gerekiyor. Bu noktada alınan bir intihar kararı mantığı bırakıp oyunu zarlara bırakmak demektir. Kitabın Uyumsuz Bir Uslamlama bölümü benim giriş kısmında bahsettiğim sorulara kesin bir cevap oluşturmasa da en azından kafamdaki sisleri bir nebze de olsa dağıtmamı sağlıyor. Bundan sonra anlatacağım şeyler sorularımdan bağımsız olarak kitapta beğendiğim kısımlardır.



"Ama , fazla olarak, kederlilerin kederli olmaları için iki neden vardır : ya bilmezler ya umut ederler." Bu yaptığım alıntı aslında Sisifos Söyleni'nin verdiği mesajın bir özeti niteliğindedir.Umut etme noktasında gerçekler çok büyük önem taşır. Gerçeği görmezden gelmek yapabileceğimiz en büyük hatalardan biri. Örneğin insanlar duygusal ilişkiye başladıklarında sanki o ilişki sonsuza kadar sürecekmiş gibi davranırlar. Bu aslında hayalci bir tutumdur. Eğer bu insanlar hayatlarının gidişatını ve mutluluklarını ilişkilerinin sonsuza kadar devam edeceği hayali üzerine kuruyorlarsa mutsuz olmaları yakındır. Aynı şekilde insanlar her an ölebileceklerini bilirler ama buna uygun davranmazlar. Bu yüzden hayatlarını gerçekten mutlu oldukları şekil yerine onlara dayatılan kalıplar içinde yaşarlar. Sanatçı olmak yerine memur olurlar. Çocuk yapmaları gerektiği için çocuk yaparlar. Hayatına rasyonel bir açıdan bakabilen insan hayatının kontrolündedir. Aldığı kararlardan yaptığı eylemlerden sadece kendi sorumludur. ""Kanlarıyla yargıları alabildiğine birbirine karışan, bu nedenle  de yazgı parmağının  dilediği deliğinden ses çıkardığı flüt olmayan kişilere ne mutlu!"der Hamlet" Camus bu durumu bu alıntıyla belirtir kitabında. Ikriu filminde Watanabe hayatının kontrolünün kendinde olmadığının farkına çok geç varıyor. Ölüm beraberinde mutluluk kaygısını getiriyor ve silkinmeye yardımcı oluyor. Camus'nun bahsettiği durum umutsuzluk değildir daha nötr bir durumdur , hayatlarını umutlar üzerine inşa etmeme durumudur. Her an ölebileceğini bilen biri için an en önemli şeydir ve onu çok iyi değerlendirmek isteğiyle yanıp tutuşur. Yaşadığı küçük talihsizlikler karşısında daha güçlü bir duruşu vardır. Camus ölümsüzlük vadeden kilise hakkında şunları söyler : "Bilmiyor değiliz, tüm kiliseler bize karşı. Bir yere varmayı isteyen yürek durasızlığa yan çizer, tüm kiliseler de ister Tanrısal, ister siyasal olsunlar, durasızlığa göz dikerler. Mutluluk ya da cesaret, gündelik ya da adalet onlar için ikincil amaçlardır. "  Sisifos'un cezasına rağmen mutlu oluşunun ardında bir kabulleniş vardır. Sisifos taşı tepeye sonsuza kadar çıkaracağının bilincindedir ve o zaman taşı çıkarmak onun görevi değil hayatı olmuştur. Bunun farkına varan Sisifos taşı çıkarma sürecini daha iyi gözlemleyip ondan mutluluk çıkarabilecek bir noktaya gelmiştir yani anı yaşamaya başlamıştır , kendini görevinin biteceğine ikna etmez.



“Bu evrende yapıt, bilincimizi ayakta tutmak ve onun serüvenlerini görüp göstermek için tek şansımızdır. Yaratmak, iki kez yaşamaktır.”


"Gerçek sanat yapıtı her zaman insansal ölçüdedir. Her şeyden önce "daha az" söyleyendir."


"Yaratımı bitiren bir şey varsa , gözleri kararmış sanatçının yengin ve aldatıcı haykırışı,"Her şeyi söyledim" çığlığı değildir bu,yaratıcının ölümüdür,deneyimini ve dehasının kitabını kapatan ölümü."



