30 Haziran 2016 Perşembe

Sisifos Söyleni'nden Bana Kalanlar

Bu yazımda bir değişiklik yapıp bir kitap hakkında yazacağım. Bu yazımı bir kitap eleştirisi yazısı gibi değil de başlığında da belirttiğim gibi kitaptan anladığım ve bana kalanları size aktarıcam. Yoksa kitap eleştirisi yapmak benim boyumu çok aşıyor. Hayatımın son dönemlerinde ölüm,varlık,yokluk gibi konuların ilgimi çekmesi ve belki de Seventh Seal, Wild Strawberries ve Ikriu gibi filmleri izlemiş olmamın etkisiyle (ve arkadaşımın önerisiyle) Albert Camus-Sisifos Söyleni'ni okumaya karar verdim. Aslında kendime sorduğum en temel soruları size aktarmak istiyorum. Öncelikle bir insanı düşünelim hayatı ona mutsuzluk dışında bir şey getirmiyor. Bu insan hayatının büyük bir bölümünü mutsuz bir şekilde yaşamaktansa neden hayatına son vermiyor? Neden yaşamak ,özellikle de mutsuz bir şekilde yaşamak, ölüm durumundan daha "iyi" bir durum olsun? Ölümü neden yaşamı kaybetmek değil de başka bir duruma geçiş yapmak gibi göremiyoruz? Hatta ölümün mutlu bir yaşamdan bile "daha kötü" olduğunu nasıl kanıtlıyoruz?  Bu yazdığım sorular daha genişletilebilir. Tabii bu soruları okuyan bazı arkadaşlarım " Abi iyi misin neyin var? Bak hayat çok güzel."  diyebilir. Benim bu sorduğum sorular daha genel kapsamda incelenmelidir. Elbet bu sorulara bulduğum cevaplar da beni etkileyecektir.



İşin güzel yanı kitabı okurken bu sorularıma ikna edici cevaplar bulduğumu düşünüyorum. Bu yazımdaki temel amacım da bu cevapları sizlere aktarmak. Bunu yaparken bir yandan kitapta altını çizdiğim ve anlamlı bulduğum yerleri de size aktarmaya çalışacağım. Öncelikle kitapta bir uyumsuz(absürd) tanımı yapılıyor ve kitapta geçen bütün düşünceler uyumsuz kişi veya düşünce kavramına dokunuyor. Uyumsuz kitapta şöyle tanımlanmaktadır: "... insan ya da düşünce sözcüklerinin sıfatı olduğu zaman, insan açısından evrenin mantığa aykırılığını,tutarsızlığını anlamı , her şeyi olduğu gibi gören , bilinçli insan ya da düşünceyi belirtir."  İnsanlar hayatlarını yönlendirirken bir çok faktörü göz önünde bulundururlar. Bazen alınan kararlarda duygular ve istekler , rasyonel düşünceyi baskılar. İşte bu olduğu zaman kişi uyumsuz olmaktan uzaklaşır. Uyumsuz sadece mantığını dinler. Mantığına uymayan veya bilmediği bir durum olunca ona senaryolar üretmek yerine durur. Bu duruma bilindik bir örnek vermek istiyorum. Evrenin başlangıcı konusundaki soru işaretleri günümüzde bile tamamen yok edilememiştir. Bilimdeki ilerlemeler zaman içinde bu soru işaretlerini azaltacaktır. Bu düzlemde "Evreni nasıl oluştu?" sorusuna biliyorum sevabı vermek kitapta Camus'nun da dediği gibi bir sıçrama yapmak demektir. Eğer bu soruya evet tanrı yarattı gibi bir cevap verebiliyorsanız bu cevabı kendi mantıksal süzgecinizden geçirip bulmak yerine daha duygusal bir karar vermeyi seçmişsinizdir. Bu cevaba alternatif benim önerdiğim cevap bilmiyorum demektir. Bilmiyorum cevabının eksiği mutluluktur. İnsanlar sorularını cevaplamaktan haz ve mutluluk duyarlar. Sorulara cevap bulamamak bir tedirginlik sebebidir. Uyumsuzun birincil amacı doğruyu bulmaktır, mutlu olmak değil.



"Uyumsuzluk, anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur,tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız, yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yandan da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz,benimsemeyecek miyiz işte tüm sorun bu."
İnsan bir kere sorularına cevap bulmayı ikinci plana attığı zaman uyumsuza daha çok yaklaşır. Günün sonunda gerçeğe yani aklımızla ulaşabileceğimiz metafiziksel olmayan gerçeğe daha da yaklaşmış oluruz ama kendimizi kandırmış olmayız. Camus'nun da dediği gibi bu uyumsuz tavır merakla birleşerek bir tutku halini alır. Buradaki anahtar daha önce de söylediğim gibi bilmiyorum demekten çekinmemektir. Yazının en başında sorduğum sorulara cevap ararken de bu yöntemi izlemek tek yapmam gereken şeydir.



