29 Ağustos 2017 Salı

Mülkiyetçi Duyguların İnsan İlişkilerine Etkisi: Duygusal İlişkiler

Son yazımda blogumda film incelemesi dışında yazmak istediğim şeyler olduğundan bahsetmiştim. Bu yazı belki de bunların ilki olabilir. Devamı gelir mi ya da istediğimi anlatmakta başarılı olacak mıyım bilmiyorum ama yaz tatilindeki boş zamanlarımın bir kısmını bu yazıya harcamanın birçok açıdan faydalı olacağını düşünüyorum. Öncelikle ben kendi kafamdaki düşünceleri belirli düzlemlere oturtmuş olacağım.İkinci olarak siz bu okuyanlara birlikte genel anlamda insan ilişkileri nasıl daha iyi yaşanabilir ya da nasıl olmalıdır gibi soruların cevaplarını arayacağız. İçinde bulunduğumuz yaşamı anlamak için yapabileceğimiz her teşebbüs yine kendi içinde faydalıdır. Bu yazıyı okurken bu cümlelerin benim şahsi kişisel düşüncelerim olduğunu kesinlikle unutmayın ve buna göre değerlendirin.



Öncelikle ilişki içindeki mülkiyet anlayışından biraz bahsetmem ve konuyu değerlendirirken referans verebileceğim bir temel oluşturmam iyi olacaktır. Bunun için mülkiyetçiliği bir duygu olarak işleyeceğimiz için var veya yok demek yerine şiddetiyle değerlendirmeliyiz. Bu doğrultuda 0 ile 10 arasında değişken bir skalada incelemek faydalı olabilir. 0 bize mülkiyetçi duyguların hiç olmadığı ve 10 tamamen mülkiyetçi olan bir bireyi belirtecek. Tam bu noktada mülkiyetçi duyguların kişilere etkisinden de bahsetmezsek elbette olmaz. Bu mülkiyetçi duyguların oluşması için öncelikle iki insana ihtiyacımız vardır ve bu insanların hayatları belirli ölçülerde kesişmelidir. Mülkiyetçiliği somut bir aksiyon olarak tanımlamamız mümkün değil bu nedenle onu sonuçları üzerinden tanımlayabiliriz. Fakat illa somut bir tanım istiyorsanız ilişkide olduğunuz kişiye karşı belirli oranda hissettiğimiz sahiplik duygusu diyebiliriz. İlişkide mülkiyetçilik bireysellikle ters birliktelikle doğru orantılıdır. Benzer bir şekilde mülkiyetçilik arttıkça kaliteli iletişim kurmak da güçleşmeye başlar karşıdakiyle. Sorunlar arttığı gibi çözümleri de zorlaşmaya başlar. Bu durum ilişkinin bitmesiyle sonlanıyor tabii genelde, bitmediği durumlarda ise insanlar kendini saçma bir ilişkinin içinde mutsuz hissediyorlar. Skala üzerinden üç farklı ilişki tipine (fuckbuddyliği alt başlık olarak ayrıca konuşabiliriz) puan vermemiz gerekirse: Aile de 10 ile 7 ,duygusal ilişkilerde 10 ile 6 ve arkadaşlık ilişkilerinde ise 7 ile 3 arasında mülkiyetçilik görüldüğünü söyleyebiliriz.

