24 Aralık 2017 Pazar

Dinner With Andre ve Gerçeklik Algısı

Uzun bir aranın ardından hepinize merhaba! Bir hayli zamandır bloguma yazı yazmadığımı fark edip buraları tekrar değerlendirmek istedim. Bunu yaparken de en sevdiğim konuyu varoluşçuluğu kullanarak yapmak istedim. Filmloverss'taki bir liste aracılığıyla bulduğum Dinner With Andre filmi bayıcı ilk yarısına rağmen beni gerçekten etkiledi. Filmin ilk yarısı ikinci yarısı için altlık görevi görüyor diyebiliriz tek başına pek tadı yok ama birlikte düşününce fena olmuyor. Filmdeki Andre karakteri içinde yaşadığımız dünyanın bizi motomot düşünmeye ittiğini ve bunun bizde deyim yerindeyse gerçek körlüğüne yol açtığını iddia ediyor. Hayatta rollerimiz o kadar net biçilmiş ve biz bu rollerin o kadar içindeyiz ki eğer doğaçlama yapmayı öğrenemezsek bu körlük kalıcı bir hale geliyor. Körlüğün kalıcı hale gelmiş bir halini Persona filminde görüyoruz. Persona filmi hayatını toplumun normları üzerine kurmuş ve bize kendi gerçeğini göstermek yerine maskelerini gösteren bir aktrisin geçirdiği sorunları anlatıyor. Bu hikayenin bir de tam ters tarafı var bu durum da benim çok sevdiğim Melancholia ve belki de bir çok Woody Allen filminde kesit kesit olarak yer alıyor. Melancholia filminin merkezinde toplumun ona biçtiği rolleri reddeden bunların kör edici etkisini keşfeden bir kadın var. Bu kadın Dinner With Andre'de söylendiği gibi doğaçlama yapıyor adeta. İnsan melankolik bir ruh haline sahip olduğu zaman toplumdan oldukça kopar ve bireyselleşir. Bu durumda melankolik olmak ya da acı çekmek de denebilir insanın gözündeki perdeleri kaldıran bir durum.



Persona filminde gerçeklerden bir kaçış var ve Dinner With Andre filminde bu duruma oldukça önemli yer veriliyor. Günümüz toplumunda insanların duygularını ,düşüncelerini dürüstçe dile getirmelerinin mümkün olmadığını çünkü insanların bunu duymaya hazır olmadığından bahsediliyor. En yakınımızdaki insanların bile bize doğruları söylemesi dokunur bir hal alıyor çünkü içinde girdiğimiz rollerden ve toplumun bize yaptığı pışpışlama daha çok hoşumuza gidiyor. Bu noktada dürüstlüğü ve dürüst insanları takdir etmemiz gerekiyor çünkü dürüst olmak topluma adapte olmak için gerekli bir şey değil hatta tam tersine dışlanmanıza sebep olabilecek bir şey. Bu noktada dürüstlük cesurlukla özdeşleştirilebilir ve bu kişilerin onlara söylenen kurallara uymak yerine doğaçlama yaptığı söylenebilir. Filmde en sevdiğim şeylerden biri kişisel gelişim kitaplarına değinmeleri. İnsanlar birbirine yalan söylemeye o kadar alışmış ki sıradan ve gerçek olan fikirler insanlara orijinal ve mükemmel gelmeye başlıyor. Her şey üzerine yazılan kişisel gelişim kitapları insanların gelişimine yardım etmek yerine onların gerçeğe olan açlığını bastırıyor aslında ve bunu da dürüst olarak yapıyor. Bu durum bu kitapların içinin dolu olduğunu değil, cesur ve doğrudan bir dille yazıldıklarını gösteriyor.


Filmde bahsedilen diğer bir konu planlar ve hedefler. Melancholia filmindeki ana karakter ona öğretilen evlilik hedefini reddediyor aslında. Toplum insanlara eğer planlarını ve hedeflerini gerçekleştirirse mutlu ve başarılı olacağını öğretiyor aslında. Burada insanın yapması gereken tek şey uyum sağlayıp bir çoğunu toplumun ona dayattığı hedefleri tamamlamak. Çoğu insan bu hedeflerini tamamlayıp hayatlarının önemli bir kısmını geride bıraktıktan sonra bir tükenmişlik sendromuna giriyorlar aslında.Andre bu durumu hayatını bir baba,eş ve arkadaş rolü yaparak geçirdiğini söylerek ifade ediyor. İnsanlara bu roller daha onlar doğmadan biçiliyor ve dayatılmaya başlanıyor. Topluma uyum sağlayabilmek rollerdeki başarıya dayanıyor bir noktada. İnsan hayatının çok önemli bir kısmı öğrenilmiş komutları gerçekleştirmesiyle geçiyor ve belki öyle de bitiyor. Bu sadece hedefler ve planlar değil insanın günlük alışkanlıklarıyla da alakalı ki aslında bir çok şeyi sadece yapmamız gerektiği için yaptığmızı fark ediyoruz. Filmde bu durumu kısaca şöyle dile getiriyor: Gerçekten aç olduğun için mi yemek yiyorsun yoksa kaşığı ağzına götürmeye mi alıştın? Bazı şeyleri sadece yapabidiğin için yapıyorsun. Eğer yemek yemeye alıştıysan ve bu yüzden yemek yiyorsan yemeğin tadını gerçekten almıyorsun aslında. Filmde benim en ilgimi çeken diyaloglardan bir tanesi bu aslında. Mesela ben her yemekten sonra tatlı yeme ihtiyacı hisseden biriyim ama kendime tatlıdan gerçekten yeterince zevk alabiliyor muyum diye sorduğumda tatlıya olan alışkanlığımın daha ağır bastığını hissedebiliyorum. Filmde Budist meditasyonunda insanlara yemeğinin her ısırığını tattırdıklarını anlatıyor ve böylelikle yemeğin gerçekten tadını alabiliyorlar aslında. Bu insanlar böylelikle yedikleri şeyin bilincine vararak gerçek körlüğünden kurtulmuş oluyorlar. Bazen günleri doldurmak için bir döngü içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum kendimi ve bu durumu engellemenin yollarından biri ve gerçekten anı yaşamak dediğimiz şey aslında anın gerçekliğinin farkında olmak da denebilir. Yaşadığnız deneyimi mümkün olduğunda detaylı anlayabilmek ve hissedebilmek.



Biraz önce benim uydurduğum gerçek körlüğünden kurtulmanın yollarından biri kendimizi rahatsız etmek aslında bunu sorular sorarak da yapabiliriz gerçekle olan kontağımızı arttırarak da yapabiliriz. Melancholia filminde Justine bunu melankolik ruh halinin de yardımıyla Melancholia gezegeniyle etkileşerek gerçekleştiriyor. Filmde bu durum elektrikli battaniye üzerinden anlatılıyor. Andre asla bir elektrikli battaniye alıp komforunu arttırmayacağını çünkü hayatında böyle bir komfor artışının onu gerçeklikten bir nebze daha uzaklaştıracağını düşünüyor. Dışarının soğuk olduğunu bilmenin ve bunu hissetmenin sizi dünyada üşüyen bütün insanlarla bir bağ kurmanıza yardımı olacağını söylüyor. Göz göre göre üşümek bir nebze delice gelse de aslında doğru tarafları var. Andre daha da ileri gidip bunun televizyon izleyip beynimzi uyuşturmaya benzediğini söylüyor. Bu durumda aslında yaşadığımız fantazi dünyasının ögelerinden bir tanesi ve aslında gerçekten bu durumdan kaçabilmek pratikte mümkün değil. İnsanı hayvandan ayıran en önemli şey aslında bu belki de. İnsanlar daha gelişmiş iletişim ve yaratıcılık güçlerini kendilerine elektrikli battaniye üretmeye odaklıyorlar resmen. Bu elektrikli battaniye üretiminin ulaştığı en yüksek nokta vahşi kapitalizmin insanı uyuşturması ve kendi benliğinden uzaklaştırması olarak gösterilebilir. Kısacası hayvani doğamızdan sistemli bir şekilde uzaklaşmak doğaçlama yeteneklerimizi körelttiği gibi gerçeği görebilme ve deneyimleyebilme yetenklerimizin üstü elektrikli battaniyelerle örtülmüş bir durumda.

Peki bu durumda bir sonuca varmak için yapmamız gereken şey ne diye sorarsanız diye düşüncelerimi aktarmak isterim. Andre'nin Budist meditasyonunda anlattığı gibi hayatı her ısırığın tadını aldığımız bir yemek gibi tüm detaylarıyla yaşamalıyız fakat bu detayları Andre'nin yaptığı gibi hayali öykülere birbirine bağlamak yerine Wallace'in yaptığı ve belki Melancholia filminde Justine'in yaptığı gibi yani olduğu gibi görmemiz gerekiyor. Ne eksik ne de fazla.

29 Ağustos 2017 Salı

Mülkiyetçi Duyguların İnsan İlişkilerine Etkisi: Duygusal İlişkiler

Son yazımda blogumda film incelemesi dışında yazmak istediğim şeyler olduğundan bahsetmiştim. Bu yazı belki de bunların ilki olabilir. Devamı gelir mi ya da istediğimi anlatmakta başarılı olacak mıyım bilmiyorum ama yaz tatilindeki boş zamanlarımın bir kısmını bu yazıya harcamanın birçok açıdan faydalı olacağını düşünüyorum. Öncelikle ben kendi kafamdaki düşünceleri belirli düzlemlere oturtmuş olacağım.İkinci olarak siz bu okuyanlara birlikte genel anlamda insan ilişkileri nasıl daha iyi yaşanabilir ya da nasıl olmalıdır gibi soruların cevaplarını arayacağız. İçinde bulunduğumuz yaşamı anlamak için yapabileceğimiz her teşebbüs yine kendi içinde faydalıdır. Bu yazıyı okurken bu cümlelerin benim şahsi kişisel düşüncelerim olduğunu kesinlikle unutmayın ve buna göre değerlendirin.



Öncelikle ilişki içindeki mülkiyet anlayışından biraz bahsetmem ve konuyu değerlendirirken referans verebileceğim bir temel oluşturmam iyi olacaktır. Bunun için mülkiyetçiliği bir duygu olarak işleyeceğimiz için var veya yok demek yerine şiddetiyle değerlendirmeliyiz. Bu doğrultuda 0 ile 10 arasında değişken bir skalada incelemek faydalı olabilir. 0 bize mülkiyetçi duyguların hiç olmadığı ve 10 tamamen mülkiyetçi olan bir bireyi belirtecek. Tam bu noktada mülkiyetçi duyguların kişilere etkisinden de bahsetmezsek elbette olmaz. Bu mülkiyetçi duyguların oluşması için öncelikle iki insana ihtiyacımız vardır ve bu insanların hayatları belirli ölçülerde kesişmelidir. Mülkiyetçiliği somut bir aksiyon olarak tanımlamamız mümkün değil bu nedenle onu sonuçları üzerinden tanımlayabiliriz. Fakat illa somut bir tanım istiyorsanız ilişkide olduğunuz kişiye karşı belirli oranda hissettiğimiz sahiplik duygusu diyebiliriz. İlişkide mülkiyetçilik bireysellikle ters birliktelikle doğru orantılıdır. Benzer bir şekilde mülkiyetçilik arttıkça kaliteli iletişim kurmak da güçleşmeye başlar karşıdakiyle. Sorunlar arttığı gibi çözümleri de zorlaşmaya başlar. Bu durum ilişkinin bitmesiyle sonlanıyor tabii genelde, bitmediği durumlarda ise insanlar kendini saçma bir ilişkinin içinde mutsuz hissediyorlar. Skala üzerinden üç farklı ilişki tipine (fuckbuddyliği alt başlık olarak ayrıca konuşabiliriz) puan vermemiz gerekirse: Aile de 10 ile 7 ,duygusal ilişkilerde 10 ile 6 ve arkadaşlık ilişkilerinde ise 7 ile 3 arasında mülkiyetçilik görüldüğünü söyleyebiliriz.