"İntiharın başkaldırıdan sonra geldiği düşünülebilir. Ama yanlış olarak. Çünkü intihar başkaldırının bir sonucu değildir. İçerdiği boyun eğiş dolayısıyla onun tam tersidir." Hepimiz intihar etmeyi hayata , haksızlığa ,mutsuzluğa bir başkaldırı olarak görebiliriz. İşte bunu görmeye başladığımız andan itibaren intihar kararını almanın uyumsuzun kendi yöntemini bırakıp onu mutlu eden ve cevaba ulaştıran yönteme boyun eğişini görüyoruz. Evrenin nasıl oluştuğunu bilemediğimiz gibi ölümden sonraki durumun bizim için çözüm olup olmadığını bilmek gibi bir şansımız yok. Bunu bildiğimizi iddia etmek mantıksal sıçrama yapmak demektir. Mantıksal sıçrama yapıldığı an kişi uyumsuz olmaktan çıkar ve eski haline geri döner. Düşünen , sorgulayan uyumsuz kişi intihar ettiği zaman tüm hayatına da ihanet etmiş demektir aslında. Bu durum beni ilk sorduğum sorulara geri götürüyor. Evet yaşam ve ölümü kıyaslamamız mümkün değil ve yaşamı hiyerarşik olarak üstün tutmamız da mümkün değil. Ama burada yapmamız gereken şey görebildiğimiz ve içinde yaşayabildiğimiz hayatı bilinmezlerle dolu ölüme tercih etmemiz mümkün değildir. Eğer ölümden sonrasını kestirebiliyor olsaydık sorduğum soruların hepsi önemli sorular olarak nitelendirilebilir fakat soruları cevaplamamız için öncelikle ölümün ne olduğunu tanımlamamız gerekiyor. Bu noktada alınan bir intihar kararı mantığı bırakıp oyunu zarlara bırakmak demektir. Kitabın Uyumsuz Bir Uslamlama bölümü benim giriş kısmında bahsettiğim sorulara kesin bir cevap oluşturmasa da en azından kafamdaki sisleri bir nebze de olsa dağıtmamı sağlıyor. Bundan sonra anlatacağım şeyler sorularımdan bağımsız olarak kitapta beğendiğim kısımlardır.



"Ama , fazla olarak, kederlilerin kederli olmaları için iki neden vardır : ya bilmezler ya umut ederler." Bu yaptığım alıntı aslında Sisifos Söyleni'nin verdiği mesajın bir özeti niteliğindedir.Umut etme noktasında gerçekler çok büyük önem taşır. Gerçeği görmezden gelmek yapabileceğimiz en büyük hatalardan biri. Örneğin insanlar duygusal ilişkiye başladıklarında sanki o ilişki sonsuza kadar sürecekmiş gibi davranırlar. Bu aslında hayalci bir tutumdur. Eğer bu insanlar hayatlarının gidişatını ve mutluluklarını ilişkilerinin sonsuza kadar devam edeceği hayali üzerine kuruyorlarsa mutsuz olmaları yakındır. Aynı şekilde insanlar her an ölebileceklerini bilirler ama buna uygun davranmazlar. Bu yüzden hayatlarını gerçekten mutlu oldukları şekil yerine onlara dayatılan kalıplar içinde yaşarlar. Sanatçı olmak yerine memur olurlar. Çocuk yapmaları gerektiği için çocuk yaparlar. Hayatına rasyonel bir açıdan bakabilen insan hayatının kontrolündedir. Aldığı kararlardan yaptığı eylemlerden sadece kendi sorumludur. ""Kanlarıyla yargıları alabildiğine birbirine karışan, bu nedenle  de yazgı parmağının  dilediği deliğinden ses çıkardığı flüt olmayan kişilere ne mutlu!"der Hamlet" Camus bu durumu bu alıntıyla belirtir kitabında. Ikriu filminde Watanabe hayatının kontrolünün kendinde olmadığının farkına çok geç varıyor. Ölüm beraberinde mutluluk kaygısını getiriyor ve silkinmeye yardımcı oluyor. Camus'nun bahsettiği durum umutsuzluk değildir daha nötr bir durumdur , hayatlarını umutlar üzerine inşa etmeme durumudur. Her an ölebileceğini bilen biri için an en önemli şeydir ve onu çok iyi değerlendirmek isteğiyle yanıp tutuşur. Yaşadığı küçük talihsizlikler karşısında daha güçlü bir duruşu vardır. Camus ölümsüzlük vadeden kilise hakkında şunları söyler : "Bilmiyor değiliz, tüm kiliseler bize karşı. Bir yere varmayı isteyen yürek durasızlığa yan çizer, tüm kiliseler de ister Tanrısal, ister siyasal olsunlar, durasızlığa göz dikerler. Mutluluk ya da cesaret, gündelik ya da adalet onlar için ikincil amaçlardır. "  Sisifos'un cezasına rağmen mutlu oluşunun ardında bir kabulleniş vardır. Sisifos taşı tepeye sonsuza kadar çıkaracağının bilincindedir ve o zaman taşı çıkarmak onun görevi değil hayatı olmuştur. Bunun farkına varan Sisifos taşı çıkarma sürecini daha iyi gözlemleyip ondan mutluluk çıkarabilecek bir noktaya gelmiştir yani anı yaşamaya başlamıştır , kendini görevinin biteceğine ikna etmez.



“Bu evrende yapıt, bilincimizi ayakta tutmak ve onun serüvenlerini görüp göstermek için tek şansımızdır. Yaratmak, iki kez yaşamaktır.”


"Gerçek sanat yapıtı her zaman insansal ölçüdedir. Her şeyden önce "daha az" söyleyendir."


"Yaratımı bitiren bir şey varsa , gözleri kararmış sanatçının yengin ve aldatıcı haykırışı,"Her şeyi söyledim" çığlığı değildir bu,yaratıcının ölümüdür,deneyimini ve dehasının kitabını kapatan ölümü."



Bu alıntılar da kitapta hoşuma giden kısımlardan birkaçı. Umarım yazdıklarım hoşunuza gitmiştir. Kitap sayfa sayısının az olmasına rağmen okurken beni yordu. Bunun birincil nedeni Tahsin Yücel'in çeviride kullandığı ve benim bilmediğim Türkçe kelimeler. Zaten anlaşılması ve üzerine düşünülmesi efor isteyen böyle bir kitabı böylesine ağdalı bir dille çevirmek bence okuma işlemini çok yorucu yapmış. Fakat bunların dışında gerçekten kitap benim hoşuma gitti ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Gerek film yazılarıma gerekse bu yazıma yorum yapmaktan çekinmeyin. Arrivederçi!