İnsan kendi vücudunun içinde sürekli yalnız bir varlıktır aslında ne kadar çevresinde insanlar olsa dahi kendi düşünceleri,iç sesi,kolları ,bacakları ve vücudu ile yalnız başınadır. Bu yalnızlık zaman zaman insana iyi gelirken , zaman zaman boğucu olabilir ve yalnızlığını bastırmak için yolu başka insanlarla iletişime geçmekte sosyalleşmekte bulur. Yalnızlık hissi aile , arkadaşlık ve sevgililik gibi ilişkilerle bastırılmaya başlanır. Aile bireyleriyle yaşanan ilişki kişinin yaşının ilerleyip dışarıdaki insanlarla iletişime geçmesiyle birlikte yavaşça azalmaya ve belirli bir düzeye gelmeye başlar. Tabii herkes için bire bir aynı olduğunu söylememiz imkansız ama ben genel bir taslak çizmeye çalıştığım için sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. Bu sefer kişi ailesinden açılan boşluğu arkadaşlarıyla doldurmaya başlar ve derken arkadaşlarına da alışır. Belirli bir yaştan sonra da cinsel yönelimine göre dürtülerinin de yönlendirmesiyle bir duygusal ilişki arayışına girer. Bu üç ilişki tipinin arasında arkadaşlık mülkiyetçi duyguların en az hissedildiği ilişki tipidir ve belki de insanın hayatında en çok eksikliğini hissettiği şey de arkadaşları olabilir. İnsan arkadaşlarının yanında oldukça rahat ve özgür bir şekilde hareket edebilir. Arkadaşlar birbirlerinin hayatı olmak yerine birbirlerinin hayatlarına eşlik ederler. Arkadaşlar arasında dürtülere dayanan etkileşimler yok denecek kadar azdır ve dolayısıyla kişilerin birbirini kısıtlamasını gerektirecek bir durum pek kolay oluşmaz. Dolayısıyla kişiler arkadaşlık ilişkilerinde kendileri gibi olup hayatlarına güzel bir şekilde devam ederler. Kan bağından doğan ilişkileri ve duygusal ilişkileri de işin içine katmamız gerek tabii. Benim hayat görüşüme göre anneler,babalar çocuklarına bir arkadaş samimiyetinde davranmayıp ,seni ben doğurttum ve sen benim sahip olduğum bir köpek gibi benim söylediklerime itaat edeceksin gibi söylemlerle çocuklarıyla iletişime geçtikleri zaman aralarındaki ilişki toplumsal hiyerarşiden doğan bir mülkiyet kavramının dışına çıkamıyor. Duygusal ilişkiler açısından bakarsak da bana kalırsa sevgilim benim en yakın arkadaşım olmalı. En yakın arkadaşım olurken de aynı zamanda yaşanan duygusal alışverişin yoğunluğuna rağmen mülkiyetçi hislerini kendi bireysel faydalarına rağmen baskılaması gerekiyor. Bizim de ilişkinin içinde yapmamız gereken şey eninde sonunda sahip olduğumuz bedenin ve yaşayacağımız hayatın içinde aslında yalnızlık dışında bir çözümün olduğunu anlamak ve bu ölümlü dünyada buna göre yaşamaya çalışmak. Dolayısıyla temel olarak yapmamız gereken şey benliklerimizin hem aile hem de duygusal ilişkinin içinde buharlaşmasını engellemek ve bireyselliğimizi mümkün oldukça koruyabilmek. Konuyu buradan devam ettirip şimdilik sadece duygusal ilişkilere odaklanıp daha derin bir analiz yapmak istiyorum.