İnsan kendi vücudunun içinde sürekli yalnız bir varlıktır aslında ne kadar çevresinde insanlar olsa dahi kendi düşünceleri,iç sesi,kolları ,bacakları ve vücudu ile yalnız başınadır. Bu yalnızlık zaman zaman insana iyi gelirken , zaman zaman boğucu olabilir ve yalnızlığını bastırmak için yolu başka insanlarla iletişime geçmekte sosyalleşmekte bulur. Yalnızlık hissi aile , arkadaşlık ve sevgililik gibi ilişkilerle bastırılmaya başlanır. Aile bireyleriyle yaşanan ilişki kişinin yaşının ilerleyip dışarıdaki insanlarla iletişime geçmesiyle birlikte yavaşça azalmaya ve belirli bir düzeye gelmeye başlar. Tabii herkes için bire bir aynı olduğunu söylememiz imkansız ama ben genel bir taslak çizmeye çalıştığım için sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. Bu sefer kişi ailesinden açılan boşluğu arkadaşlarıyla doldurmaya başlar ve derken arkadaşlarına da alışır. Belirli bir yaştan sonra da cinsel yönelimine göre dürtülerinin de yönlendirmesiyle bir duygusal ilişki arayışına girer. Bu üç ilişki tipinin arasında arkadaşlık mülkiyetçi duyguların en az hissedildiği ilişki tipidir ve belki de insanın hayatında en çok eksikliğini hissettiği şey de arkadaşları olabilir. İnsan arkadaşlarının yanında oldukça rahat ve özgür bir şekilde hareket edebilir. Arkadaşlar birbirlerinin hayatı olmak yerine birbirlerinin hayatlarına eşlik ederler. Arkadaşlar arasında dürtülere dayanan etkileşimler yok denecek kadar azdır ve dolayısıyla kişilerin birbirini kısıtlamasını gerektirecek bir durum pek kolay oluşmaz. Dolayısıyla kişiler arkadaşlık ilişkilerinde kendileri gibi olup hayatlarına güzel bir şekilde devam ederler. Kan bağından doğan ilişkileri ve duygusal ilişkileri de işin içine katmamız gerek tabii. Benim hayat görüşüme göre anneler,babalar çocuklarına bir arkadaş samimiyetinde davranmayıp ,seni ben doğurttum ve sen benim sahip olduğum bir köpek gibi benim söylediklerime itaat edeceksin gibi söylemlerle çocuklarıyla iletişime geçtikleri zaman aralarındaki ilişki toplumsal hiyerarşiden doğan bir mülkiyet kavramının dışına çıkamıyor. Duygusal ilişkiler açısından bakarsak da bana kalırsa sevgilim benim en yakın arkadaşım olmalı. En yakın arkadaşım olurken de aynı zamanda yaşanan duygusal alışverişin yoğunluğuna rağmen mülkiyetçi hislerini kendi bireysel faydalarına rağmen baskılaması gerekiyor. Bizim de ilişkinin içinde yapmamız gereken şey eninde sonunda sahip olduğumuz bedenin ve yaşayacağımız hayatın içinde aslında yalnızlık dışında bir çözümün olduğunu anlamak ve bu ölümlü dünyada buna göre yaşamaya çalışmak. Dolayısıyla temel olarak yapmamız gereken şey benliklerimizin hem aile hem de duygusal ilişkinin içinde buharlaşmasını engellemek ve bireyselliğimizi mümkün oldukça koruyabilmek. Konuyu buradan devam ettirip şimdilik sadece duygusal ilişkilere odaklanıp daha derin bir analiz yapmak istiyorum.



Öncelikle bireysellik konusuna biraz daha detaylı değinmek istiyorum. Daha önce de söylediğim gibi insan her ne kadar çevresinde bir çok kişi olsa da hala en temelde yalnızdır ve hayatının sonuna kadar bu durum aşağı yukarı böyle devam edecektir. Sevgili dediğimiz bu insanlar bizim hayatımıza uzun veya kısa sürelerde dahil olup etkilerler. Bizim burada yapmamız gereken şey bireyselliğimizi olabildiğince çok korumak. Bunu yapmanın yollarından biri belirli kararları vermeden önce acaba ilişkim olmasaydı nasıl karar verirdim diye düşünmek olabilir. Örneğin önünüze önemli bir iş veya kariyer fırsatı geldiği zaman bu sizin hayatınızın gidişatını oldukça fazla etkileyebilir. Fakat bu fırsatlar eğer sizi sevdiğiniz kişiden uzaklaştıracak ise karar vermek oldukça güç bir hal alır. Bu durumda kişisel çıkarların büyüklüğüne göre bencil bir karar almak kişinin bireysel hayatı için çok önemlidir. Bu noktada "ben onun gibi birini bir daha nasıl bulacağım" gibi sorular canlanabilir kafanızda. Buna benim cevabım kimsenin bulunmaz hint kumaşı olmaması ve aslında karşımızdaki kişiyi öyle görmemizin tamamen bizimle alakalı olması,dolayısıyla kariyer planınızı gerçekleştirip bir süre aşk acısı çektikten sonra yine benzer duyguları hissedebileceğiniz birini bulmak o kadar da zor olmayacak. Bu tarz ilişkilerde bile ilişki bittikten bir süre sonra "aslında ilişkinin şurasında şunu şöyle yapmıştım ama ne kadar saçmaymış şimdi olsa hayatta yapmam" veya "şu tavırları çok saçmaydı" gibi düşünceler insanın kafasında belirmeye başlar. Bu düşüncelerin başladığı an mülkiyetçi duyguların sıfıra yaklaştığı an olarak nitelendirilebilir. Sizi ona bağlayan aidiyet duygusu ve alışkanlıktan kurtulduğunuz zaman ilişkinin eksiklerini gerçekten görmeye başlıyorsunuz.

Diyelim kariyer fırsatını reddettiniz ve mutlu ilişkinize devam etmek istediniz ama yarın öbür gün ilişkinizin yine aynı seyrinde devam edeceğinin bir garantisi yok. Öncelikle insanlar düşündüğünüz kadar saf ve temiz canlılar değil ve sizi yarı yolda bırakabilir. Siz aranızdaki mülkiyetçi anlaşmalara sözlere güvenirken karşıdaki sizin kariyer fırsatını kaçırdığınızı bilmesine rağmen size olan sevgisinin bittiğinden bahsedebilir, sizi daha çok hoşlandığı biri için terk edebilir ya da karşıdakini bırakalım siz ondan sıkılıp ayrılmak isteyebilirsiniz. İnsanlar çok kolay bencilce hareket edebilen canlılardır ve siz bir insana mülkiyetçi duygularla yaklaştığınız zaman uzun ömürlü plan yapmakta kendinizi rahat hissedebilirsiniz ama kariyer fırsatını kaçırdığınız ve ayrılmasaydık şunları şunları yapacaktık deyip üzülmenizle kalacaksınız. İlişkide duygular her zaman eşit olarak dağıtılmıyor bazen ve siz eğer çok seven ve daha çok ödün veren taraf oluyorsanız ilişki bittiğinde daha fazla zarar görüyorsunuz ve bu ödünlerin her biri bireyselliğinizden verilmiş oluyor aslında. Dolayısıyla ilişki bittiğinde de toparlanmanız belirli bir zaman alıyor belki de psikolojik destek almanız gerekiyor. Bu ödünler bahsettiğim gibi hayat değiştirici büyüklükte olmak zorunda da değil açıkçası. En sevdiğiniz yemeği yiyemiyor, evin içinde davranma şeklini uzun vadede rahatsız olacak şekilde değiştirmeye başlıyorsanız veya küçük yapmayı sevdiğiniz alışkanlıklarınızı sırf onu sevdiğiniz için baskılıyorsanız bile bu size ilişkinin sonunda "Oh iyi ki bitti!" hissini yaratacaktır. İlişkilerin bitmesinin sebeplerinden biri de bu tarz küçük problemlerin birikmesi denebilir.



Tam bu noktada diyeceksiniz ki "Berkay naptın biz o zaman bu ilişkiyi nasıl sürdüreceğiz?". Bu noktada ilişkide tarafların beklentileri ve dürüstlük gibi faktörler devreye giriyor bana kalırsa. Dürüstlüğün sağladığı şey karşıdakini nasıl bir ilişki yaşamak istediğiniz konusunda bilgilendirmektir öncelikle. Daha önce bahsettiğim mülkiyetçilik skalasında 10 ile 9 gibi rakamlardan mümkün oldukça uzak durmalı mümkünse 8-6 bandında olmalı mülkiyetçi duyguların şiddeti bir ilişkinin içerisinde. Elbette daha önemsiz ilişkiler yaşayarak bu rakamı daha aşağıya çekmek "açık ilişki" kavramına yaklaşmak da olası ama bu zaten kişiye çok zarar verdiğini düşündüğüm bir ilişki tipi değil. Tekrar burada dürüstlük faktörü devreye giriyor. Eğer iki tarafta içinde buluştukları ilişkinin mülkiyet seviyesinin farkında olup ve beklentilerini,hareketlerini buna göre ayarlayabilirlerse bu ilişki mümkün olduğunca uzun ömürlü ve sağlıklı bir şekilde ilerler. Bütün bunları ilişkinin başlarında kişiyle küçük küçük konuşmakta fayda vardır. Benzer bir dürüstlüğü ilişki sırasında da sürdürmek yine ilişki içindeki farkındalık için önemli bir durumdur.

İlişkide mülkiyetçi fikirlerden olabildiğince uzak durmak kısaca bireysellikten daha az ödün vermeyi beraberinde getiriyor. Fakat ilişki içinde daha mutlu olmayı göze alarak bazı risklere girdiniz ve özverilerde bulundunuz. Bu çok olası bir senaryo. İlişkiye mülkiyetçi duygularla yaklaşmayan biri bile bunu yapabilir. Bu durumun mülkiyetçi bir ilişkiden iki farkı olmalı. Öncelikle verilen fedakarlıktan eşit derecede bir fayda beklememeyi bir alışkanlık haline getirmek ve ilişki bittikten sonra bu özverilerden dolayı pişmanlık duymamak. Karşıdaki ilişkiye mülkünüz gibi baktığınız zaman verdiğiniz emeğin karşılığını olduğu gibi alacağınızı düşünebilirsiniz ama mülkiyetçi olmayan biri ilişkinin aslında her an bitmeye yakın olan bir şey olduğunu aklında tutmalıdır. Bu durum elbette ilişkinin içindeki polyannacılığı biraz öldürecektir ama ilişkiyi daha durgun bir mutluluk seviyesinde uzun süre tutmak için daha etkili olduğunu düşünüyorum. Yani dolayısıyla mülkiyetçi duygularla yaşanan bir ilişki irrasyonel mutluluk ve mutsuzlukların iniş çıkışlarıyla çalkalanır sürekli. Fakat mülkiyetçi olmayan yani bireyci diyebileceğimiz ilişki türü sizi daha farklı bir mutluluğun içine sokacak ve bu mutluluk daha az dalgalanmayla kişiyi psikolojik olarak daha sağlıklı kılacaktır.