22 Haziran 2016 Çarşamba

Schindler's List Film İncelemesi

Şalom my friends. Bu yazımda Steven Speilberg'in 7 dalda Oscar almış , IMDb top 250 listesinde beşinci sırada bulunan ,oldukça başarılı bir filmi inceleyeceğim. Daha önce holokost yani Yahudi katliamı üzerine filmler izlemiştim. Bunlardan  Pianist, Life is Beautiful ve The Boy in the Striped Pajamas aklıma ilk gelenler. Hepsi güzel ve izlenmesi gereken filmler fakat Schindler's List çıtayı kesinlikle yukarı taşımış bana kalırsa. Schindler's List'i diğer filmlerden ayıran en temel nokta ise katliamı daha insancıl,daha bizden bir gözle anlatıyor. İnsanların beynindeki yozlaşmışlığı ve oluşan hissizliği göz önüne seriyor. Alman toplumunun çocuğundan askerine kadar beyninin nasıl yıkandığını ve insancıl duygulara nasıl yabancılaştığını gözümüze sokuyor. Filmi gerçekten çok beğendim ve geç de olsa sonunda izlediğim için mutluyum.


Filmin bize aktardıklarından çok öncelikle nasıl aktardığıyla ilgili gözlemlerimi anlatmak istiyorum. Filmin siyah beyaz çekilmesinin bana kalırsa iki sebebi var. İlki katliamın 1940larda yaşanıyor olmasından kaynaklanıyor. Siyah beyazlığın ikinci işlevi ise duyguyu yönetmek. Renkler insanların duygu durumlarını etkiler. Bazı durumlarda sırf kanın kırmızısı ya da çamurun kahverengisi bile bizim moralimizi düşürebilecek şeylerdir. Holokost zaten kendisi yeterince üzücü bir katilam olduğu için insanları saf bir duygusallık içinde boğmaya gerek yok bana kalırsa. Bunu Kubrick'in The Shining filmindeki gerilim ortamıyla da bağdaştırabiliriz. O filmde de korku ögeleri filmin akışı içinde yedirilmektedir. İnsanları ani beklenmedik hareketlerle korkutmak mümkün olduğu gibi kanlı cesetlerin olduğu sahnelerle üzmek de mümkündür. Fakat dediğim gibi önemli olan filmin akışı içinde etkileyebilmektir insanı. Renklerle ilgili önemli ayrıntılardan biri ise kırmızı paltolu kızdı. Holokosta maruz kalmış insanları sayı olarak değil de birey olarak baktığımız zaman hepsinin kendilerine ait hüzünlü hikayeleriyle karşılaşabiliriz. Kırmızı paltolu kızın o siyah beyaz karede bütün karmaşanın içinde yolunu kaybetmiş bir şekilde dolaşması inanılmaz yüreğimi burktu. Kısaca, renkler boş duygusallığı engellerken bize küçük bir kızın dramını da yaşatıyor filmde.Filmin soundtrackleri gerçekten güzelce seçilmiş. Kamplarda çalan "mutlu" melodiler bana kalırsa ironiyi gösteriyor. İnsanlığın çöküşünün bir kanıtı gibi denebilir. Kampta insanların sıraya girmesi , öldürülmesi bunlar çok "normal" geliyordu Nazi askerlerine. Filmin Theme müziği de gerçekten oldukça etkileyici bestelenmiş John Williams tarafından. 

Filmdeki ana tema bence insanın yozlaşmasıdır. Öncelikle filmdeki çocuk karakterlere bakalım. Hiç bir çocuk başka milleten başka bir çocuğa düşman olarak doğmaz. Bu çocukların kafasına belirli öğretiler dayatılmaya ve saflıkları kirletimeye başlanmadıkça insanlar birbirlenin dostlarıdır. Filmde iki türlü çocuk karakter görüyoruz. Bir tanesi yahudi düşmanı , yahudilere çamur atan ,kafa kesme işareti yapan beyni yıkanmış çocuklar. Öbür çocuklar ise savaştan hayatta kalmaya çalışan çocuklar. Kafası yıkanmış çocukları tablosu bana kalırsa tüyler ürperticidir. Filmde o sahneleri görünce onlara bu nefreti aşılayan insanlardan nefret etmemek mümkün değil. Soykırım mağduru çocuklardan kimisi yolunu kaybetmiştir ve kimisi daha savaşın ciddiyetini bile anlamamıştır. Her iki tablodaki çocukların hepsi mağdurdur en nihayetinde bir taraf soykırımdan , diğer taraf ise küçük yaşta beyinlerine sokulan iğrenç fikirlerden dolayı.

Yozlaşmanın diğer ayağı askerlerdir. Askerlik insanın kendine en çok yabancılaştığı mesleklerden biri olarak nitelendirilebilir. Askerlik kayıtsız şartsız hizmet etmeyi gerektirir. Sırf listede ismi yazdığı ve onlara emredildiği için bütün görevleri sorgusuz sualsiz yerine getirirler. İnsanları öldürmenin onlar için duygusal karşılığı yoktur. İyi bir asker olmak da duyguları ve benliğini sıfırlamakla gerçekleşebilecek bir durumdur. Eğer savaş alanında birini öldürürken veya emirleri yerine getirirken duygusal davranırsan başarısız olursun. Aynı şekilde eğer bu emirlere itiraz edersen veya farklı düşündüğünü belirtirsen birliğinden kovulursun. Fakat o insanların içindeki duyguların sadece köreltildiğini düşünüyorum. Her ne kadar Nazi rejiminin askeri olsalar da film sırasında Yahudi çocuklara tatlılık yapma ve şefkat gösterme gibi hareketlerden kurtaramıyorlar kendilerini. Bu kadar büyük bir katliama yardım eden insanların bu hareketleri yapıyor olmalarının bir anlamı olmasa da aslında insana dair duyguların onlarda dahi bulunduğunun bir göstergesidir bu jest ve mimikler. Nazi askerleriyle gezi parkına müdahale eden polisler arasında yukarıda bahsettiğim koşullar açısından aslında hiç de fark yoktur. Bu durumu da bir not olarak eklemek istedim.