Bu alıntılar da kitapta hoşuma giden kısımlardan birkaçı. Umarım yazdıklarım hoşunuza gitmiştir. Kitap sayfa sayısının az olmasına rağmen okurken beni yordu. Bunun birincil nedeni Tahsin Yücel'in çeviride kullandığı ve benim bilmediğim Türkçe kelimeler. Zaten anlaşılması ve üzerine düşünülmesi efor isteyen böyle bir kitabı böylesine ağdalı bir dille çevirmek bence okuma işlemini çok yorucu yapmış. Fakat bunların dışında gerçekten kitap benim hoşuma gitti ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Gerek film yazılarıma gerekse bu yazıma yorum yapmaktan çekinmeyin. Arrivederçi!

22 Haziran 2016 Çarşamba

Schindler's List Film İncelemesi

Şalom my friends. Bu yazımda Steven Speilberg'in 7 dalda Oscar almış , IMDb top 250 listesinde beşinci sırada bulunan ,oldukça başarılı bir filmi inceleyeceğim. Daha önce holokost yani Yahudi katliamı üzerine filmler izlemiştim. Bunlardan  Pianist, Life is Beautiful ve The Boy in the Striped Pajamas aklıma ilk gelenler. Hepsi güzel ve izlenmesi gereken filmler fakat Schindler's List çıtayı kesinlikle yukarı taşımış bana kalırsa. Schindler's List'i diğer filmlerden ayıran en temel nokta ise katliamı daha insancıl,daha bizden bir gözle anlatıyor. İnsanların beynindeki yozlaşmışlığı ve oluşan hissizliği göz önüne seriyor. Alman toplumunun çocuğundan askerine kadar beyninin nasıl yıkandığını ve insancıl duygulara nasıl yabancılaştığını gözümüze sokuyor. Filmi gerçekten çok beğendim ve geç de olsa sonunda izlediğim için mutluyum.


Filmin bize aktardıklarından çok öncelikle nasıl aktardığıyla ilgili gözlemlerimi anlatmak istiyorum. Filmin siyah beyaz çekilmesinin bana kalırsa iki sebebi var. İlki katliamın 1940larda yaşanıyor olmasından kaynaklanıyor. Siyah beyazlığın ikinci işlevi ise duyguyu yönetmek. Renkler insanların duygu durumlarını etkiler. Bazı durumlarda sırf kanın kırmızısı ya da çamurun kahverengisi bile bizim moralimizi düşürebilecek şeylerdir. Holokost zaten kendisi yeterince üzücü bir katilam olduğu için insanları saf bir duygusallık içinde boğmaya gerek yok bana kalırsa. Bunu Kubrick'in The Shining filmindeki gerilim ortamıyla da bağdaştırabiliriz. O filmde de korku ögeleri filmin akışı içinde yedirilmektedir. İnsanları ani beklenmedik hareketlerle korkutmak mümkün olduğu gibi kanlı cesetlerin olduğu sahnelerle üzmek de mümkündür. Fakat dediğim gibi önemli olan filmin akışı içinde etkileyebilmektir insanı. Renklerle ilgili önemli ayrıntılardan biri ise kırmızı paltolu kızdı. Holokosta maruz kalmış insanları sayı olarak değil de birey olarak baktığımız zaman hepsinin kendilerine ait hüzünlü hikayeleriyle karşılaşabiliriz. Kırmızı paltolu kızın o siyah beyaz karede bütün karmaşanın içinde yolunu kaybetmiş bir şekilde dolaşması inanılmaz yüreğimi burktu. Kısaca, renkler boş duygusallığı engellerken bize küçük bir kızın dramını da yaşatıyor filmde.Filmin soundtrackleri gerçekten güzelce seçilmiş. Kamplarda çalan "mutlu" melodiler bana kalırsa ironiyi gösteriyor. İnsanlığın çöküşünün bir kanıtı gibi denebilir. Kampta insanların sıraya girmesi , öldürülmesi bunlar çok "normal" geliyordu Nazi askerlerine. Filmin Theme müziği de gerçekten oldukça etkileyici bestelenmiş John Williams tarafından. 

Filmdeki ana tema bence insanın yozlaşmasıdır. Öncelikle filmdeki çocuk karakterlere bakalım. Hiç bir çocuk başka milleten başka bir çocuğa düşman olarak doğmaz. Bu çocukların kafasına belirli öğretiler dayatılmaya ve saflıkları kirletimeye başlanmadıkça insanlar birbirlenin dostlarıdır. Filmde iki türlü çocuk karakter görüyoruz. Bir tanesi yahudi düşmanı , yahudilere çamur atan ,kafa kesme işareti yapan beyni yıkanmış çocuklar. Öbür çocuklar ise savaştan hayatta kalmaya çalışan çocuklar. Kafası yıkanmış çocukları tablosu bana kalırsa tüyler ürperticidir. Filmde o sahneleri görünce onlara bu nefreti aşılayan insanlardan nefret etmemek mümkün değil. Soykırım mağduru çocuklardan kimisi yolunu kaybetmiştir ve kimisi daha savaşın ciddiyetini bile anlamamıştır. Her iki tablodaki çocukların hepsi mağdurdur en nihayetinde bir taraf soykırımdan , diğer taraf ise küçük yaşta beyinlerine sokulan iğrenç fikirlerden dolayı.