Bireyci ilişki tipinin içindeki insanlar mülkün kalıcılığı büyüsüne kapılmayıp anını daha fazla yaşayan ,anından keyif alan insanlar olacaktır ve bu rutini önleyici bir şey haline gelebilir. İlişkilerin bitme sebeplerinden biri de rutine bağlamasıdır aynı zamanda. Hatta insanların evlendikten sonra birbirinden sıkılması ve arasındaki sevginin azalmasının en temelinde de aslında mülkiyetçiliğin artması yer alır. Mülkiyetçilik arttıkça kaybetme korusu azalır ve bu ilişkideki kişilerin ilişkiye gösterdikleri çabayla da aynı zamanda ters orantılıdır. Bu nedenle biriyle uzun bir ilişki yaşamak ve hatta birlikte yaşamak varken evlenmenin aslında pek de mantığı yoktur bana kalırsa.  Mülkiyetçi bir ilişkide anı yaşamak değil ilişkinin yani mülkün sürdürülmesi ön plandadır her zaman ve bu da alışkanlığın kişiyi zorlamasıyla gerçekleşir. Bu noktada kişi kendi kişisel hayatına ve sevgilisine ayırdığı zamanı doğru bir şekilde dengelemelidir. Yani daha önce de söylediğim gibi en yakın arkadaşım olması gereken sevgilim benim hayatım olmamalı,hayatıma eşlik eden kişi olmalıdır. Bu noktada ilişkideki problemleri kısa vadede büyümeden çözen, uzunca planlara ve alışkanlıklara boyun eğmeyen her anından zevk alabileceğiniz ilişikiniz servise hazır olmuş oluyor. Eğer zaten bu kafa yapısının içinde biriyseniz karşınızdaki kişi istediği kadar mülkiyetçi bir anlayışa sahip olsun siz ilişkide daha sağlam duran ve dayanaklı kişi olacaksınız.


Böyle bir ilişkiyi pratikte yürütebilmek gerçekten kolay bir durum değil. Güçlü karakterli ve dürüst insanlar gerekiyor böyle bir ilişki tipi için gerçekten. Fakat benim düşüncem biz ilişkilerimizde bu anlattığım ideal olduğunu düşündüğüm durumlara ne kadar yaklaşabilirsek o kadar mutlu ve sağlıklı bireyler olacağız. Hatta ilişki anarşizmi diye bir kavram var ki pratikte yapması oldukça zor bir şey bu dediğim mülkiyet kavramı neredeyse sıfır olduğu için anlattığım problemlerin neredeyse hiç biri yaşanmıyor.

Kapitalist dünyanın bize her saniye dayattığı mülkiyet algısı elbette ilişkilere de belirli oranda yansımak durumunda çünkü hayatımızı başka türlü yaşamamız mümkün olmuyor. Bizim burada yapmamız gereken mülkiyetçiliğin seviyesini mümkün olan en ideal seviyeye getirmek. Zaten mülkiyetçiliği sıfırladığımız bir dünyada ilişki denen şeyin yaşanması mümkün değil büyük olasılıkla. Öyle bir ilişki türünü de tarif etmemiz çok mümkün değil çünkü bunun gerçek dünyada bir karşılığı yok. Umarım ilişkiler üzerinde düşüncelerim sizin kendi hayatınızda veya düşüncelerinizde de karşılık bulur. Anlattığım şeyleri daha fazla ve somut örneklerle anlatmak da mümkün tabii ama ben verebileceğim en yalın şekliyle zaten biraz kafa karıştırıcı olabilecek bir konuyu açıklamaya çalıştım. 

15 Ağustos 2017 Salı

Duvara Karşı Film İncelemesi

Son zamanlarda izlediğim filmlerden yeterince zevk aldığımı hissedemiyordum ama doğru filmi izlemenin de önemli olduğunu anladım. Gerçi film izlerken anlık bir zevk hissetmek her zaman o en önemli şey olmayabiliyor ki bu blog için yazdığım yazılarda geçen filmlerin önemli bir kısmı film sonrası film üzerine düşünmem sayesinde ortaya çıktı. Duvara Karşı izlerken oldukça zevk aldığım filmlerden bir tanesi oldu gerçekten. Film 2004 yılında Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı'yı da almış zaten bu da filmin başarısını kanıtlayan bir gösterge. Filmini izlerken duygu geçişleri çok başarılı bir şekilde aktarılmış bana kalırsa ve kendinizi karakterlerin yerine koymaya başladığınızda bu geçişlerden siz de etkileniyorsunuz ister istemez. Filmin duygusal ve kişisel bir yönü olduğu gibi sosyoekonomik saptamalar yaptığını da görüyoruz çokça.



Film hayatı harabeye dönmüş ,yolunu kaybetmiş ve sarhoş olmak dışında amacı kalmamış Cahit'i görmemizle başlıyor. Cahit ne yapıyor? Yolunu kaybetmiş bir kısım insanın yaptığı gibi duvara karşı sürüyor arabasını ve bu vesileyle Sibel ile tanışmış oluyor. Sibel'de muhafazakar aile yapısında kısılı kalmış ve çözümü önce intiharda sonra yalan bir evlilikte aramıştır. Fakat bu evlilik zaman içinde yalan olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır. İnsanlar bana kalırsa duygularının büyük oranda esiri olan canlılardır. Bu duygular toplum tarafından şekillendirilmiş de olabilir. Şöyle ki filmi izleyenler bilir (filmi izlemediysen zaten yazıyı da okumanın pek bir anlamı yok) Cahit hiç tanımamasına rağmen kendi gibi bir psikopatla evlilik yapıyor ve aslında ona aşık olması için pek bir sebep yok. Düzenli bir şekilde seks yaptığı başka bir partneri var. Zaten bu evliliğin asıl amacı Cahit'in daha konforlu bir ev hayatına sahip olması, daha az para harcaması ve Sibel'in cinselliğini özgürce yaşayabilmesiydi en başından. Hem Sibel'in hem de Cahit'in birbirine aşık olmasının en temelinde kıskançlık bulunmaktadır. Kağıt üzerinde de olsa evli olmaları buna rağmen sevişmemeleri ve birbirlerinin cinsel hayatlarına karışamamaları gibi durumlar onların mülkiyetçi dürtülerini harekete geçirdi büyük oranda. Günümüzdeki yaşanan aşkların , bizim aşk diye tanımladığımız kavramın temeli mülkiyetçiliğe dayanmaktadır. İşte tam da bu noktada bu mülkiyetçilik duygusu insana en irrasyonel hareketleri yaptıran duygu oluveriyor. Cahit ve Sibel'in ilişkisi duygusal dengesizlikler çorbasına dönüyor aniden. Umarım zaman bulabilirsem blogum üzerinden insan ilişkileri ve mülkiyetçilik,anarşizm üzerine görüşlerimi aktarmak istiyorum bir ara. Bizler de ilişkilerimizi benzer dinamiklerin üzerine oturttuğumuz için empati kurmaya başlıyoruz otomatik olarak.


Bu nedenle aslında filmin melodram bir yapısı da var aynı zamanda. Bu filmde gördüğümüz dram müzikle inanılmaz bir şekilde desteklenmiş film içerisinde. Filmin duygusal değişimlerine şarkılar da müthiş bir şekilde eşlik ediyor ve bizi de buna alet ediyor. Ağla Sevdam şarkısında ben de gerçekten duygulanmıştım filmi izlerken. Fasıl ekibi filmin o anki moduna göre bölümlerin arasına girip başlıyor sanatını icra etmeye. Türk ezgileri ya da bir fasıl ekibinin kullanılmasının sebebi bu kişilerin yaşadığı psikolojik değişimlerde Türk geçmişlerinin önemli bir payı olması bana göre. Yani düşünüyorum benzer bir film daha evrensel bir hava katmak için yabancı müziklerle de desteklenebilirdi ama Fatih Akın'ın tercihi bu yönde olmamış.  Filmde bunun yanında arka fondan çalınan müzikle birlikte Şeref'in kendi sesinden de türkü dinliyoruz bu kısım da ayrıca güzel olmuş. Filmde Türkçe rap şarkılara da oldukça yer verilmiş. Rap büyük oranda bir alt kültür müziği olarak nitelendirilebilir ve filmde Türklerin göçmen olarak yaşadığı sıkıntıları görüyoruz filmde. Fatih Akın'da zamanda Almanya'da benzer durumların içinde bulunduğu için filmlerinde bu tarz temalar oldukça sık işleniyor. Bu konuya biraz sonra ayrıca değinebiliriz.


Filmin bize gösterdiği şeylerden biri döngüsellik aslında. Filmin başlarında Cahit'in Katherina adında unutamadığı bir eski aşkı olduğunu görüyoruz. Büyük ihtimalle Katherina'nın hayatındaki eksikliği onu filmin başında olduğu duruma düşmesindeki birincil sebep. Bundan sonra en umutsuz anında hiç beklemediği anda karşısına Sibel çıkıyor ve kendini bu sefer Sibel'e kaptırmış oluyor. Fakat anlattığım bu mülkiyetçilik duygusu yüzünden bir insanı öldürebilecek kadar sağlıksız bir kafa yapısına giriyor Cahit. Filmin sonunda ise Cahit , Sibel'in onunla gelmemesinin ardından bir anlamda başladığı noktaya geri dönüyor. Hatta Cahit aynı zamanda doğduğu yere dönerek bu anlatımı destekliyor da diyebiliriz. Onun için artık Almanya'da yaşadığı bir hayat yok ve yeni bir sayfa açıldı. Hayat aslında kendi içinde bunun gibi döngüselliklere sahiptir. Bu süreçten ne kadar zarar ya da fayda elde edeceğimiz süreç içindeki psikolojimize ve bakış açımızla oldukça etkilidir. Mülkiyetçi bakış açısı aşırıya kaçıldığı zaman kişiyi uzun süreli depresyona sürükleyebilir.


Filmde benim ilgimi çeken en önemli ayrıntılardan biri seks sahneleri arasındaki ton farkıydı. Cahit'i Maren ile seks yaparken gördüğümüzde aralarında yaşanan şeyin karşılıklı haz alma odaklı olduğunu görüyoruz. Fakat Sibel ile yatakta yaşadığı şeyler tamamen romantizm ve duygusallık üzerine kurulu. Bu duygular onların birbirlerine sahip olma isteklerini dürtüyor. Zaten ilk seviştikleri sahnede Sibel Cahit'i durdurarak eğer sevişirlerse gerçekten karı koca olacaklarını söylüyor ama aslına bakılırsa iş işten çoktan geçmiş ve olan olmuştu. Seks bu doğrultuda kalan son eksik parçaydı. Sibel kekilli de değim yerindeyse "dirty girl" den sevgiliye olan duygu geçişini çok güzel bir şekilde aktarıyor film boyunca.


Filmdeki önemli noktalardan bir tanesi ise Türklerin Almanya'daki sosyoekonomik ve sosyokültürel konumuydu. Almanya'ya yaşanan işçi göçünün sonucunda Türkiye'den bir çok işçi ailesiyle birlikte muhafazakarlıklarını ve kültürlerini de Almanya'ya götürmüş oluyor. Evli olmalarına rağmen geneleve giden , gece kulübünde kavga çıkarıp sarkıntılık yapan erkekler. Bu çarpık muhafazakarlık Sibel'in hayatını bir kabusa çevirdiği için sahte bir evlilik yapmak zorunda kalıyor ve bunun sonucunda duygusal tramvalar yaşıyor aslında. Bu tarz başka ülkelerde yaşayan göçmenlerin iki seçenekleri vardır. Ya kültürlerini ve inandıkları şeylere körleme bir şekilde sahip çıkacaklar ya da asimile olacaklardır. Cahit aslında zaman içinde yaşam tarzı yüzünden Türklüğüne büyük oranda yabancılaşmıştır. Fakat film boyunca ,rakı ve dolma sahnesi dahil karakterlerin özlerine ,Türklüklerine döndüklerini görüyoruz. Filmde bunların yanı sıra bir adet Türk düğünü görüyoruz. Bu da Türklerin Almanya'ya kendi kültürlerini taşıdıklarının bir kanıtı gerçekten. Sibel'in abisi otomotiv işçisi üniformasıyla görülüyor filmde. Filmin sonunda ise tahminen çalıştığı yerin başına geçmiş olabilir diye tahmin ediyorum. Otobüs şoförü ve bodyguard olarak çalışan Türkleri de görüyoruz film boyunca.