Yozlaşmanın bana kalırsa son ayağı ,ki bu kaçınılmaz ve önlenemez bir durumdur, holokostun mağduru insanlardır. İnsanlar hayatlarını kurtarmak için öylesine isteklidir ki ,bir Alman iş adamına hayatları karşılığında para kazandırma ve emeklerinin sömürülmesine razıdırlar. Saklanma yerlerini paylaşmazlar. Onurlu ölüm bile ölümdür eninde sonunda ve onların istedikleri tek şey yaşamak. Yaşamadıkları halde yaptıkları her onurlu hareket onlar için anlamsızdır. Bu durum onların yozlaşmasına olanak sağlamıştır. Bu yozlaşma zor durumda kalan insanın bencil ve çıkarcı yüzünü bizlere gösteriyor.

İnsan hayatını önemsiz , komik bir noktaya çeken  ve film boyunca yakın çekim yapılan listeler de çok önemlidir bu filmde. Nitelikli işçi olup hayatınıza devam mı edeceksiniz bir kağıt parçası alın ve isminizi listeye yazdırın. Eğer isminizi doğru listeye yazdıramazsanız ölüm her an kapınızı çalabilir. Bu listelerin karışma olasılıkları da vardır. Listelerde bir çok insan yazar numara yazar fakat o daktilo izlerinin, mürekkebin arkasında yatan şeyler insan hayatıdır aslında. Bu durumu yine günümüzden bir örnekle açıklamak gerekirse şehit haberlerinde ölen şehitlerin sayısının verilmesi gösterilebilir. Ölen şehitler çoğumuz için birer sayıdan ibarettir ama aslında onlar sayı değil birer insandır. O listeler aslında Nazilerin yaptığı katliamın ne kadar insanlık dışı ve duygusuzca yapıldığının somut birer kanıtı niteliğindedir. İnsan hayatı bugün dahi çok ucuzdur. Eğer Avrupa'nın işine yaramayan bir mülteciyseniz ve savaştan kaçıyorsanız sizi kendi ülkelerinden kovmaya çalışırlar. İşlerine yarayabilecek nitelikte bir insan olsanız bile bu sefer de milliyetçilik duvarına çarparsınız. 


Yazdıklarımı özetlemek gerekirse yaşanan bu trajedik olay empatiyi ve insancıl duyguları yok etmiş ,insanların beyinlerini yozlaştırılmıştır. Böyle büyük katliamlar yaşanmasına rağmen insanlık tarihten hiç bir şekilde ders almamıştır. Devletler insanların canlarını gerçekten önemsiyormuş gibi yapar ama aynı Oskar Schindler gibi onlar da gelen parayı veya sağlayabilecek prestiji düşünürler. Oskar Schindler her ne kadar bir sürü insanın hayatını kurtarmış olsa da başlarda tek fikri insanları sömürmek ve para kazanmaktı. Bu görevden de başarıyla ayrıldı. Evet belki gerçekten Oskar Schindler teşekkür edilmesi gereken bir insan ama melek değildi. Filmin sonunda o da benimle aynı görüşte olduğunu belirtiyor zaten. Filmi izlemediyseniz izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle :)

17 Haziran 2016 Cuma

Ikiru Film İncelemesi

Yazın yapacağım incelemeler serisinin ikinci filmini Japon sinemasından seçtim. Hayatın ve yaşamanın anlamını düşündüğüm şu günlerde böyle bir filmi izlemek de benim için güzel oldu. Bu film aynı zamanda benim izlediğim ikinci Akira Kurosawa filmi. Filmi gerçekten çok beğendim. Anlatımı çok temiz ve yalın. İzlerken sürenin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Filmin içinde herkes kendi hayatından bölümler bulabilir. Daha önce izlediğim Seven Samurai filmindeki Takashi Shimura yine başka bir Kurosawa filminde başrol oynuyor. Bazı yönetmenlerin favori oyuncuları var ve bu oyuncuları filmlerinin çoğunda kullanıyorlar. Bergman filmlerinde de hep benzer oyuncuların oynadığını çok rahatlıkla görebilirsiniz. Lafı çok uzatmadan biraz filmi konuşalım.


Filmde altı tane müzik kullanılmış. Zaten filmi izlerken de müziklerin baskın olduğu bir yer hatırlamıyorum. Bu durum izleyicinin duyguyu doğrudan izlediği görüntüden almasını sağlıyor ve görüntüyle ahenk içinde kulağımıza geliyor. Film sırasında insanların yüzlerinin çokça yakın planda olduğunu da fark ettim. İnsanın yüzü yaşadığı duyguların birer aynası olduğu için bazen diyalogla verebileceğiniz duygudan fazlasını verebiliyorsunuz. Blue Is the Warmest Color incelememde de yakın çekimlern öneminden daha fazla bahsetmiştim. Diyaloglar oldukça yalın bir biçimde yazılmış ,bu sayede anlam ararken içinde boğulmuyoruz filmin. Bu durum bizim olayla ve ana karakter olan Watanabe ile empati kurmamızı kolaylaştırıyor.