Yozlaşmanın diğer ayağı askerlerdir. Askerlik insanın kendine en çok yabancılaştığı mesleklerden biri olarak nitelendirilebilir. Askerlik kayıtsız şartsız hizmet etmeyi gerektirir. Sırf listede ismi yazdığı ve onlara emredildiği için bütün görevleri sorgusuz sualsiz yerine getirirler. İnsanları öldürmenin onlar için duygusal karşılığı yoktur. İyi bir asker olmak da duyguları ve benliğini sıfırlamakla gerçekleşebilecek bir durumdur. Eğer savaş alanında birini öldürürken veya emirleri yerine getirirken duygusal davranırsan başarısız olursun. Aynı şekilde eğer bu emirlere itiraz edersen veya farklı düşündüğünü belirtirsen birliğinden kovulursun. Fakat o insanların içindeki duyguların sadece köreltildiğini düşünüyorum. Her ne kadar Nazi rejiminin askeri olsalar da film sırasında Yahudi çocuklara tatlılık yapma ve şefkat gösterme gibi hareketlerden kurtaramıyorlar kendilerini. Bu kadar büyük bir katliama yardım eden insanların bu hareketleri yapıyor olmalarının bir anlamı olmasa da aslında insana dair duyguların onlarda dahi bulunduğunun bir göstergesidir bu jest ve mimikler. Nazi askerleriyle gezi parkına müdahale eden polisler arasında yukarıda bahsettiğim koşullar açısından aslında hiç de fark yoktur. Bu durumu da bir not olarak eklemek istedim.


Yozlaşmanın bana kalırsa son ayağı ,ki bu kaçınılmaz ve önlenemez bir durumdur, holokostun mağduru insanlardır. İnsanlar hayatlarını kurtarmak için öylesine isteklidir ki ,bir Alman iş adamına hayatları karşılığında para kazandırma ve emeklerinin sömürülmesine razıdırlar. Saklanma yerlerini paylaşmazlar. Onurlu ölüm bile ölümdür eninde sonunda ve onların istedikleri tek şey yaşamak. Yaşamadıkları halde yaptıkları her onurlu hareket onlar için anlamsızdır. Bu durum onların yozlaşmasına olanak sağlamıştır. Bu yozlaşma zor durumda kalan insanın bencil ve çıkarcı yüzünü bizlere gösteriyor.

İnsan hayatını önemsiz , komik bir noktaya çeken  ve film boyunca yakın çekim yapılan listeler de çok önemlidir bu filmde. Nitelikli işçi olup hayatınıza devam mı edeceksiniz bir kağıt parçası alın ve isminizi listeye yazdırın. Eğer isminizi doğru listeye yazdıramazsanız ölüm her an kapınızı çalabilir. Bu listelerin karışma olasılıkları da vardır. Listelerde bir çok insan yazar numara yazar fakat o daktilo izlerinin, mürekkebin arkasında yatan şeyler insan hayatıdır aslında. Bu durumu yine günümüzden bir örnekle açıklamak gerekirse şehit haberlerinde ölen şehitlerin sayısının verilmesi gösterilebilir. Ölen şehitler çoğumuz için birer sayıdan ibarettir ama aslında onlar sayı değil birer insandır. O listeler aslında Nazilerin yaptığı katliamın ne kadar insanlık dışı ve duygusuzca yapıldığının somut birer kanıtı niteliğindedir. İnsan hayatı bugün dahi çok ucuzdur. Eğer Avrupa'nın işine yaramayan bir mülteciyseniz ve savaştan kaçıyorsanız sizi kendi ülkelerinden kovmaya çalışırlar. İşlerine yarayabilecek nitelikte bir insan olsanız bile bu sefer de milliyetçilik duvarına çarparsınız. 