Özetle film için kaliteli bir melodram diyebiliriz. Bitirmeden şunu da söylemek lazım ki film boyunca kendimizi yerine koyduğumuz karakterlerin hepsi birer anti kahraman aslında. Klasik yeşilçam melodramlarında olduğu gibi temiz ,efendi bir beyfendi yok karşımızda ama buna rağmen film kendini oldukça benimsetiyor. Eğer yazımı filmi izlemeden önce okuyanlardansanız bir zahmet artık izlersiniz filmi diye umuyorum.

18 Haziran 2017 Pazar

Il Conformista Film İncelemesi

Yaklaşık üç aylık bir aranın ardından bloga yazı yazmak için tekrar fırsat bulabildim. Gerek yazmak için "doğru" filmi bulamamaktan ,gerekse zaman bulamamaktan dolayı blogumu ilk defa bu kadar uzun süre yazısız bıraktım. Il Conformista ya da The Conformist , The Last Emperor ve The Last Tango In Paris'den sonra sonra izlediğim üçüncü Bertolucci filmi. Bertolucci filmlerinde görüntü yönetmenliği oldukça ön planda diyebilirim. Bertolucci izlediğim üç filmi için de Vittorio Storaro ile birlikte çalışmış ve bunun etkisi oldukça hissedilebiliyor. Ünlü yönetmenlerin başarılı filmlerini genelde benzer ,çalışmaya alıştıkları ekiplerle birlikte yaptığını görüyoruz aslında.


İlk sahnesindeki ışık hilelerinden itibaren filmde görselliğin inanılmaz etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. Marcello'nun mağara alegorisini anlattığı sahnede pencereyi kapatmasıyla atmosferin oldukça değişmesi ve gölgeler üzerinden canladırması ya da profesörün öldürülmesi sırasındaki ormandan gelen ışık hüzmesi gibi benzer bir çok ışık oyunu izlerken bana oldukça keyif verdi. Filmin görüntü yönetmenliği o kadar başarılı ki bir kısım insan bunun filimin anlattığı şeylerin önüne geçtiğini düşünüyor. Film üzerine eleştirileri okuduktan sonra filmin planları içine gizlenmiş alt metinler konusunda gözüm biraz daha açıldı diyebilirim. Yani aslında sahneler görsel güzellikleri ile birlikte bizlere mesajlarını da üstü kapalı bir şekilde iletiyorlar. Örneğin dans sahnesinde Marcello'nun topluluk tarafından kişiliksizleştirilmesi resmedilmiş diyebiliriz. 


Film adı üstünde conformist bir insan olan Marcello'yu anlatıyor ve bunu anlatırken toplumsal eleştiri yapmaktan da kaçınmıyor. Türkçe'de direk karşılığı olmayan conformisti kısaca gözümü kaparım vazifemi yaparım olarak tanımlayabiliriz. Bu kişiler bulundukları durumlara uyum sağlamayı kendilerine ülkü olarak belirlemişlerdir. Conformist insanlar bulundukları kabın şeklini alan sıvılardan farksızdırlar. Örneğin bir devlet memuru olmak ve memurluğun varlığını sürdürebilmek büyük ölçüde conformist bir hayat sürdürür. Eğer conformist olmak yerine size dayatılanlara, bu bozuk düzene karşı gelirseniz ,mesela açlık grevine başlamak buna örnek olarak gösterilebilir, düzen sizi yok edebilmek için elinden geleni yapar. Marcello'nun film boyunca kendi ile iç çatışmasını izliyoruz aslında. Marcello devletin önemli bir ajanıdır ve insan olarak hissettikleri onun normalleşme ve uyum sağlama durumuna zorluk çıkarmaktadır. Marcello ajan olmadan önce bir insanı öldürebileceğini belki aklının ucuna bile getirmemişti. Kimseye zarar vermeden yalnızca bilgi toplayacak ve parasını kazanıp herkes gibi normal bir hayat sürecekti. Fakat ona verilen suikast göreviyle birlikte Marcello'nun altına girdiği vicdani yük artmaya ve onu zorlamaya başlamıştır. Üniversitede dersine girmiş ve sevdiği hocalarından birini öldürmek onun için bile fazladır. Belki tanımadığı ve değer vermediği bir insan olsaydı bu iş onun için daha kolay olabilirdi. Bu durum Hitlere zamanında veren insanların  kendilerini tarihin en kanlı katliamlarının bir tanesinde bulacaklarını tahmin edememeleri ve sonrasından pişman olmalarıyla paralellik taşıyor. Filmi izleyenlerin bildiği gibi filmin sonunda Marcello cinayeti kendi işlemek yerine başkalarına işletiyor. Böylelikle yükün altından kalktığına ve ahlaki bir sorumluluk altına girmediğine kendini ikna etmeye çalışıyor. Fakat hepimizin bildiği gibi profesör ve eşinin öldürülmesi doğrudan Marcello yüzündendir. Bu durumu et yiyen insanların endüstriyel hayvancılığa olan etkilerine benzetebiliriz. Hepimiz hayvanların vahşice katledilmesine göz yumuyoruz çünkü statüko onu gerektiriyor ve et yemek şu an bizim için en rahat olan durum. Marcello İtalya'da faşist yönetimin devrilmesinin ardından da doğrudan bir anti-faşist olma kararı alıyor çünkü eğer onun faşist bir ajan olduğu anlaşılırsa bu durumdan zarar görecek.


Bunun yanında filimin uyumluluk yönü cinsellik üzerinden de vurgulanıyor. Marcello normal bir insan olabilmek için yemek yapıp,seks yapabilen bir eş ile evlenmesi gerektiğini düşünüyor. Fakat bunları yaparken filmin başında ve sonunda Marcello'nun eşcinsel eğilimini çok rahat görebiliyoruz. Bu noktada Marcello conformist biri olurken kendi benliğinden de vazgeçmiş dolayısıyla kendi varlığı toplumun normları üzerinden tanımlamış oluyor. Böyle insanların hayatta mutlu olabilmesi mümkün değildir. Toplumun baskısını daima üzerinde hissetmek kendine özgü olanı yaratmayı engelleyen bir durumdur. Bu durum tek tipleşmeyi doğurur ve faşizan yönetimlerin en çok istediği durumlardan biridir. Tek tipleştirme öncelikli olarak çocuklara verilen eğitimden başlanır . Örneğin Türkiye'de çocuklara verilen militarist , milliyetçi ve islami eğitim çocukları güçlü bireyler yapmak yerine onların daha kolay yönlendirilebilir bir topluluk haline gelmesini sağlıyor. Fakat filmde görüyoruz ki  Marcello'nun çocuğu masada duran yeşil elmaların içindeki tek kırmızı elmayı seçerek gelecekteki nesiller adına bir umudun olduğunu bize gösteriyor. Kültürlerin evrenselleştiği ve birbirine karışmaya başladığı günümüz dünyasında artık gençler daha çok soru soran bireyler haline geliyorlar ama bunun yanında bir kısmı da onlara verilen eğitim tarafından zehirlenmeye uğruyor. Her şeyi de gençlerden beklemek aslında tamamen bir conformist bakış açısı aslında. Problem yükü toplumun büyük bir kısmına paylaştırılmadığı sürece genç nesiller çoğunluğun demokratik zulmüne uğrayıp başka genç nesillere ümit bağlamaya devam edeceklerdir. Bu noktada bugünlerde yapılan adalet yürüyüşü önemli bir adımdır ve devamının gelmesi gerekmektedir. Okuduğum bir yazıda devrimi cesurlar değil korkaklar diyordu. Biz bunu filme uyarlayalım ve yazıyı da böyle bitirelim: Devrimi cesurlar değil conformistler yapar!

30 Mart 2017 Perşembe

The Turin Horse Film İncelemesi

Yaklaşık bir, tam olarak bir sene bir gün önce açtığım bu blogu bu kadar uzun süre devam ettirebildiğim için çok mutlu olduğumu söyleyerek sizleri selamlıyorum. Bu blogla birlikte ben de oldukça geliştiğimi düşünüyorum ama hayatta gidecek yol siz gitmek istedikçe asla bitmez. Yola devam etmek için tek gereken şey yeterince istekli olmaktan başka bir şey değil. Bu yazı bir nebze de kutlama niteliğinde aslında. Böyle önemli bir yazıyı yazmadan önce de herhangi bir film seçmek istemedim gerçekten. The Turin Horse ya da Torino Atı filmi beni gerek fragmanı gerekse konusuyla çok etkiledi. İzlemeden önce nasıl bir filmle karşılaşacağımı aşağı yukarı biliyordum fakat Bela Tarr'ın daha önce hiç filmini izlemediğim için nasıl bir tarzı olabileceği hakkında pek fikrim yoktu. Bu yüzden yazıyı Bela Tarr üzerinden anlatmak yerine özellikle benzer konuları ele alan Bresson ve Bergman gibi yönetmenlerin filmlerindeki benzerlikler üzerinden anlatmaya çalışacağım. Biraz teknik detaylar biraz da filmin asıl anlatısı üzerine konuştuktan sonra bir sonraki incelemeyi yazdıracak filmi bulma döngüsüne tekrar gireceğim. Yazıyı okuyup sonradan filmi izlemeyi düşünecekleri şimdiden uyarıyorum. Film gerçekten eğlenceli veya akıcı değil. Boş zamanınızda izleyeceğiniz değil düşünsel bir egzersiz yapmak isteğinde olduğunuz zaman izlemeniz gereken bir film Torino Atı.


Filmin siyah beyaz çekilmesi bence filmin atmosferine gerçekten inanılmaz katkı sağlıyor. Film varlık , hiçlik ,hayatın anlamı ve rutin yaşam gibi bir sürü iç karartıcı konuyu ele alırken renklerden kaçınması anlamsal açıdan da destekliyor bence. Bunun yanında gösterilen insanların geçmişte bir zamanda yaşıyormuş izlenimi bırakması da siyah beyaz tercihinde etkili olmuş olabilir. Schindler's List filminde olduğu gibi geçmiş olduğunu vurgulamak için yapılmış olabilir ama filmde o kadar zamana bağlı olay olduğunu da söylemek zor. Filmdeki 6 gün vurgusunun yaradılış hikayesiyle aslında hiçliğin de yaratıldığı anlatılmak istenmiş olabilir. İnternet üzerinde okuyacağınız çoğu eleştiri ve incelemede tersine yaratılışı anlatan bir film olarak değerlendirildiğini görebilirsiniz filmin ama benim asıl bahsetmek istediğim şey varlıkla ,hiçliğin birbirinin doğal sonuçları olması ya da tamamlaması. Dolayısıyla evrenin yaratılmasıyla insan yaşamak zorunda olduğu anlamsız rutinlerle dolu hiçlik içine hapis olmuş oluyor aynı zamanda. Filmde bolca uzun çekim görüyoruz. Bela Tarr mümkün olduğunca sahneleri kesmekten kaçmış diyebiliriz. Ben kendi adıma uzun sahnelerden daha çok hoşlanıyorum. Hiç kesme olmadan çekilmiş Victoria filmi bu yönüyle hoşuma gider mesela oldukça . Bunun dışında sahneleri kesmediği gibi kişileri ve nesneleri bu uzun sahneler boyunca çok doğru yerleştirmeyi de becermiş. Bu alanda da kendisini Oldeuboi ile keşfettiğim ve yakın zamanda Handmaiden filmine gitmeyi çok istediğim Chan-wook Park'ın stilini de biraz andırıyor diyebilirim.
Filmdeki görsel atmosfer de gerçekten bir kıyamet senaryosunu andırıyor ve aslında filmde aksiyon olmasa da sürekli uçuşan yapraklar ve arkadan gelen rüzgar sesi diyalogsuz anları dolduruyor diyebiliriz. Bunun dışında filmdeki tek olduğunu düşündüğüm müzik de oldukça başarılı bence filmin hissiyatını vermeye yardımcı oluyor gerçekten.