Film özetle ölmeye yakınlaştığını fark eden Watanabe adlı bir memurun neden yaşadığını ve ölmeden önce iz bırakma çabasını anlatıyor. Watanabe eşinin vefatından sonra hayatının önemli bölümünü duygusal olarak yalnız geçirmiş bir memurdur. Çok sıkıcı işinde otuz yıldır çalışmakta ve yaşam amacını yegane oğlu için para biriktirmek olarak belirlemiştir. Watanabe o çok sıkıcı işinde aslında fıkrada da geçtiği gibi önemsiz bir halkadır. Bürokrasinin tüm elemanları gibi görevi insanların sorunlarıyla ilgilenmek yerine işine gitmek ve orada zaman geçirmektir. Bu tarz insanların hayatları kalıp gibidir ve eğer o kalıba uyan hareketler sergiliyorlarsa ,bu durum toplum tarafından tepki görmediği için kendi hayatlarını boşa harcadıklarını göremezler.  Watanabe'nin gözlerindeki bağı açan şey ölüm korkusudur. Ölümsüzlüğün bulunmadığı koşullarda insanlar bir gün öleceklerinin farkındadır ama iş buna göre yaşamaya gelince bunu çok az kişi becerebilir. İnsanların çoğunun yaşamak için sebepleri vardır. Dindar insanlar bu hayatı geçilmesi gereken bir sınav olarak görürken, dindar olmayan insanların bazıları hayatta ulvi bir anlam bulamazlar. Fakat eninde sonunda ulvi bir anlam olmasa bile hayatta , müzik yapmak ,insanları mutlu etmek, bilim yapmak gibi kendilerince anlamlı olduklarını düşündükleri uğraşlar edinirler. Kısacası çoğu insanın yaşamak için belirli sebepleri vardır. Muhafazakar yani kalıplara uymakla görevli insanların amaçları zaten önceden belirlenmiş olduğu için sorgulama mekanizması geliştirmekte zorlanırlar. Watanabe hayatını öleceğini öğrenene kadar boş bir şekilde yaşadığının farkına varıyor. Eğer ölümünün ona çok yaklaştığı gerçeği ,hayatında neler yaptığını sorgulama ve geç de olsa düzeltme şansı sunuyor. 


Watanabe meyhanede tanıştığı yabancıya teslim ediyor kendini. Filmde de geçtiği gibi yaşamın güzelliğini ölümle yüzleştikten sonra anlamaya başlıyor. Filmin ortalarına doğru çılgınca Japonya'da gece hayatını tatmaya çalışsa da yapması gereken asıl şey o değil. Aynı şekilde iş yerinden tanıdığı kadının hayat enerjisinden etkilenip mutlu olmak için onunla zaman geçiriyor. Fakat artık her şey için çok geç. Ne güneşin batışını seyretmeye ne de alemlerde zaman geçirmeye vakti var. Ölmesine bu kadar az kalmış bir adam gerçekten insanları mutlu edecek bir girişimde bulunup insanları mutlu etme çabasına giriyor. Bütün bürokrasiyle , para babalarıyla savaşa giriyor çünkü korkusuz biri haline gelmiştir. Peki neden bunları daha önce yapmadı? Bu soru ona yöneltildiğinde çocuğunu bahane ediyor. Başarısızlıklarımızın ve yanlış kararlarımızın sorumluluklarını üstlenmeyi de bilmeliyiz. Bu noktada başkalarını suçlamak , şansı suçlamak ,kötü kaderinizi kaçmak sizi rahatlatabilir ama önemli olan dürüst olup sorumluluğu omuzlarımızda taşımaktır. İnsan istedikten sonra çok kolay bahane uydurup kendini tatmin edebilir. Bunu yapmak at gözlüğü takmaktan farksız bir durumdur ve sakıncalıdır. İnsanın kendi hatalarını düzeltmesini engeller. Filmde memur kadın adamın at gözlüklerini çıkarmasında yardımcı oluyor ve Watanabe insanları mutlu edecek bu parkın yapılması için elinden geleni yapıyor.



Filmde gördüğümüz diğer bir durum da insanların birbirleri arkasından konuşmayı çok sevmesi. Watanabe ofisten ayrıldığından itibaren arkasından dedikodu eksik olmuyor. Aynı şekilde ölümünün ardından da başta verdiğim tüm emek görmezden geliniyor. Yani insanlar hayatları hakkında kendilerine yalan söyledikleri gibi birbirlerine de yalan söylüyorlar  Watanabe'nin emeğini değersizleştirmekten sakınmıyorlar. Bu noktada anlıyoruz ki ne yaparsanız yapın insanlara yaranmanız onların takdirini almanız kolay değildir. Toplumun beğenisini alıyor olmanız her zaman iyi bir durum da değildir. Bu yüzden hayatta yaptığınız her eylemi kendi hazzınız , kendi doğrularınız ve kendi mutluluğunuzu öncelikli görerek yapmalısınız. Aynı durumu çocuğu için hayatını harcayan ebeveyn durumuna da uyarlayabiliriz. Eğer çocuğunuz için para kazanmayı bir görev olarak değil de sizin hayatınızı da pozitif yönde etkileyen bir eylem olarak görmüyorsanız çocuklarınızdan size hayatınızı ona adamanız durumunda karşılıksız saygı ve sevgi beklemeyin. Siz onlara sormadan yaptığınız bu fedakarlıkta onları şartsız , koşulsuz boyun eğmeye zorlamış olursunuz. 