Öncelikle bireysellik konusuna biraz daha detaylı değinmek istiyorum. Daha önce de söylediğim gibi insan her ne kadar çevresinde bir çok kişi olsa da hala en temelde yalnızdır ve hayatının sonuna kadar bu durum aşağı yukarı böyle devam edecektir. Sevgili dediğimiz bu insanlar bizim hayatımıza uzun veya kısa sürelerde dahil olup etkilerler. Bizim burada yapmamız gereken şey bireyselliğimizi olabildiğince çok korumak. Bunu yapmanın yollarından biri belirli kararları vermeden önce acaba ilişkim olmasaydı nasıl karar verirdim diye düşünmek olabilir. Örneğin önünüze önemli bir iş veya kariyer fırsatı geldiği zaman bu sizin hayatınızın gidişatını oldukça fazla etkileyebilir. Fakat bu fırsatlar eğer sizi sevdiğiniz kişiden uzaklaştıracak ise karar vermek oldukça güç bir hal alır. Bu durumda kişisel çıkarların büyüklüğüne göre bencil bir karar almak kişinin bireysel hayatı için çok önemlidir. Bu noktada "ben onun gibi birini bir daha nasıl bulacağım" gibi sorular canlanabilir kafanızda. Buna benim cevabım kimsenin bulunmaz hint kumaşı olmaması ve aslında karşımızdaki kişiyi öyle görmemizin tamamen bizimle alakalı olması,dolayısıyla kariyer planınızı gerçekleştirip bir süre aşk acısı çektikten sonra yine benzer duyguları hissedebileceğiniz birini bulmak o kadar da zor olmayacak. Bu tarz ilişkilerde bile ilişki bittikten bir süre sonra "aslında ilişkinin şurasında şunu şöyle yapmıştım ama ne kadar saçmaymış şimdi olsa hayatta yapmam" veya "şu tavırları çok saçmaydı" gibi düşünceler insanın kafasında belirmeye başlar. Bu düşüncelerin başladığı an mülkiyetçi duyguların sıfıra yaklaştığı an olarak nitelendirilebilir. Sizi ona bağlayan aidiyet duygusu ve alışkanlıktan kurtulduğunuz zaman ilişkinin eksiklerini gerçekten görmeye başlıyorsunuz.

Diyelim kariyer fırsatını reddettiniz ve mutlu ilişkinize devam etmek istediniz ama yarın öbür gün ilişkinizin yine aynı seyrinde devam edeceğinin bir garantisi yok. Öncelikle insanlar düşündüğünüz kadar saf ve temiz canlılar değil ve sizi yarı yolda bırakabilir. Siz aranızdaki mülkiyetçi anlaşmalara sözlere güvenirken karşıdaki sizin kariyer fırsatını kaçırdığınızı bilmesine rağmen size olan sevgisinin bittiğinden bahsedebilir, sizi daha çok hoşlandığı biri için terk edebilir ya da karşıdakini bırakalım siz ondan sıkılıp ayrılmak isteyebilirsiniz. İnsanlar çok kolay bencilce hareket edebilen canlılardır ve siz bir insana mülkiyetçi duygularla yaklaştığınız zaman uzun ömürlü plan yapmakta kendinizi rahat hissedebilirsiniz ama kariyer fırsatını kaçırdığınız ve ayrılmasaydık şunları şunları yapacaktık deyip üzülmenizle kalacaksınız. İlişkide duygular her zaman eşit olarak dağıtılmıyor bazen ve siz eğer çok seven ve daha çok ödün veren taraf oluyorsanız ilişki bittiğinde daha fazla zarar görüyorsunuz ve bu ödünlerin her biri bireyselliğinizden verilmiş oluyor aslında. Dolayısıyla ilişki bittiğinde de toparlanmanız belirli bir zaman alıyor belki de psikolojik destek almanız gerekiyor. Bu ödünler bahsettiğim gibi hayat değiştirici büyüklükte olmak zorunda da değil açıkçası. En sevdiğiniz yemeği yiyemiyor, evin içinde davranma şeklini uzun vadede rahatsız olacak şekilde değiştirmeye başlıyorsanız veya küçük yapmayı sevdiğiniz alışkanlıklarınızı sırf onu sevdiğiniz için baskılıyorsanız bile bu size ilişkinin sonunda "Oh iyi ki bitti!" hissini yaratacaktır. İlişkilerin bitmesinin sebeplerinden biri de bu tarz küçük problemlerin birikmesi denebilir.