Yazdıklarımı özetlemek gerekirse yaşanan bu trajedik olay empatiyi ve insancıl duyguları yok etmiş ,insanların beyinlerini yozlaştırılmıştır. Böyle büyük katliamlar yaşanmasına rağmen insanlık tarihten hiç bir şekilde ders almamıştır. Devletler insanların canlarını gerçekten önemsiyormuş gibi yapar ama aynı Oskar Schindler gibi onlar da gelen parayı veya sağlayabilecek prestiji düşünürler. Oskar Schindler her ne kadar bir sürü insanın hayatını kurtarmış olsa da başlarda tek fikri insanları sömürmek ve para kazanmaktı. Bu görevden de başarıyla ayrıldı. Evet belki gerçekten Oskar Schindler teşekkür edilmesi gereken bir insan ama melek değildi. Filmin sonunda o da benimle aynı görüşte olduğunu belirtiyor zaten. Filmi izlemediyseniz izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle :)

17 Haziran 2016 Cuma

Ikiru Film İncelemesi

Yazın yapacağım incelemeler serisinin ikinci filmini Japon sinemasından seçtim. Hayatın ve yaşamanın anlamını düşündüğüm şu günlerde böyle bir filmi izlemek de benim için güzel oldu. Bu film aynı zamanda benim izlediğim ikinci Akira Kurosawa filmi. Filmi gerçekten çok beğendim. Anlatımı çok temiz ve yalın. İzlerken sürenin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Filmin içinde herkes kendi hayatından bölümler bulabilir. Daha önce izlediğim Seven Samurai filmindeki Takashi Shimura yine başka bir Kurosawa filminde başrol oynuyor. Bazı yönetmenlerin favori oyuncuları var ve bu oyuncuları filmlerinin çoğunda kullanıyorlar. Bergman filmlerinde de hep benzer oyuncuların oynadığını çok rahatlıkla görebilirsiniz. Lafı çok uzatmadan biraz filmi konuşalım.


Filmde altı tane müzik kullanılmış. Zaten filmi izlerken de müziklerin baskın olduğu bir yer hatırlamıyorum. Bu durum izleyicinin duyguyu doğrudan izlediği görüntüden almasını sağlıyor ve görüntüyle ahenk içinde kulağımıza geliyor. Film sırasında insanların yüzlerinin çokça yakın planda olduğunu da fark ettim. İnsanın yüzü yaşadığı duyguların birer aynası olduğu için bazen diyalogla verebileceğiniz duygudan fazlasını verebiliyorsunuz. Blue Is the Warmest Color incelememde de yakın çekimlern öneminden daha fazla bahsetmiştim. Diyaloglar oldukça yalın bir biçimde yazılmış ,bu sayede anlam ararken içinde boğulmuyoruz filmin. Bu durum bizim olayla ve ana karakter olan Watanabe ile empati kurmamızı kolaylaştırıyor.



Film özetle ölmeye yakınlaştığını fark eden Watanabe adlı bir memurun neden yaşadığını ve ölmeden önce iz bırakma çabasını anlatıyor. Watanabe eşinin vefatından sonra hayatının önemli bölümünü duygusal olarak yalnız geçirmiş bir memurdur. Çok sıkıcı işinde otuz yıldır çalışmakta ve yaşam amacını yegane oğlu için para biriktirmek olarak belirlemiştir. Watanabe o çok sıkıcı işinde aslında fıkrada da geçtiği gibi önemsiz bir halkadır. Bürokrasinin tüm elemanları gibi görevi insanların sorunlarıyla ilgilenmek yerine işine gitmek ve orada zaman geçirmektir. Bu tarz insanların hayatları kalıp gibidir ve eğer o kalıba uyan hareketler sergiliyorlarsa ,bu durum toplum tarafından tepki görmediği için kendi hayatlarını boşa harcadıklarını göremezler.  Watanabe'nin gözlerindeki bağı açan şey ölüm korkusudur. Ölümsüzlüğün bulunmadığı koşullarda insanlar bir gün öleceklerinin farkındadır ama iş buna göre yaşamaya gelince bunu çok az kişi becerebilir. İnsanların çoğunun yaşamak için sebepleri vardır. Dindar insanlar bu hayatı geçilmesi gereken bir sınav olarak görürken, dindar olmayan insanların bazıları hayatta ulvi bir anlam bulamazlar. Fakat eninde sonunda ulvi bir anlam olmasa bile hayatta , müzik yapmak ,insanları mutlu etmek, bilim yapmak gibi kendilerince anlamlı olduklarını düşündükleri uğraşlar edinirler. Kısacası çoğu insanın yaşamak için belirli sebepleri vardır. Muhafazakar yani kalıplara uymakla görevli insanların amaçları zaten önceden belirlenmiş olduğu için sorgulama mekanizması geliştirmekte zorlanırlar. Watanabe hayatını öleceğini öğrenene kadar boş bir şekilde yaşadığının farkına varıyor. Eğer ölümünün ona çok yaklaştığı gerçeği ,hayatında neler yaptığını sorgulama ve geç de olsa düzeltme şansı sunuyor. 