Filmin sonunda Watanabe biraz buruk da olsa yaptırdığı parkı görerek mutlu bir şekilde ölüyor. En azından ben böyle düşünüyorum. Eğer Watanabe içinde bulunduğu durumun daha önce farkında olabilseydi hayatını daha önce "yaşamaya " başlardı. Sizler de hayatınızı kendinizin yönetmesine ve mutlu olacağınız kararlar almaya özen gösterin. Hayatta alacağınız kararları yalnız siz mutlu veya memnun olacağınız için alın. Filmde de söylendiği gibi ölüm hepimizi her an bulabilir. Eğer ölmeden önce daha fazla mutlu olmak istiyorsanız hayatınızdan pişmanlık kavramını çıkarmalısınız. Zaman sizi dinlemez bir bakmışsınız otuz yıl boyunca sıkıcı bir işte çalışmışsınız. İşte o zaman gençliğinize dönemeyeceksiniz. Bunun adına YOLO mu dersiniz carpe diem mi dersiniz bilemem ama Kenan Işık'ın da dediği gibi "Son kararlarınız hep mutluluk getirsin!" .

16 Haziran 2016 Perşembe

Scenes from a Marriage Film İncelemesi

Merhaba beni ve sanatı bir nebze olsun seven insanlar :). Kısa bir aranın sonunda yeni incelememle yeniden karşınızdayım. Özellikle yaz tatilimin başlamasıyla birlikte yazacağım incelemelerin sıklığını arttırmaya çalışıcam. Eğer "Berkay şu filmi de izlesene" dediğiniz filmler hakkında da inceleme yazmayı düşünebilirim. Bu yazımda inceleyeceğim film yine bir Ingmar Bergman filmi. Bu film öncelikle bir televizyon dizisi olarak çekiliyor. Sonra sanırım beğenildiği için ayrı bir film düzenlemesi de yapılıyor. Bu filmi seçmemin nedeni bir çok ünlü yönetmenin en beğendiği filmlerin arasında olması öncelikle. İkincisi de filmin Bergman'a ait olması. Çok popüler filmleri incelemediğimin farkındayım. İncelemelerimin arasına daha popüler olan filmleri eklemeye çalışacağım ilerleyen zamanlarda.

Film tamamen diyaloglar üzerinden yürüyor. Filmin neredeyse tamamı kapalı mekanlarda geçiyor. Fazla karakter yok. Hız olarak da ağır bir film olarak değerlendirilebilir. Filmi izlerken kitap okuyormuş gibi hissettim kendimi. Sürekli geri sarıp bazı söylenen cümlelere ,kelimelere tekrardan baktım. Film boyunca kamera çok sabit görüntüler veriyor ve zaten hep uzun süren diyalogları çekiyor. Fakat konu kadın erkek ilişkileri olduğu için mi nedendir bilmiyorum, filmi izlemek zor gelmedi benim açımdan. Filmde müzik hiç kullanılmıyor. Böyle bir filmde müzik kullanılmamasının sebebi müziğin yaşattığı duyguların diyalogların verdiği alt metinleri gölgede bırakabilecek olması olabilir bence. Yine bir diyalog filmi olan Kış Uykusu'nda da sadece bir tane müzik kullanıldığını görebiliyoruz. 

Bence bu filmi izlediyseniz veya izleyecekseniz The Lobster'ı da izlemenizi öneririm. İki filmin tartıştırdığı bazı konular ortak ve bazı konular ayrı olduğu için birbirlerini tamamlıyorlar gibi düşünülebilir. En azından ilişkilere baktığımız perspektifi daha genişleteceğini düşünüyorum. Film öncelikle mükemmel evlilik portresinin yansıması niteliğinde bir röportaj ile başlıyor. Evliliklerinin ne kadar güvenli ,düzenli ve sadakat içeren bir şekilde yaşandığına vurgu yapılıyor. Sormamız gereken soru şu: İdeal evliliği (eğer böyle bir şey varsa) ideal  yapan nitelikler nelerdir? Röportaj sırasında belirtilen bu nitelikler evliliği toplumun gözünde daha iyi yapan niteliklerdir aslında. Zaten insanların evlenmelerinin belirli sebepleri vardır. Kimisi günahkar olmadan seks yapmanın peşinde, kimisi maddi durumunun yetersizliğinden dolayı paçayı kurtarma derdinde, kimisi ise ailesini ve toplumu mutlu etmenin derdindedir. Bizim filmimizde bahsedilen evlilik türü sonuncu belirttiğim evlilik türüdür. Anneler ve babalar bir gün bizim evlilik yaşımıza geldiğimizi bizden önce fark ederler hatta bize talip bile bulmaya hazırdırlar. Bazı insanlar da bu toplum hegomonyasını benimsemiş bir şekilde yaşamaktadırlar. Hayattaki en büyük hedefleri para kazanmak,askere gittikten sonra evlenmek ve çocuk sahibi olmak olan insanlardan bahsediyorum. Aynı insanalar sonra kendi çocuklarına da aynı baskıları ve dayatmaları yapmaya devam ediyorlar. İnsanlar buradan evliliğin insanın hayatına düzeni , güveni getireceğini ve buradan bir mutluluk doğacağına inanıyorlar. İşte tam da bu yüzden filmdeki gibi insanlar hayatlarına mutluluk getireceklerine dair olan dogmatik inançlarına sarılıp evlilik kararı alıyorlar. Hatta bu insanların kendi mesleklerini seçmeye bile hakları yok. ÖSYM tercih formu zaten çocukları için doldurulmuştur bile. 