Filmde üzerine konuşulabilecek ve insanda yorum yapmak için paranoya uyandırabilecek bir çok detay var ama biz filmi değerlendirirken filmi girmesini istediğimiz anlam kalıplarına sokmaya çok da uğraşmamalıyız bence. Örneğin Yekta Kopan'ın bu film üzerine yazdığı yazıda yönetmenin ağzından alıntıladığı sözlerde filmdeki baba ve kızın patates yemelerinin metaforik bir anlam taşımadığını ,tek ellerinde olan şeyi yediklerini söylediğini görüyoruz. Benzer bir şekilde yakında vizyonda girecek Koca Dünya filminin ön gösterimine gitmiştim ve Reha Erdem söyleşide bir soruyu cevaplarken filmde metafor kullanmadığını açık bir dille söylemişti. Yani bu noktada aslında çoğu filmi yorumlarken elimizde olanları ne kadar iyi kullanabileceğimize bakmamız gerekiyor bence. Bu doğrultuda öncelikle benim filmde gördüğüm şeyler "bir yerden" eve dönen at ve arabacı ,arabacının kızı ve bunların rutin hayatının bize yansıtılması. Ben ev ve çevresinde geçen olayların bize yansıtılmasını öncelikle Akira Kurosawa'nın Rashomon filmine ve Bergman'ın Persona filmine çok benzettim. Bunun nedeni yaşanan günlerin küçük detay farkları dışında neredeyse aynı olması ve biz bu yaşanan günü her gözlemleyişimizde farklı bir pencereden bakıyoruz aslında. Bergman'ın Persona filmindeki açı,ters açı sahnesi veya Rashomon filmindeki olayın başka kişiler tarafından farklı yorumları buna oldukça benzer. Bu filmlere Haneke'nin Amour filmini de eklemezsek ayıp olabilir. Dinlediğiniz şeyle anlattığınız şey aynı değildir demişti yanlış hatırlamıyorsam Haneke. Filmde o yaşanan rutini farklı perspektiflerden görmemiz yetmiyormuş gibi bence kameranın kendine has bir karakteri olduğunu da fark ediyoruz. Sanki Bela Tarr kamerasını almış ve gerçek bir olayı oradaki insanlara görünmeden çekmeye çalışmış gibi. Hem adamın hem kızının hem atın hem de kendi açısından bize yansıtmaya çalışmış bütün olanları ve belki de filmi kendi açısından kamera açılarıyla,davranışlarıyla bitirip bize anlatmak istediğini anlatmak istiyor diyebiliriz. 


Bunun dışında filmin gerçekten güzel bir veda filmi ve baş yapıt olduğunu söylememiz gerekiyor. Tabii ki filmin içindeki başka filmlere benzeyen bölümlere bir başkasını daha eklemekten çekinmiyorum. Au Hazard Balthazar benim bloguma da yazdığım ve bu filmle çok ortak noktası olduğunu düşündüğüm bir film. Zaten iki filmi de daha önce izlediyseniz neler yazacağımı belki de cümleleri okumaya başlamadan anlayacaksınız. Au Hazard Balthazar baş rolünde bir eşek oynamakta ve bu filmin en azından yardımcı rollerinden birinde atın oynadığını söylemek yanlış olmaz kesinlikle. Aslında bence zaten filmin başında Nietzsche'nin hikayede sarıldığı atın o at olduğunu düşünüyorum ama o at olmasa da hikayede değişen bir durum olacağını düşünmüyorum. Aynı Au Hazard Balthazar'da olduğu gibi karakteri,kararlar olan ve çevresindeki bütün olayları etkileyen bir hayvan var ve bunu tek kelime etmeden yapıyor olması sinemanın bir büyüsü. Aslında filmde gelişen bütün olayların temelinde atın yemek yemeyi ve itaat etmeyi bırakması yatıyor diyebiliriz. Hatta bana kalırsa at itaat etmenin ,araba çekmenin ve anlamsız hayatını daha da anlamsız yapacağına inandığı için yapmıyor bunları. At ile birlikte başlayan bu farkındalık rüzgarı tahta kurularına ,arabacıya, kızına ve hatta gaz lambasına dahi ulaşıyor ve film büyük bir hiçliğin içinde bitiyor. Filmin bir bölümünde ben atın sinemanın dördüncü duvarını yıkıp bizim gözlerimize baktığını düşünüyorum ve bunun yönetmen tarafından kasıtlı bir şekilde ayarlandığını düşünüyorum. İnsanların gözlerimizin içine bakmasına alışkınız ama bunu yapanın bir at olması beni farklı bir şekilde etkiledi.  Filmin bitiş biçimi bence Bergman'ın Seventh Seal filmi ile de benzerlik taşıyor diyebiliriz. Seventh Seal filminde ölüm insanları buluyordu ve ikonik ölüm dansı sahnesiyle bitiyordu film. Burada da benzer bir şekilde hiçlik o evi ve evin içinde bulunduğu dünyaya egemen oluyor. Seventh Seal'deki dansa benzer bir plandan çekilmiş bir sahne daha var ve o da arabacı,kızı ve atın evden kaçma çabasını gösteren sahne. Belki de Bela Tarr bize bu sahneyle ölümün bu anlamsız hayattan bir çıkış olamayacağını çünkü aslında kaçmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalışıyor. Ya da kimsenin bu varoluşçu sancıları yaratan fırtınadan kaçacak kadar gücü yok ve hayatın anlamsızlığının onları ele geçirmesinin tek sonuç olacağını söylüyor da olabilir. Bunların hiç biri de olabilir tabii ki :)


Film incelemesi yazmak insana yazma süreci içinde yeni çıkarımlara varabilme imkanı da sağlıyor aslında. Bu yüzden bu yazının benim için de filmi yorumlama noktasında faydalı olduğunu söyleyebilirim. Yazıyı bitirmeden şunu da söylemeliyim ki filmin direk bir mesajı olmadığı da oldukça açık ve bence böyle bir beklenti içine girmek de gereksiz. Bırakın fırtına sizi ele geçirsin ve kafanızdaki soru işaretleri çoğalsın belki izlediğiniz bu filme kendi hayatınız içerisinde farklı sonlar ekleme şansını siz bulabilirsiniz. Belli ki Bela Tarr alternatif sonunu bulamadan yönetmenlik kariyerine son vermiş. İnsanlığın asırlardır cevap vermeye zorlandığı büyük sorulara cevap bulmak hayatı sadece daha anlamsız bir hale getirecektir. Bence hayatı daha anlamlı hale getiren şey bu soruların çoğalması ve bizim de sürekli bir arayış içinde olmaya çalışmamızdır aslında. Bu blog da benim hayattaki sorularıma cevap arayışımın bir ürünüdür diyebilirim aslında. Bu nedenle yaklaşık bir tam olarak bir sene bir gün sonra yazdığım bu yazıda ve bu süreç boyunca blogumu okuduğunuz ve bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Görüşmek üzere !

2 Mart 2017 Perşembe

The Salesman Film İncelemesi

Merhaba İran övmeyi hayatlarının bir parçası haline getirmiş dostlar. Bu yazımda size Oscar'da En İyi Yabancı Film ödülünü ve Cannes'da En İyi Senaryo ,En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini toplamış güzide The Salesman filmini övmek istiyorum. Öncelikle İran sinemasının oldukça ilginç olduğunu söylemem gerekiyor. Türkiye'de ortalama ulusalcı bir insanın en büyük korkularından biri yakın gelecekte Türkiye'nin İran'a dönüşeceğidir. Fakat bu izlediğimiz filmlerden de görüyoruz ki İran her haliyle korkulacak bir yer değil. Bugün bu durum yalnızca sinemanın başarısı ya da spotifydan dinlediğimiz Farsça şarkılardan gelmiyor aslında. İran'daki şeriat düzenine rağmen Evrim Teorisi öğretiminde bir sakınca görmüyorlar ve eğitim sistemlerinden çıkarmaya çalışmıyorlar. Neyse konuyu çok da dağıtmadan ilk defa izlediğinde insanı "İran bu muymuş?" dedirten ve bu sene kazandığı ödülleri sonuna kadar hak eden Satıcı yani The Salesman filmini inceleyelim.


Film görsel açıdan çok tatmin edici ve araya hiç bir cut girmeden gösterilen binanın sarsılması,tahliye sahnesiyle başlıyor. Çok klişe bir yorum olacak ama çökmekte olan bina İranı ve daha geniş düşünürsek içinde yaşadığımız dünyayı temsil ediyor bence. İnsanlar içinde bulundukları dünyadan kaçmak istiyorlar çünkü duvarları çatırdayan yozlaşmış bir dünyanın içinde kimse yaşamak istemiyor. Fakat kaçabileceğimiz daha uygar bir uzaylı kolonisi olmadığına göre toplumdan soyutlanmak ,toplumun dinamiklerinden etkilenmemek pek mümkün değil. Film başladığı gibi yine aynı binada çözümleniyor. Karakterler kendi iç hesaplaşmalarını o binada gerçekleştiriyor ve film yaşlı satıcının ölümüyle sonlanıyor.


Asghar Farhadi filmde sahnelenen tiyatro oyunu Satıcının Ölümü ile filmin karakterleri arasında bağlantı kurmak istemiş. Provalar sırasında "kötü kadın" rolünün canlandırıldığını görüyoruz ve aslında Rana rolündeki kadın da farkında olmadan onlardan önce evlerinde yaşayan ve mahallede adı evine aldığı farklı erkeklerden dolayı adı çıkmış kadını canlandırıyor. Filmin sonunda ise gerçekten giysi satan "satıcı" içinde yaşadığı buhranlara dayanamayıp kalp krizinden ölüyor. Buradan çıkarabileceğimiz şeylerden biri aslında başarılı edebi eserler yaşadığımız hayattan esintiler taşımakta. Filmde tek ölen kişi yaşlı ve sapık amca değil aslında ,toplumun onlara yaşattıklarını kaldıramayan Rana ve Emad çifti de psikolojik olarak öldüler aslında filmin sonunda. Çökmekte olan evin içinde bulunan bazı filmlerden göndermeler de olduğunu düşünüyorum. Mesela en göze çarpanı Bergman'ın Skammen yani Utanç isimli filminin afişiydi. O film de yine benzer bir toplum eleştirisi yapıyor.