Tam bu noktada diyeceksiniz ki "Berkay naptın biz o zaman bu ilişkiyi nasıl sürdüreceğiz?". Bu noktada ilişkide tarafların beklentileri ve dürüstlük gibi faktörler devreye giriyor bana kalırsa. Dürüstlüğün sağladığı şey karşıdakini nasıl bir ilişki yaşamak istediğiniz konusunda bilgilendirmektir öncelikle. Daha önce bahsettiğim mülkiyetçilik skalasında 10 ile 9 gibi rakamlardan mümkün oldukça uzak durmalı mümkünse 8-6 bandında olmalı mülkiyetçi duyguların şiddeti bir ilişkinin içerisinde. Elbette daha önemsiz ilişkiler yaşayarak bu rakamı daha aşağıya çekmek "açık ilişki" kavramına yaklaşmak da olası ama bu zaten kişiye çok zarar verdiğini düşündüğüm bir ilişki tipi değil. Tekrar burada dürüstlük faktörü devreye giriyor. Eğer iki tarafta içinde buluştukları ilişkinin mülkiyet seviyesinin farkında olup ve beklentilerini,hareketlerini buna göre ayarlayabilirlerse bu ilişki mümkün olduğunca uzun ömürlü ve sağlıklı bir şekilde ilerler. Bütün bunları ilişkinin başlarında kişiyle küçük küçük konuşmakta fayda vardır. Benzer bir dürüstlüğü ilişki sırasında da sürdürmek yine ilişki içindeki farkındalık için önemli bir durumdur.

İlişkide mülkiyetçi fikirlerden olabildiğince uzak durmak kısaca bireysellikten daha az ödün vermeyi beraberinde getiriyor. Fakat ilişki içinde daha mutlu olmayı göze alarak bazı risklere girdiniz ve özverilerde bulundunuz. Bu çok olası bir senaryo. İlişkiye mülkiyetçi duygularla yaklaşmayan biri bile bunu yapabilir. Bu durumun mülkiyetçi bir ilişkiden iki farkı olmalı. Öncelikle verilen fedakarlıktan eşit derecede bir fayda beklememeyi bir alışkanlık haline getirmek ve ilişki bittikten sonra bu özverilerden dolayı pişmanlık duymamak. Karşıdaki ilişkiye mülkünüz gibi baktığınız zaman verdiğiniz emeğin karşılığını olduğu gibi alacağınızı düşünebilirsiniz ama mülkiyetçi olmayan biri ilişkinin aslında her an bitmeye yakın olan bir şey olduğunu aklında tutmalıdır. Bu durum elbette ilişkinin içindeki polyannacılığı biraz öldürecektir ama ilişkiyi daha durgun bir mutluluk seviyesinde uzun süre tutmak için daha etkili olduğunu düşünüyorum. Yani dolayısıyla mülkiyetçi duygularla yaşanan bir ilişki irrasyonel mutluluk ve mutsuzlukların iniş çıkışlarıyla çalkalanır sürekli. Fakat mülkiyetçi olmayan yani bireyci diyebileceğimiz ilişki türü sizi daha farklı bir mutluluğun içine sokacak ve bu mutluluk daha az dalgalanmayla kişiyi psikolojik olarak daha sağlıklı kılacaktır.

Bireyci ilişki tipinin içindeki insanlar mülkün kalıcılığı büyüsüne kapılmayıp anını daha fazla yaşayan ,anından keyif alan insanlar olacaktır ve bu rutini önleyici bir şey haline gelebilir. İlişkilerin bitme sebeplerinden biri de rutine bağlamasıdır aynı zamanda. Hatta insanların evlendikten sonra birbirinden sıkılması ve arasındaki sevginin azalmasının en temelinde de aslında mülkiyetçiliğin artması yer alır. Mülkiyetçilik arttıkça kaybetme korusu azalır ve bu ilişkideki kişilerin ilişkiye gösterdikleri çabayla da aynı zamanda ters orantılıdır. Bu nedenle biriyle uzun bir ilişki yaşamak ve hatta birlikte yaşamak varken evlenmenin aslında pek de mantığı yoktur bana kalırsa.  Mülkiyetçi bir ilişkide anı yaşamak değil ilişkinin yani mülkün sürdürülmesi ön plandadır her zaman ve bu da alışkanlığın kişiyi zorlamasıyla gerçekleşir. Bu noktada kişi kendi kişisel hayatına ve sevgilisine ayırdığı zamanı doğru bir şekilde dengelemelidir. Yani daha önce de söylediğim gibi en yakın arkadaşım olması gereken sevgilim benim hayatım olmamalı,hayatıma eşlik eden kişi olmalıdır. Bu noktada ilişkideki problemleri kısa vadede büyümeden çözen, uzunca planlara ve alışkanlıklara boyun eğmeyen her anından zevk alabileceğiniz ilişikiniz servise hazır olmuş oluyor. Eğer zaten bu kafa yapısının içinde biriyseniz karşınızdaki kişi istediği kadar mülkiyetçi bir anlayışa sahip olsun siz ilişkide daha sağlam duran ve dayanaklı kişi olacaksınız.