Bu insanların yaşadıkları problem burada bitmiyor aslında. Hayat uzun bir yolculuk olduğu için insan geçmişte üzerine düşünmediği , yaşamadığı şeyleri düşünmek için fazlasıyla zaman bulabiliyor ve bunun üzerinden pişmanlık ,üzüntü gibi sonuçlara varabiliyorlar. Toplum baskısıyla şekillenmiş bu insanların problemi bu noktada büyümeye başlıyor. Sürekli suyun içinde yaşadığı için suyu fark etmeyen balık misali ,bu normların onlara dayatıldığını ve mutsuz olduğunu göremiyorlar. Görebildikleri ve artık bu durumdan kaçmak istedikleri zaman yani suyun üstüne çıkma istedikleri zaman güçlü karakterleri olmadıkları için suyun dışına çıktıklarında nefes almakta zorlanıyorlar. Tüm bu normların , kuralların üzerine inşa edilen hayatları onlar için kaçılması imkansız bir hal almıştır. Hayatlarının yönünü değiştirmek istedikleri zaman bunu beceremezler. Tabii bu durumu normal bir ilişki veya mutlu bir evlilik için de düşünebiliriz aynı zamanda. O insanla hayatının çok büyük bir bölümünü geçirdiğin için o kişiye bağlanmaya başlıyorsun. Bu noktada bu iki insan mutsuz olsalar dahi alışkanlıklar ve yaşanmışlıklar bu insanların ilişkiyi bitirme kararını almasını zorlaştırıyor. Bu bitirme aşamasındaki en büyük problem en temelinde evliliğin bir kalıcılık yemini olmasıdır. Biriyle normal bir ilişki sürdürürken de tabii ki o ilişkinin elbet biteceğini aklınızın bir ucunda bilirsiniz ama evlilik kurumu böyle değildir. İnsanlar birbirleriyle sonsuza kadar yaşamak için mühürlenmeye çalışılır. Bence duyguların çok kolay değişebildiği, insanların birbirlerini iki günde unutabildiği bir dünyada evlilik gibi çok büyük sorumlulukların altına girmenin hiç bir anlamı yoktur. İnsanlar birbirlerini çok seviyorlarsa zaten evlenmeden de birlikte yaşayabilirler. Burada evliliğin verdiği tek artık topluma karşı da "düzgün" bir ilişki yaşamak.


Marianne toplum tarafından baskılanmış yönlendirilmiş ve içi boşaltılmış biri haline gelmiştir. Kendisini işi ve kocası üzerinden tanımlayan biridir. Filmdeki diğer bir kadın olan Katarina'da kendisini kocası üzerinden tanımlar. Kocasının makalelerini onun yazdığını fakat Peter'in isminin geçtiğinden bahsederler. Bu noktada evlilik içinde kadının kimliksizleştiği ve benliğini kaybetmeye başlattığı söylenebilir. Benliğini bu kadar kocası üzerinden tanımlayan bir kadın aldatılmasına rağmen hayatına dönmekte çok zorlanır filmdeki gibi. Marianne , Johan evden gittikten sonra onun çalışma odasını kendine özel bir oda haline getirir. Bu onun kendine özel bir şeyler yaratma çabasına dair bir metafor olarak değerlendirilebilir. Marianne filmin sonuna kadar başka bir adamla evlenir fakat yine de eski alışkanlığı olan Johan'dan kopamaz. Onunla buluşmak onu daha mutlu yapmasa bile ona bir şekilde ilgi gösterecek ve değer verecek olması bir sürelik sakinleştirecektir. Son bölümde gördüğü rüyada Marianne insanlardan onun elini tutmasını ,yani onu yönlendirmesini, ister fakat elleri yoktur. Bu korkunç rüya aslında onun hayatının özetidir. İlk eşinden ayrıldıktan sonra Johan'ın onun elinden tuttuğunu ve bundan dolayı hayatının daha düzenli ve güvenli bir hal aldığını düşünüp rahatlamıştır. Fakat gerçek Marianne'nin rüyasında gördüğü gibidir ve kimse ona yardım edemez. Marianne eğer zamanında kendi benliğini herkesten bağımsız ve güçlü bir şekilde oluşturmuş olasaydı bu evlilik macerası onda sadece duygusal hasar bırakacaktı. Kendisi de tüm bu durumu özetlemek için " Bizim hatamız,bu aile çemberini kırıp uzkalara kendimizce yaşamaya değer bir şey oluşturamamamızdı." der.


Çok güçlü ve kendinden emin gözüken Johan'ın da aslında en temelinde Marianne'den bir farkı yoktur. Her ne kadar Paula ile bir ilişki yaşayıp geçmiş hayatından kurtulabileceğini düşünmüş olsa da o da düzenin ve güvenin bağımlısı haline gelmiştir.  Filmde Johan'ın sürekli olarak sandviç ve bira tüketmesi bu rutinin tekrarın göstergesidir. Boşanma evraklarını imzalamamak için saçma bahaneler öne sürer aynı Peter gibi. İnsanlar birbirlerini severek evlenebilirler fakat bu sevginin yok olması mümkündür ve evlilik bir alışkanlık halini alır. Belki de Johan'ın dediği gibi 5 yılda bir yenilenen kontrat halinde olsaydı evlilik daha fazla kişi insan mutlu olacaktı. Olmaması da çok yüksek bir ihtimal çünkü Marianne filmin sonuna hiç sevilmediğini ve sevmediğini düşündüğünü söyler. Birbirlerini sevmeyen insanlar alışkanlıkları uğruna bu kontratı imzalayıp duracaklardır.

Biraz düzensiz ve karışık bir inceleme olduğunun farkındayım ama filmde inceleyecek hakkında konuşacak çok fazla malzeme var ve hepsi birbiriyle bağlantılı olduğundan dolayı bu durum ortaya çıktı. Film diyaloglardan oluştuğu için gerçekten kitap niteliğinde ve tekrar tekrar izlenilmesi gerekiyor diyalogları özümsemek için. Ben elimden geldiğimce size anladıklarımı geçirmeye çalıştım umarım beğenirsiniz. Sonraki incelemelerimde görüşmek üzere :)

3 Haziran 2016 Cuma

Blue Is the Warmest Color Film İncelemesi

Finallerimden bir nebze de kurtulabildiğim bir günde 2013 yılı Palme d'Or 'u kazanan filmi izlemeye karar verdim. Filmi daha önce de çok kez görmüştüm ama yeni izleme fırsatı buldum. Süre olarak çok kısa bir film sayılmaz ama gerçekten sürükleyici ve akıcı bir film olduğu için benim açımdan kolay oldu izlemek. Girizgah bölümünü fazla uzatmadan filmden bana kalanları size aktarmaya başlıyorum.