Benim filmde gördüğüm ve aktarılmak istenen başka bir konu ise artık insanlarda dünyanın iyiye gideceğine dair inancın yok olmuş olması. Problemlerin çözüleceğine artık o kadar da inanmıyor bu insanlar. Sansür kurulu oynadıkları tiyatro oyununa dilediği gibi sansür koyabiliyor. Çıplak olduğunu söylediği bir sahnede pardösü ile çıkmak zorunda kalıyor sanatçılar. İnsanlar sansürü kanıksamışlar. Çocuklara uygun görülmeyen kitapları kütüphaneye sokmaya uğraşmak yerine çöpe atılmasını istiyor öğretmen. Çünkü o da çaba göstermenin bir yararı olmayacağının farkında aslında. Kimsenin adalet inancı kalmamış. Evinde darp edilsen bile adli sistem o kadar yavaş ve bezdirici ki insanların acısını deşmek ve süreci uzatmak dışında başka bir işe yaramıyor. İş böyle olunca Emad tüm işi bir intikam mücadelesine dönüştürerek kendi çözmek istiyor. Bunlar da kendi içinde yozlaşmış toplumun küçük küçük belirtileri olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunların yanında insanlar neredeyse her filmde ve hayatın her alanında olduğu gibi suçu evin eski sahibi olan "kötü kadın"a yıkmakla meşguller. ama biz filmin sonunda anlıyoruz ki aslında bu insanların kendileri de hiç melek değiller. Evi onlara tanıtan adamın o kadınla bir ilişkisi olduğunu öğreniyoruz. Kadının arkasından sürekli konuşan insanlar evde çıkan arbedeye basit bir aile kavgasıdır diye karışmak istemiyorlar. Bu insanlar sadece pasiflikleriyle bile kötüler aslında. Filmde sürekli bir dedikodu hali var insanlarda. Film boyunca evde daha önce yaşamış kadınla tanışma fırsatımız bulunmuyor. Belki de o kadını başkalarından değil de kendisinden dinlesek çok başka bir sonuca varacağız aslında.


Filmi çok başarılı yapan unsurlardan biri ise gizemi sürekli koruması ve sürdürmesi. Film bizi sürekli bir şekilde yönlendirip ters köşe yapıyor. Bizim film içinde yaptığımız yargıların bir çoğu boşa çıkıyor. Aslında burada gerçek kavramıyla ilgili de bir analiz yapılabilir. Holywood yapımlarında mutlak doğru ve yanlışları görüyoruz genelde. Zaten neyin gerçek olduğu felsefede bile büyük bir tartışma aslında. Bilimsel bilginin en gerçek şey olduğunu iddia edebilirsiniz ama yeni bir bilimsel keşif yüzyıllarca doğruluğuna inandığınız bütün bilgileri değiştirebilir aslında. Bu doğrultuda eski ev sahibine yapılan ithaflar o kadını tanıdığımız anda değişebilir aslında. Bu noktada güvenebileceğimiz tek şey aslında kendi düşüncelerimiz. Filmde bir çok bilginin kişiler tarafından saklandığını görüyoruz. Bu da gerçek hikayeyi bulmamıza giden yolculukta hep önümüze zorluk çıkarıyor aslında. Bu durum aynı zamanda karakterlerin çok yönlü insanlar olduğu vurgusunu da çok güçlü bir şekilde yapıyor. Açığa yeni çıkan bilgiler sürekli bizi hayretler içinde bırakıyor. Tüm filmi bir bulmacayı çözer gibi izliyoruz aslında ve böylelikle filmden kopmak mümkün olmuyor. Asghar Fahradi'nin About Elly, A Separation ve Fireworks Wednesday benzer dinamiklerle izleyiciyi uyanık tutuyor aslında. Fakat bence A Separation ve The Salesman senaryonun bütünlüğü açısından biraz daha öne çıkıyor. Bu filmlerin hepsi aslında bize insanın farklı yüzlerini göstermekte çok etkili gerçekten.


Kısacası Asghar Fahradi oldukça güzel bir filme imzasını atmış bence. Senaryosu ,oyuncusu ve güzel kurgusu sayesinde başarılı bir bütün diyebiliriz. Toni Erdmann bazı gereksiz olduğu düşünülen sahneler yüzünden çok eleştirilmişti ama bence The Salesman bu yönden çok daha iyi bir film olduğu için ve belki de Asghar Fahradi yakın zamanda Trump yüzünden Amerika'ya giremediği için en iyi yabancı film ödülüne sahip oldu. Ben bu yazıdan sonra bir süre İran övmeyi "abi daha yeni övdüm" diyerek reddedeceğim ama siz övmeye devam edin. Filmde çalan ve benim çok sevdiğim bir şarkıyla size veda ediyorum. Altyazıdan şarkının güzel sözlerini okumayı ihmal etmeyin. Ali Azmi-Prelude

15 Şubat 2017 Çarşamba

Carol Film İncelemesi

İnsanın hayatında bazı filmler vardır ve bu filmler o kişiler için çok özel anlamlar ifade eder. Carol filmi de benim hayatımda etkisi olan filmlerden biri. Carol filmini tam bir sene önce 15 Şubat 2016 tarihinde sinemada, o gün daha bir blogum yokken izlemiştim. Bu nedenle bir sene sonra yine aynı günde bu incelemeyi yayınlamanın hoş olacağını düşündüm. Film bir çok festivalde ses getirmiş ve Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu ve Queer Palm ödüllerini almıştır. Geçtiğimiz günlerde de SIYAD bu filmi 2016'da vizyona giren en iyi film olarak seçti. Eğer izlemediyseniz mutlaka izlemenizi öneririm.


Önce filmin görsel yanına bakalım.Bu filmi ikinci kez izlediğimde  The Double Life of Veronique filmiyle olan benzerlik gözüme çarptı. O filmi de sinemada izleme şansı bulmuştum. Sanırım iki film de aynı filtreyi ,renkleri kullanarak çekilmiş. Çok kez yeşil,kırmızı ve mavinin ayrı ayrı baskın olduğu planlar görüyoruz film boyunca iki filmde de. Bu durum görselliği ,dolayısıyla filmin havasını, oldukça güzel bir yere taşıyor bana kalırsa. Bunun dışında araba çekimleri filmde benim dikkatimi çeken diğer bir güzellik. O buğulu camların ardında yatan yüzlerin çok hoş bir biçimde yansıtıldığını düşünüyorum. Bunun haricinde filmde çok kez karakterlerin gözünden görüyoruz dünyayı ve bunu tüm doğallığıyla yansıtıyor yine yönetmen. O ışıklı camların ardından bakan kişilerin neler hissettiklerini anlıyoruz belki de bu sayede. Filmin müzikleri de tüm bu görsel güzelliğe eşlik eder biçimde. Tüm bunların dışında dönemin şartları çok güzel yansıtılmış ,gerek görsellerle gerek dekorların güzelliğiyle olsun başarı bir film.


Carol filmi aynı Blue Is the Warmest Color'da olduğu gibi eşcinsel bir aşkı temeline alıyor ve bunu yaparken bayağılaşmaktan oldukça uzak. Böyle güzel bir aşk hikayesinin geçtiği bir filmi izlediğim zaman hissettiğim duyguların heteroseksüel aşkları konu alan filmlerden farkı olmaması benim hoşuma giden şeylerden biri. Çünkü aslında insanların gözlerindeki perdeleri kaldırmak istiyorsak sanat bunun için kullanabilecek en önemli araçtır ve insanlar karakterlerle empati kurmaya ,onların hissetiklerini hissetmeye başlayınca kafasındaki çağ dışı düşüncelerden de uzaklaşmaya başlıyor. Filmde aşk yaşayan çiftin de film boyunca yaşadıkları problemlerin temelinde bu empati yoksunluğu yatıyor aslında. İnsanlar onlara hastalıklı gözüyle bakıyor ve onların duygularını önemsemiyor. Bu durum öyle büyük boyutlara çıkıyor ki Carol kızının velayetini bırakmak zorunda kalıyor filmin sonunda. Film bize dönemin şartlarında eşcinsel ilişkiye bakışı da biraz anlatmaya çalışmış.


Filmde aynı zamanda insanların bencilliğini de görüyoruz. Velayeti sırf Carol onunla olmak istemediği için eline almaya çalışan baba burada cezalandırdığı kişinin aslında çocukları olduğunu fark edemeyecek kadar körleşiyor. Sırf bu işi gerçekleştirebilmek uğruna eşinin peşine bir dedektif takıyor. Bu bencil insanlar çocukluktan beri bize dayatmadıkları şeyi bırakmıyor. Therese küçüklüğünde bile diğer kız çocuklarından farklı olarak bebeklerle oynamak yerine trenlerle oynamayı seçmiş.


Filmde Carol Therese'in hayatında çok büyük değişikliklere yol açıyor ve 15 Şubat günü ve o günü birlikte geçirdiğim kişinin de benim üzerimde benzer bir etkisi var. Bu blogu açmam, sinemaya daha çok odaklanmam, salsa gecelerinde dans ediyor olmam gibi bir sürü şeyin o günün bir sonucu diyebilirim. O gün tek yaptığım şey Therese'nin yaptığı gibi hislerimi takip etmek oldu. Filmde de benzer bir biçimde Therese daha toy bir genç kızken ,filmin sonunda hayallerine ulaşmış ve daha olgun bir kadın oluyor.


Film romantizm üzerine kurulduğu için çok derin mesajlar çıkarmak yerine hissetmeye ,keyif almaya çalışmak gerekiyor. Ben ne kadar sayfalarca yazı yazsam da film ile bağ kurmak tamamen sizin elinizde. Bu yüzden biraz yazıyı öbürlerine göre kısa tutmanın bir zararı olmayacağını düşünüyorum. Benim için önemli bir yeri olan filmi sizlerle paylaşmak istedim.

Bonus:
https://www.youtube.com/watch?v=y33PVE1DI-A

27 Ocak 2017 Cuma

Roy Andersson ve Yaşayanlar Üçlemesi Üzerine

Merhaba sevgili dostlar! Sizlere bu yazımda beni oldukça etkileyen Roy Andersson'dan ve onun Yaşayanlar Üçlemesi adıyla yaptığı üç filmi hakkındaki izlenimlerimi görüşlerimi aktaracağım bu yazıda. Öncelikle şunu fark ettim ki "sanat filmi" furyasına katılmamın üstünden bir seneyi aşkın bir süre geçmiş. Yanlış hatırlamıyorsam beni bu maceranın içine sokan The Lobster'ı geçen sene Aralık-Ocak aylarında izlemiştim. Bu süre zarfında da 200'ü aşkın film izledim ve sinema üzerinde daha çok söz söyleyebilir bir konuma geldiğimi düşünüyorum. Bu süreç içinde blogumda birçok yazı yazdım ama hiç bir zaman yazmış olmak için yazı yazmak istemedim. Şimdi bu yazıyı yazıyor olmamın sebeplerinden biri Roy Andersson'un beni daha da detaylı bahsedeceğim Yaşayanlar Üçlemesi filmleri Songs From The Second Floor , Du levande ve A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence'ın  beni gerçekten etkilemesidir. Bu yazıyı yazmadan önce A Swedish Love Story filmini de izledim ama bu filimde daha farklı bir yönetmenlik tarzı olduğunu fark ettim. Bu yüzden benim değerlerlendirmelerim bütün sinematografisi üzerine olmaktan çok üçleme özelinde kalacaktır. Roy Andersson bu üçlemesinde kara mizah ögelerini oldukça çok kullanıyor ve bu da benim The Lobster'ı çok sevmemin en önemli nedeni. Bunun yanında Roy Andersson benim şahsen ilgimi çeken varoluşçuluk gibi konulara değiniyor ve bu yüzden Bergman'ın güldürülü versiyonu olarak görülüyormuş. Üçlemeye geri dönersek ikinci filmin yani Du levande'nin diğer iki filmin gerisinde kaldığını düşündüğümü de söylemeliyim ama her filmin anlattığı ayrı şeyler olduğu gibi bütünü görmek adına üç filmi de izlemek gerektiğini düşünüyorum. Özellikle özgün filmler görmekten benim kadar zevk alıyorsanız Roy Andersson'un filmleri bu iş için biçilmiş kaftandır.