Böyle bir ilişkiyi pratikte yürütebilmek gerçekten kolay bir durum değil. Güçlü karakterli ve dürüst insanlar gerekiyor böyle bir ilişki tipi için gerçekten. Fakat benim düşüncem biz ilişkilerimizde bu anlattığım ideal olduğunu düşündüğüm durumlara ne kadar yaklaşabilirsek o kadar mutlu ve sağlıklı bireyler olacağız. Hatta ilişki anarşizmi diye bir kavram var ki pratikte yapması oldukça zor bir şey bu dediğim mülkiyet kavramı neredeyse sıfır olduğu için anlattığım problemlerin neredeyse hiç biri yaşanmıyor.

Kapitalist dünyanın bize her saniye dayattığı mülkiyet algısı elbette ilişkilere de belirli oranda yansımak durumunda çünkü hayatımızı başka türlü yaşamamız mümkün olmuyor. Bizim burada yapmamız gereken mülkiyetçiliğin seviyesini mümkün olan en ideal seviyeye getirmek. Zaten mülkiyetçiliği sıfırladığımız bir dünyada ilişki denen şeyin yaşanması mümkün değil büyük olasılıkla. Öyle bir ilişki türünü de tarif etmemiz çok mümkün değil çünkü bunun gerçek dünyada bir karşılığı yok. Umarım ilişkiler üzerinde düşüncelerim sizin kendi hayatınızda veya düşüncelerinizde de karşılık bulur. Anlattığım şeyleri daha fazla ve somut örneklerle anlatmak da mümkün tabii ama ben verebileceğim en yalın şekliyle zaten biraz kafa karıştırıcı olabilecek bir konuyu açıklamaya çalıştım. 

15 Ağustos 2017 Salı

Duvara Karşı Film İncelemesi

Son zamanlarda izlediğim filmlerden yeterince zevk aldığımı hissedemiyordum ama doğru filmi izlemenin de önemli olduğunu anladım. Gerçi film izlerken anlık bir zevk hissetmek her zaman o en önemli şey olmayabiliyor ki bu blog için yazdığım yazılarda geçen filmlerin önemli bir kısmı film sonrası film üzerine düşünmem sayesinde ortaya çıktı. Duvara Karşı izlerken oldukça zevk aldığım filmlerden bir tanesi oldu gerçekten. Film 2004 yılında Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı'yı da almış zaten bu da filmin başarısını kanıtlayan bir gösterge. Filmini izlerken duygu geçişleri çok başarılı bir şekilde aktarılmış bana kalırsa ve kendinizi karakterlerin yerine koymaya başladığınızda bu geçişlerden siz de etkileniyorsunuz ister istemez. Filmin duygusal ve kişisel bir yönü olduğu gibi sosyoekonomik saptamalar yaptığını da görüyoruz çokça.