Filmin başından itibaren karakterlerin yüzlerini hep yakın çekimde görüyoruz. İnsanların yüzleri çok şey anlatır. Bakışlar ve mimikler duygu durumumuzu karşımızdaki insanlara ,bu durumda izleyicilere, aktarmada çok etkili araçlardır. Sevdiğiniz insana bazen sevdiğinizi söylemek yerine onun gözlerinin içine bakmak veya gülümsemek sözcüklerin yerine geçebilir. Hatta bazı durumlarda bu yaptığınız jest ve mimikler kelimelerin verebileceği duygu ve anlamdan çok daha fazlasını içerir. Burada sinemanın büyüsü devreye giriyor. Sinema görsel bir sanat olduğu için duyguları anlatırken diyaloglara bağlı kalmak zorunda değildir. Bu filmde bizim evrimsel olarak gelişmiş olan yüzü görüp tanıyıp ruh halini anlama ,empati kurabilme yeteneğimiz çok güzel sömürülüyor. Ayna nöronlarımız sayesinde karşıdaki gördüğümüz insanların ruh halleri bizi de doğrudan etkiliyor. Özetlemek gerekirse yakın çekimin sık kullanımı tutkulu bir aşkın konu edildiği filmde hisleri güçlendiren bir öge haline gelmiş. Filmde yakın çekimlerin dışında sıkça yönetmenin perspektifinden müthiş kareler de görüyoruz. Filmi izleyecekseniz yüksek çözünürlüklü bir versiyonunu izlemeniz bu yüzden filmin görsel güzelliğini görmenizi sağlayacaktır. Bazı karelerde filmi durdurup karenin güzelliğine bakmak istedim film sırasında gerçekten. Bunun dışında filmde adında da geçen mavi renginin bütün tonlarını cisimlerin kıyafetlerin üzerinde görüyoruz. Tüm bunlar filmi izlerken insanı görsel olarak doyuruyor gerçekten.
(Filmdeki güzel karelere bir örnek)

Aşk, sevgi,üzüntü, sevinç gibi duygular insanların cinsel yönelimlerine ,ırklarına ve bütün diğer farklılıklarına bakılmaksızın insanların üzerinde ortaklaşabildiği duygulardır. Filmde en temelinde eşcinsel bir ilişki ele alınıyor olsa dahi bu ilişkinin içindeki aşk ve şehvet gibi yoğun işlenen temalar aslında hepimizin hayatında deneyimlediklerinden çok farklı değil. Özellikle inanılmaz gerçekçilikle çekilmiş seks sahneleri sayesinde yakın bir perspektiften bakıyoruz Emma ve Adele'in ilişkisine. Emma ve Adele iki farklı dünyanın insanları olsalar dahi birbirlerine hissettikleri duygular inanılmaz derecede güçlü. Seks sahneleri bu duygu yoğunluğunu göstermekte inanılmaz başarılı. İnsanlar sevdikleri biriyle sevişirken içindeki tüm duyguları serbest bırakırlar. Fiziken çıplak olmanın yanında duygusal olarak da bir çıplaklık vardır. Sevişirken insan hiç bir duygusal kısıtlamaya bağlı kalmaz ,yani kısacası sevişmek sevginin en doruklarda yaşandığı bir aktivite olarak değerlendirilebilir. Bu sahneleri bu kadar gerçekçi bir şekilde yansıtan oyuncuları da ayrı olarak tebrik etmek gerek tabii ki. Filmde hiç bir diyalog veya olay yarım kesilmemiş. Özellikle zamanın hızlı geçmesini sağlayan belirli atlamalar olsa dahi filmin akışı gerçek hayatın akışına yakın hızda diyebiliriz. Bu durum da bütün filmi daha gerçekçi yapıyor.

Film aslında en temelinde Adele'in psikolojik gelişimini ve kendini bulmasını anlatıyor. Filmin başında Adele'in kafası inanılmaz derecede karışık. Bunu yüz ifadesinden veya saçlarını toplama biçiminden bile anlamamız mümkün Kafasının bu kadar karışık olması normal, çünkü yaşı gereği insanlar kendilerini lise çağlarında yeni yeni keşfetmeye başlarlar. Emma ile tanıştıktan itibaren hayatı biraz daha düzene girer Adele'in . Emma'dan ayrıldıktan sonra iş sahibi bir yetişkin olmuştur Adele ve kafasındaki soru işaretleri minimuma inmıştir. Karışık toplu saçları yerine artık ciddiye alınmak için uzun ve düzgün bir saç modeli kullanmayı bile seçmiştir.

Filmde LGBT bireylerin toplum içinde gördüğü muameleye dair de birkaç gönderme mevcuttu. Bence bu tarz filmleri izlemek empati kurabildiğimiz zaman LGBT bireyleri anlamamıza gerçekten büyük bir katkı sağlıyor. En azından benim için öyle olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında Adele ve Emma'nın hayata bakışları veya aileleri gibi üzerine konuşulabilecek bir sürü konu var ama ben daha çok internetteki diğer incelemelerde olmayan şeylere yönelmeye çalıştım. Filmi izlemediyseniz izleyin ve Adele'in dünyasını, yaşadıklarını anlamaya çalışın ve hissettiklerini hissedin. Bazen doğru olan filmin alt metinleri hakkında çok düşünmek yerine onu hissetmeye çalışmaktır. İyi seyirler :)

Benzer film önerileri: I Love You Philip Morris , Carol