Roy Andersson'u bu kadar özgün kılan şey öncelikle sahneleri tek bir planda çekiyor olmasıdır. Tek planda çekilen sahneler benim üzerimde bir canlı resim algısı yaratıyor. Yönetmen filmlerinde canlı insanlık tabloları yaratıyor ve bunu bizim yorumumuza bırakıyor. Gerçek hayatta bir tabloya baktığınızda onun üzerine hayal gücünüzü kullanarak orada olduğunu hayal etmeye çalışırsınız ama bu filmlerde kişilerin hareketleri size sunulmuştur zaten. Bu durumun karikatürize olduğunu söyleyebileceğim bir yanı da var bence. Karakterler doğal olmanın çok uzağında bana kalırsa. Hepsi birey oldukları kadar tablonun yani gördüğümüz tek planlı çekimin bir parçası gibi hareket ediyorlar. Roy Andersson'un yönetmenlik hünerleri tam da bu noktada ortaya çıkıyor o tabloda hangi insanı nereye koyacağını ,hangi objeleri nasıl yerleştireceğini düşünmesi ve ortaya güzel bir sonuç çıkarması gerekiyor. Filmleri izlerken ekran görüntüsü almayı seven biri olarak her saniyesini durdurup görüntüyü yakalama isteği uyandırdı bende filmler. Yaşayan tabloların büyülü evrenine girmiş gibi hissediyorsunuz filmleri izlerken. Sinema ve tiyatro arasındaki farklardan birini de ortadan kaldırıyor bu durum. Tiyatroyu izlerken sahnedeki her olay çok önemlidir ve siz istediğinize odaklanabilirsiniz. Genelde yönetmenler açıları ,kameraları değiştirerek izleyicilerin algısını yönlendirmek ister ama bu filmlerde insanlığın tabloları bize olduğu gibi gösteriliyor ve yorum izleyiciye bırakılıyor.




Bu üç filmde de müzik insanı rahatsız etmeyecek bir biçimde kullanılmıştır. Filmin ve duyguların hiç bir şekilde önüne geçmemekle birlikte onlara eşlik etmiştir diyebiliriz. Bunun yanında filmlerin müzikale uygun sahneleri de olduğunu es geçmemek gerekiyor. Etraftaki insanların bir anda hep beraber şarkı söylemeye başlaması ya da farklı yerlerdeki sesleri birleştirip arkadan müzikle desteklemek gibi müziğin kullanılışını çokça görmekteyiz. Bu yaratılan müzikal atmosferi de zaman zaman filmin içindeki güldürüye destek veren bir şekilde kullanılıyor. Üçlemede gözüme çarpan başka bir olgu ise Yaşayanlar ismi verilen üçlemedeki insanlar hepsinin aslında ölü ruhlar halinde dolaşmasıdır. İnsanların hepsinin suratları bembeyaz ve hareketleri oldukça durağan. Bu durum da filmlerin karikatürize hal almasına yardım ediyor ve aynı zamanda filmin kara mizah yönünü zenginleştiriyor. Only Lovers Left Alive filminde bahsedilen zombiler gibi bütün insanlar. Beyaz yüzleriyle karşımıza çıkan ruhlar üzerinden yaşamın anlamı, çalıştığımız sıkıcı işler, vahşi kapitalizm,yaşamın anlamsızlığı gibi temaları görüyoruz filmde. Aslında o insanlar yaşam fonksiyonlarını yerine getirmelerine rağmen ruhen ölüler. Kimse yaşadığı hayattan dolayı mutlu değil. En zengininden en yoksuluna kadar kimse içine girdiği rutin hayatın dışına çıkamıyor. Bu insanları gözlemlerken film sırasında insanlar dördüncü duvarı yıkarak bizlerle iletişime de geçiyor çokça çünkü biz de onların yaşamlarından bağımsız değiliz aslında. Her ne kadar gözlemci gibi dursak da karakterler bizi bakışlarıyla sürekli rahatsız ederler. Bunu bu kadar çok yapan başka bir yönetmen ile karşılaşmadım henüz. Haneke Funny Games filminde karakterlerle izleyiciyi benzer bir şekilde birleştiriyor ama bu kadar sık değil. Fakat iki yönetmenin de amacı temelde izleyiciyi dürtmekten başka bir şey değildir.


Bu üç filmin ortak özelliklerinden bir başkası ise baş rol kavramının olmamasıdır. Üç filmin amacının da bize insanlık manzaralarını göstermek olduğunu biliyoruz ve büyük ihtimalle bu konuları ana karakterler üzerinden anlatmak anlatılanları oldukça sınırlandıracaktır. Farklı meslek gruplarından , zevklerden ,yaşlardan bir sürü insan yer alır bu üç filmde ve biz onları anlamaya ,gözlemlemeye çalışırız. Çeşitliliğin bu açıdan fazla olması bizim farklı insanların yaşamlarına bakarak onların yaşamlarındaki ortak noktaları ve farklılıkları ayırmamıza yardımcı olur. Tabi bunlar bile insanları anlamak için yeterli olmayacaktır ama zaten sanatın neredeyse tüm çabası insan öznesini tanımak veya anlatmak değil midir. Bu açıdan baktığımız zaman yaşayanlar üçlemesinin ana karakteri insandan başkası değildir.


Songs From The Second Floor bize paranın hüküm sürdüğü ve işlerini yapmaktan aciz acınası insanları gösterir. İnsanlar paraya adeta tapar olmuş ve işlerini yapmaktan çok parayı kısa yoldan nasıl elde edeceklerini düşünmeye başlamışlardır. İnsanlara cevap vermesi ve çözüm sunması beklenen din adamları işlevsiz hale gelmiş ,din de üzerinden para kazanılacak bir mecra olarak görülmeye başlamıştır. Filmin içindeki evrende problemler o kadar büyümüştür ki bunların çözümü mümkün değildir ve bu yüzden herkes olduğu yerden kaçmak istemektedir. Gözleri önünde yaşananlara kimse müdahale etmemekte ve çözümü hep başkalarından beklemektedirler. İş adamları çözümü din adamlarında ve medyumlarda aramaya başlar. Tüm bu yozlaşmış düzen çocukların üstüne ölüm olarak düşer ve onlara yaşanabilecek bir dünya bırakmaz. Bu dünyanın yozlaşmasının sebebi bizleriz ve çocuklar ölürken ,filmdeki kız çocuğu seremoni şeklinde uçuruma atılırken hepimiz oradaydık ve şimdi yarattığımız bu dünyadan kaçmak mümkün değil. Bence filmdeki en komik ve anlamlı sahnelerden biri İsa'nın acısını anlamak için birbirini kırbaçlayan insanların parodisinin çalışan takım elbiseli insanlar tarafından yapılması. Yani zulmün işçi sınıfından başladığını söyleyebiliriz ama üstlere bu insanların çektiği acıların sadece formu değişiyor aslında. Hepsi birer köle haline geliyor bu insanların. Paranın kölesi olmak ve acıya katlanmanın onları ilerde mutlu edeceğini düşündükleri bir rutin üzerine kuruyorlar hayatlarını. Filmin sonunda patron kişi vicdanıyla yüzleşiyor. Zarar verdiği bütün insanlar onu gittiği son noktaya kadar takip ediyor ve film burda bitiyor. Bir çocuk öldü, insanlar işsiz kaldı ve problemler bizim kolayca çözebileceğimiz düzlemden çok uzakta . Bu problemleri görmezden gelmek veya kaçmak mümkün değilse o zaman arkamızda bıraktıklarımızla yüzleşmemiz gerekiyor.


You ,The Living filmi ise genel ve kapsayıcı mesaj taşımak yerine daha çok küçük skeçlerin görüldüğü bir film gibi. Bu filmde daha çok yaşamanın bireysel yönüne ve insanların hayatlarındaki tatminsizliğe eğilmiş yönetmen. İnsanlar ne istediklerini bilmiyorlar, mutsuzlar ve tek yaptıkları bir sonraki günün gelmesini beklemek ve gelene kadar da o yaşadıkları kötü günü unutabilmek için içki içmek. Filmin içinde gerçekten yaşamdan biraz zevk alan insanlar büyük müzik aletleriyle apartmanlarda istenmeyen insanlardır. Tüm bunların dışında filmde yorumlaması çok zor anlaşılmaz sahneler de var ama bence bunu yönetmene sorsak o da "zaten insanlar da anlaşılmaz değil mi yahu" diye cevaplayacaktır bence. Bu yüzden her filmden müthiş bir vuruculuk beklemek yanlıştır. Bazen olaylar gerçek hayatta olduğu gibi yansıtılabilir ve bir anlam bütününe uymak zorunda da değildir. Fakat zaten ben bu filmi diğer iki filmden daha başarısız bulduğumu belirtmiştim bu yüzden çok da zorlamaya gerek yok bence.


A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence filmi serinin son filmi olarak ağzımızda güzel bir tat bırakır. Açılış sekansında aslında ölen kişiden çok insanların ölüme yaklaşımları ele alınır. Birinci sahnede sevdiği eşiyle yemek yiyecek biri şanssız bir şekilde hayatını kaybeder ve büyük ihtimalle bu ölüm eşini yasa boğacaktır. İkinci ölüm beklenen bir ölümdür ve ölüm bir çok kişinin hayatını değiştirecektir. Ölen kişi dünyevi birikimlerini de kendisiyle götürmek isterken arkasında bırakacağı insanlar ona daha ölmeden göz koymuştur. Burada ölen kişiye duyulacak yas ikinci planda kalmıştır. Son ve üçüncü ölümde ise ölümün yakınımızın başına geldiğinde bizim için bir anlamı olduğunu görüyoruz. Öyle ki ölen kişinin satın aldığı yiyecekler yolcular tarafından hiç bir şey olmamış gibi tüketiliyor. Bu filmin de ikinci film gibi bağımsız sahnelerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Filmde en uzun gördüğümüz insanlar iki tane eğlence sektöründe olduğunu söyleyen ve şaka ürünleri satan iki tane satıcı. Bu satıcıların trajikomik hallerini görüyoruz. İki adam da alabildiğine üzgün ve sakin kişiler ,bunun yanında belkide eğlence sektöründe çalıştıkları aklımıza en son gelebilecek şey ve bu durum filmde inanılmaz komik bir şekilde yansıtılıyor. Satılan şaka ürünleri insanları güldürmek yerine onları korutuyor desek daha doğru olabilir bu işi daha da vahim bir hale sokuyor. Bu filmde değinilen diğer bir konu ise savaştır. Savaş üzerinden yapılan bir erkeklik vurgusu da yapılıyor bence. Kadınların evlerine gönderilip susturulduğu bir dünyada erkekler tarafından çıkarılan savaş kadınlara zarar veriyor ve onların dul kalmasına sebep oluyor. Bu kadar eril sistemi savunan kralın aslında eşcinsel eğilimlerinin gösterilmesi de kasti olarak seçilmiş bana kalırsa. Tüm bunların yanı sıra filmde otorite ve kuralcı sistem eleştiriliyor. Eğlence sektöründe çalışan adamların kaldığı yerde uymaları gereken kurallar vardır. Geceleri müzik dinlemek,tartışmak gürültü yapmak yasaktır çünkü elbet sabah işe gitmek zorunda olan insanlar vardır ama aslında belki de o insanlar varsa hayatlarındaki rutinden biraz sıyrılıp gürültü yapmalılardır ve o zaman filmin sonundaki gibi günleri karıştırmazlar. Çevresindeki insanlar ve hayat tarafından insanlar rutinin içinde yer almaya zorlanıyor adeta ve filmde bu güzel bir şekilde vurgulanıyor. Filmin son ve çok güzel işlenmiş bölümü ise Homo sapiens isimli bölümdür . Bu bölümde maymun üzerinden Homo sapiens olmanın getirdiği avantajlara değinilir. Eğer bu dünyada Homo sapiens değilseniz sizin üzerinizde garip deneyler uygulamak meşrudur. Sizi istediğimiz deneyde kullandığımız, istediğimiz gibi zarar verdiğimiz halde hesap vereceğimiz kişi yine bir Homo sapiens olacağı için bundan zarar göreceğimiz bir durum yoktur. Fakat bazı Homo sapiensler vardır ki öz ve hakiki Homo sapiens değildir. Bunlar pis Homo sapiensler olarak adlandırılabilir. Bu bahsettiğim eksik Homo sapienslere soykırım uygulayabilir ,öldürebilir ve Homo sapiens olmayanlara yaptığımız bütün şeyleri yapabiliriz çünkü hesap vereceğimiz kişi zengin , yüksek rütbeli öz ve öz Homo sapineslerslerdendir ve bu kişiler böyle basit olayları umursamazlar.