Film hayatı harabeye dönmüş ,yolunu kaybetmiş ve sarhoş olmak dışında amacı kalmamış Cahit'i görmemizle başlıyor. Cahit ne yapıyor? Yolunu kaybetmiş bir kısım insanın yaptığı gibi duvara karşı sürüyor arabasını ve bu vesileyle Sibel ile tanışmış oluyor. Sibel'de muhafazakar aile yapısında kısılı kalmış ve çözümü önce intiharda sonra yalan bir evlilikte aramıştır. Fakat bu evlilik zaman içinde yalan olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır. İnsanlar bana kalırsa duygularının büyük oranda esiri olan canlılardır. Bu duygular toplum tarafından şekillendirilmiş de olabilir. Şöyle ki filmi izleyenler bilir (filmi izlemediysen zaten yazıyı da okumanın pek bir anlamı yok) Cahit hiç tanımamasına rağmen kendi gibi bir psikopatla evlilik yapıyor ve aslında ona aşık olması için pek bir sebep yok. Düzenli bir şekilde seks yaptığı başka bir partneri var. Zaten bu evliliğin asıl amacı Cahit'in daha konforlu bir ev hayatına sahip olması, daha az para harcaması ve Sibel'in cinselliğini özgürce yaşayabilmesiydi en başından. Hem Sibel'in hem de Cahit'in birbirine aşık olmasının en temelinde kıskançlık bulunmaktadır. Kağıt üzerinde de olsa evli olmaları buna rağmen sevişmemeleri ve birbirlerinin cinsel hayatlarına karışamamaları gibi durumlar onların mülkiyetçi dürtülerini harekete geçirdi büyük oranda. Günümüzdeki yaşanan aşkların , bizim aşk diye tanımladığımız kavramın temeli mülkiyetçiliğe dayanmaktadır. İşte tam da bu noktada bu mülkiyetçilik duygusu insana en irrasyonel hareketleri yaptıran duygu oluveriyor. Cahit ve Sibel'in ilişkisi duygusal dengesizlikler çorbasına dönüyor aniden. Umarım zaman bulabilirsem blogum üzerinden insan ilişkileri ve mülkiyetçilik,anarşizm üzerine görüşlerimi aktarmak istiyorum bir ara. Bizler de ilişkilerimizi benzer dinamiklerin üzerine oturttuğumuz için empati kurmaya başlıyoruz otomatik olarak.


Bu nedenle aslında filmin melodram bir yapısı da var aynı zamanda. Bu filmde gördüğümüz dram müzikle inanılmaz bir şekilde desteklenmiş film içerisinde. Filmin duygusal değişimlerine şarkılar da müthiş bir şekilde eşlik ediyor ve bizi de buna alet ediyor. Ağla Sevdam şarkısında ben de gerçekten duygulanmıştım filmi izlerken. Fasıl ekibi filmin o anki moduna göre bölümlerin arasına girip başlıyor sanatını icra etmeye. Türk ezgileri ya da bir fasıl ekibinin kullanılmasının sebebi bu kişilerin yaşadığı psikolojik değişimlerde Türk geçmişlerinin önemli bir payı olması bana göre. Yani düşünüyorum benzer bir film daha evrensel bir hava katmak için yabancı müziklerle de desteklenebilirdi ama Fatih Akın'ın tercihi bu yönde olmamış.  Filmde bunun yanında arka fondan çalınan müzikle birlikte Şeref'in kendi sesinden de türkü dinliyoruz bu kısım da ayrıca güzel olmuş. Filmde Türkçe rap şarkılara da oldukça yer verilmiş. Rap büyük oranda bir alt kültür müziği olarak nitelendirilebilir ve filmde Türklerin göçmen olarak yaşadığı sıkıntıları görüyoruz filmde. Fatih Akın'da zamanda Almanya'da benzer durumların içinde bulunduğu için filmlerinde bu tarz temalar oldukça sık işleniyor. Bu konuya biraz sonra ayrıca değinebiliriz.