Watanabe meyhanede tanıştığı yabancıya teslim ediyor kendini. Filmde de geçtiği gibi yaşamın güzelliğini ölümle yüzleştikten sonra anlamaya başlıyor. Filmin ortalarına doğru çılgınca Japonya'da gece hayatını tatmaya çalışsa da yapması gereken asıl şey o değil. Aynı şekilde iş yerinden tanıdığı kadının hayat enerjisinden etkilenip mutlu olmak için onunla zaman geçiriyor. Fakat artık her şey için çok geç. Ne güneşin batışını seyretmeye ne de alemlerde zaman geçirmeye vakti var. Ölmesine bu kadar az kalmış bir adam gerçekten insanları mutlu edecek bir girişimde bulunup insanları mutlu etme çabasına giriyor. Bütün bürokrasiyle , para babalarıyla savaşa giriyor çünkü korkusuz biri haline gelmiştir. Peki neden bunları daha önce yapmadı? Bu soru ona yöneltildiğinde çocuğunu bahane ediyor. Başarısızlıklarımızın ve yanlış kararlarımızın sorumluluklarını üstlenmeyi de bilmeliyiz. Bu noktada başkalarını suçlamak , şansı suçlamak ,kötü kaderinizi kaçmak sizi rahatlatabilir ama önemli olan dürüst olup sorumluluğu omuzlarımızda taşımaktır. İnsan istedikten sonra çok kolay bahane uydurup kendini tatmin edebilir. Bunu yapmak at gözlüğü takmaktan farksız bir durumdur ve sakıncalıdır. İnsanın kendi hatalarını düzeltmesini engeller. Filmde memur kadın adamın at gözlüklerini çıkarmasında yardımcı oluyor ve Watanabe insanları mutlu edecek bu parkın yapılması için elinden geleni yapıyor.



Filmde gördüğümüz diğer bir durum da insanların birbirleri arkasından konuşmayı çok sevmesi. Watanabe ofisten ayrıldığından itibaren arkasından dedikodu eksik olmuyor. Aynı şekilde ölümünün ardından da başta verdiğim tüm emek görmezden geliniyor. Yani insanlar hayatları hakkında kendilerine yalan söyledikleri gibi birbirlerine de yalan söylüyorlar  Watanabe'nin emeğini değersizleştirmekten sakınmıyorlar. Bu noktada anlıyoruz ki ne yaparsanız yapın insanlara yaranmanız onların takdirini almanız kolay değildir. Toplumun beğenisini alıyor olmanız her zaman iyi bir durum da değildir. Bu yüzden hayatta yaptığınız her eylemi kendi hazzınız , kendi doğrularınız ve kendi mutluluğunuzu öncelikli görerek yapmalısınız. Aynı durumu çocuğu için hayatını harcayan ebeveyn durumuna da uyarlayabiliriz. Eğer çocuğunuz için para kazanmayı bir görev olarak değil de sizin hayatınızı da pozitif yönde etkileyen bir eylem olarak görmüyorsanız çocuklarınızdan size hayatınızı ona adamanız durumunda karşılıksız saygı ve sevgi beklemeyin. Siz onlara sormadan yaptığınız bu fedakarlıkta onları şartsız , koşulsuz boyun eğmeye zorlamış olursunuz. 



Filmin sonunda Watanabe biraz buruk da olsa yaptırdığı parkı görerek mutlu bir şekilde ölüyor. En azından ben böyle düşünüyorum. Eğer Watanabe içinde bulunduğu durumun daha önce farkında olabilseydi hayatını daha önce "yaşamaya " başlardı. Sizler de hayatınızı kendinizin yönetmesine ve mutlu olacağınız kararlar almaya özen gösterin. Hayatta alacağınız kararları yalnız siz mutlu veya memnun olacağınız için alın. Filmde de söylendiği gibi ölüm hepimizi her an bulabilir. Eğer ölmeden önce daha fazla mutlu olmak istiyorsanız hayatınızdan pişmanlık kavramını çıkarmalısınız. Zaman sizi dinlemez bir bakmışsınız otuz yıl boyunca sıkıcı bir işte çalışmışsınız. İşte o zaman gençliğinize dönemeyeceksiniz. Bunun adına YOLO mu dersiniz carpe diem mi dersiniz bilemem ama Kenan Işık'ın da dediği gibi "Son kararlarınız hep mutluluk getirsin!" .