Filmin bize gösterdiği şeylerden biri döngüsellik aslında. Filmin başlarında Cahit'in Katherina adında unutamadığı bir eski aşkı olduğunu görüyoruz. Büyük ihtimalle Katherina'nın hayatındaki eksikliği onu filmin başında olduğu duruma düşmesindeki birincil sebep. Bundan sonra en umutsuz anında hiç beklemediği anda karşısına Sibel çıkıyor ve kendini bu sefer Sibel'e kaptırmış oluyor. Fakat anlattığım bu mülkiyetçilik duygusu yüzünden bir insanı öldürebilecek kadar sağlıksız bir kafa yapısına giriyor Cahit. Filmin sonunda ise Cahit , Sibel'in onunla gelmemesinin ardından bir anlamda başladığı noktaya geri dönüyor. Hatta Cahit aynı zamanda doğduğu yere dönerek bu anlatımı destekliyor da diyebiliriz. Onun için artık Almanya'da yaşadığı bir hayat yok ve yeni bir sayfa açıldı. Hayat aslında kendi içinde bunun gibi döngüselliklere sahiptir. Bu süreçten ne kadar zarar ya da fayda elde edeceğimiz süreç içindeki psikolojimize ve bakış açımızla oldukça etkilidir. Mülkiyetçi bakış açısı aşırıya kaçıldığı zaman kişiyi uzun süreli depresyona sürükleyebilir.


Filmde benim ilgimi çeken en önemli ayrıntılardan biri seks sahneleri arasındaki ton farkıydı. Cahit'i Maren ile seks yaparken gördüğümüzde aralarında yaşanan şeyin karşılıklı haz alma odaklı olduğunu görüyoruz. Fakat Sibel ile yatakta yaşadığı şeyler tamamen romantizm ve duygusallık üzerine kurulu. Bu duygular onların birbirlerine sahip olma isteklerini dürtüyor. Zaten ilk seviştikleri sahnede Sibel Cahit'i durdurarak eğer sevişirlerse gerçekten karı koca olacaklarını söylüyor ama aslına bakılırsa iş işten çoktan geçmiş ve olan olmuştu. Seks bu doğrultuda kalan son eksik parçaydı. Sibel kekilli de değim yerindeyse "dirty girl" den sevgiliye olan duygu geçişini çok güzel bir şekilde aktarıyor film boyunca.


Filmdeki önemli noktalardan bir tanesi ise Türklerin Almanya'daki sosyoekonomik ve sosyokültürel konumuydu. Almanya'ya yaşanan işçi göçünün sonucunda Türkiye'den bir çok işçi ailesiyle birlikte muhafazakarlıklarını ve kültürlerini de Almanya'ya götürmüş oluyor. Evli olmalarına rağmen geneleve giden , gece kulübünde kavga çıkarıp sarkıntılık yapan erkekler. Bu çarpık muhafazakarlık Sibel'in hayatını bir kabusa çevirdiği için sahte bir evlilik yapmak zorunda kalıyor ve bunun sonucunda duygusal tramvalar yaşıyor aslında. Bu tarz başka ülkelerde yaşayan göçmenlerin iki seçenekleri vardır. Ya kültürlerini ve inandıkları şeylere körleme bir şekilde sahip çıkacaklar ya da asimile olacaklardır. Cahit aslında zaman içinde yaşam tarzı yüzünden Türklüğüne büyük oranda yabancılaşmıştır. Fakat film boyunca ,rakı ve dolma sahnesi dahil karakterlerin özlerine ,Türklüklerine döndüklerini görüyoruz. Filmde bunların yanı sıra bir adet Türk düğünü görüyoruz. Bu da Türklerin Almanya'ya kendi kültürlerini taşıdıklarının bir kanıtı gerçekten. Sibel'in abisi otomotiv işçisi üniformasıyla görülüyor filmde. Filmin sonunda ise tahminen çalıştığı yerin başına geçmiş olabilir diye tahmin ediyorum. Otobüs şoförü ve bodyguard olarak çalışan Türkleri de görüyoruz film boyunca.

Özetle film için kaliteli bir melodram diyebiliriz. Bitirmeden şunu da söylemek lazım ki film boyunca kendimizi yerine koyduğumuz karakterlerin hepsi birer anti kahraman aslında. Klasik yeşilçam melodramlarında olduğu gibi temiz ,efendi bir beyfendi yok karşımızda ama buna rağmen film kendini oldukça benimsetiyor. Eğer yazımı filmi izlemeden önce okuyanlardansanız bir zahmet artık izlersiniz filmi diye umuyorum.