Özetle üç filmde farklı insanlık hallerine değinmektedir. Bu insanların tek ortak özellikleri yaşıyor oluşları ama tabi buna yaşamak denebilirse. Umarım yazı hoşunuza gitmiştir. Bütün filmleri detaylı bir şekilde ele alamasam da ana noktalarına değinmeye çalıştım ve size biraz da olsa Roy Andersson'u tanıtmak istedim. Sizlere bu yazının sonunda verebileceğim bir mesaj varsa o da lütfen Roy Andersson'un sinemada yarattığı ruhlardan biri olmak yerine yaşadım diyebilmek için yaşayan insanlardan biri olmaya çaba sarf edin.

2 Ocak 2017 Pazartesi

White God (Fehér isten) Film İncelemesi

Bir aydan fazla bir süre sonra blogumu okuyan ,beni takip eden herkese koca bir merhaba. Üçüncü sınıfın yoğun temposundan kurtulup ne yeterince film izleyebildim ne de yazı yazmak için kendime zaman ayırabildim. Final öncesinde oluşan ya da benim kendimi rahatlatmak için oluşturduğum küçük bir boşlukta White God isimli filmi sizlere tanıtmak ve üzerine konuşmak istiyorum. Buraya yazı yazmadan önce yazacağım filmin içime sinmesini birinci koşul olarak seçiyorum ve White God öyle bir film ki benim ülke ve dünyada yaşananlar hakkındaki düşüncelerimi çok güzel bir üslupla açıklıyor. İlk bakışta küçük kız ve sevimli köpeğini konu alan bir film gibi gözükse de aslında ,yozlaşmış ,sevgiden uzaklaşmış bir toplumun anatomisini inceliyoruz. Ayrımcılığı,şiddeti en saf haliyle diyaloglara ihtiyaç duymadan görüyoruz. Bu filmi anlattığı şeyler dışında önemli yapan ve benim ilgimi özellikle çeken durumlardan biri ise oyunculardan birinin köpek olması. Bu da sinemanın gücünü gösteren ve ufukları genişleten bir durum aslında. Doğru kareleri ,doğru anları arka arkaya anlamlı olacak şekilde birleştirmek ve anlatılmak isteneni insanların repliklerine ihtiyaç duymadan anlatmak bana oldukça büyüleyici geliyor. Köpeğin oynamasının filmi etkilememesi ,hatta tam tersi olumlu etki yapması duyguların ve hislerin ortaklığı olarak da yorumlanabilir. Aslında ne kadar farklıyız ve kadar farklı hissedip üzülüyoruz. Köpekler , kediler , inekler ve memeli hayvanların belki de hepsi ne kadar basit hayvanlar. Kendimizi onların yanında tanrısal bir yere koymak mümkün mü? Bence değil. Filmin anlatmak istediği şeylerden biri de bu.


Filmde geniş açılı bir mercek kullanıldığını görüyoruz (2.35:1) . Geniş açılı mercekler bence genelde kişileri vurgulamak için uygundur. Filmde Hagen'ın , Lilli'nin toplumdaki yalnız kalmışlıklarını vurgulamanın bir yolu da bu geniş açılı mercekten geçer aslında. Lilli'nin koca caddede tek başına kalması vurgulanıyor. Sevgiden yoksun toplumun son kalesi olarak gösteriliyor Hagen ve Lili. Bunun yanında hareketli kamera seçimi de köpeğin ,bisikletin hareketinin ve filmdeki gerilimin daha iyi yansıtılmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum. Kamera bazen köpeğin yerine geçerken,bazen bisiklet üstüne oluyor ve bazen de bize olayları yorumlama şansı veriyor. Bunu dışında filmin müzikleri oldukça güzel seçilmiş ve filmin anlatımında önemli bir etkisi var. Müzik aslında filmin ana odaklarından biri de diyebiliriz. Müzikler ve özellikle Lili'nin trompetinden çıkan ezgiler müziğin evrenselliğini ve farklılıkları hiçe sayan yapısını gözümüze sokar nitelikte. Konserde çalacakları eserin ne hakkında olduğunu sorar öğretmen ama bu sorunun cevabını sevmediğiniz Macar soyundan olmadığı için dışladığınız köpek bile çok iyi biliyor. Burada yönetmen filmin son sahnesiyle aslında bize soruyor soruyu. Peki o eserin ne hakkında olduğunu siz biliyor musunuz?


Günümüz toplumunun içi o kadar boşaltıldı ki , insanlar birbirinden o kadar uzaklaştırıldı ve duygusuzlaştırıldı ki hepimizin aslında Hagen'ın filmde yaşadığı farkındalığı yaşamamız lazım. Hagen filmde "köpek kardeşiyle" dövüşmesinden sonra niye kendi gibi bir köpeğe saldırdığını düşünür aslında iç dünyasında ve onu kendi köpek kardeşlerine düşüren insanlardan tek tek intikam almak için ordusuyla birlikte barınaktan kaçarak şehri terörize eder. Bir saniye... Terör dediysek PKK falan demedik ,değil mi? Yoksa demeli ve gerçeklerle yüzleşmeli miyiz?  Aslında filmdeki köpeklerin terörize olmasıyla insanların dağa çıkıp haklarının siyasal zeminden en uzak , insanlık dışı yöntemlerle aramalarının sebebi de biziz. Aslında farklı milletten ,farklı düşünceden ,farklı cinsel yönelimden  yani kısacası farklı olan herkesi sevmeyi unuttuğumuz için suçluyuz hepimiz. Buradan PKK veya terörist övücülüğü yaptığım çıkartılmasın. Benim söylemeye çalıştığım tek şey suçu kendimizde aramaya çalışmamız. Yaşanan her kötü olaydan sonra yalnızca terörü suçlamak, suçu dış mihraklara ya da tepenin ardındaki kötü insanlara yüklemek yerine sudaki yansımamızla yüzleşmemiz aslında en yararlı olan şeydir. Köpeklerin cins köpek olmadığı için tehlikeli görülmesi , sokaklarda yaşamak zorunda bırakılmaları , şiddet görmeleri ve hatta öldürülmeleri... Yılbaşını kutlamak isteyen insanların kâfir olarak nitelendirilmesi , vatan haini görülmesi ve bu yüzden öldürümelerinin meşru görülmesi,hapse atılması ,ifade özgürlü alanlarının kısıtlanması... Bu bahsettiklerim aslında gerçeğin iki farklı boyutu. Aralarındaki tek fark birini bilgisayar veya sinema erkanı aracılığıyla diğerini ise çıplak gözlerimizle görmemiz. İşte tam da bu nedenle bize insanlığımızı tekrar hatırlatabilen ,sevgiyi öğretebilen yegane araç olan sanatı korumak oldukça önemlidir ama içimizdeki çürümüşlük gibi sanat da çürümüşlükten nasibini alıyor. Sanatın yozlaştırılmasıyla birlikte her duygunun içi de biraz boşalmış oluyor. Tekrar söylüyorum hepimizin içi çürümüş durumda. Yanımızda patlamayan bombaya sevinir hale geldik. Hepimiz bencil ve duyarsız yaratıklar olduk. Bizi birleştirebilecek bütün değerleri yok edip ,ayrıştıranları yücelttik. Kısacası filmin de dediği gibi sevmeyi unuttuk.

Sevmeyi unuttuk dedim ama aslında o kadar da unuttuk diyemeyiz. Biz çocuklarımızı, vatandaşlarımızı sevdik hem de çok sevdik ama bir şartla. Eğer bizim istediğimiz gibi yaşamazsa bu çocuklar onları sevmedik. Hayatlarını bizim söylediklerimize göre şekillendirmedikleri için biz o insanları sevmedik. Filmde babası Lilli'nin sakız çiğnemesine bile karışıyor. Baktığınız zaman ne kadar basit bir şey ama aslında arkasında yatan şey çok korkunç Size merak etmeye fırsat bırakmadan arkasında olan şeyi de açıklıyorum: Düzeni korumak ve kural sevicilik yapmak. Düzen size zarar verene kadar onun her kalesini korumak ve kollamak. Apartmandaki köpeği ihbar etmek ya da cins olmayan bir köpek besleyebilmek için para vermek zorunda kalmak... Bu kurallara itiraz etmeden yaşadığın zaman kimse kılına dokunmaz ve sana zarar veremeye çalışmaz çünkü uslu çocuklar her zaman sevilirler. Bu noktada Lilli'nin müzik öğretmeni de filmde benzer bir otorite simgesi. Otoriteye saygı duyduğun takdirde korodaki yerin her zaman hazırdır. Hatta babanın Lilli'ye bütün koro önünde özür diletmesi bile otoritenin kutsanması,yülceltilmesi ve diğer koro üyelerinin gözüne sokulması dışında bir şey değildir.


Tüm bu köpekleri bu hale getiren şey neydi ? Bu köpekler aç ,susuz bırakıldı. Toplumun en alt kesiminde sokakta yaşayan ve şiddetin götürülerini deneyimlemiş bir insan tarafından bile çıkarları uğruna satılıyor. O insanı bu kadar bencil yapan da toplumdan başkası değil aslında. Film boyunca Hagen'a ilaç veriliyor,şiddet uygulanıyor ve tam bir savaş köpeği haline geldiğini görüyoruz. Eğer filmi Hagen'in bir saldırı köpeği olduğu zamandan sonra izleseydik onun ne hırçın ,vahşi ve belki de ölmeyi hak eden bir köpek olduğunu düşünecektik. İşte günümüzde siyasetçilerin, medyanın ,yancı akademisyen ve gazetecelerin yaptıkları şey bu. Daha yeni sansürlenen Yeşim Ustaoğlu'nun Tereddüt filmi gibi istedikleri bilgileri ,geçmişi sansürlemekten çekinmiyorlar. Ülkede ve dünyada yaşanan olayları kendi eksik bakış açılarından yorumluyorlar. Bunun medyada yansıması da algı yönetiminden başka bir şey değildir. Televizyonlar ve internette sadece onların istediği bilgiler dolaşabilirken ,ülkede iki askerimizin IŞİD tarafından yakıldığından sadece küçük bir azınlık haberdar. Tüm bu yaratılan algı nedeniyle yaratılan intikam ve idam söylemlerinin arkasında destekçi bulmak da oldukça kolay oluyor. Anlamadınız mı ki terörün çözümü intikam değildir. İntikam dediğin tek şey karşılıklı kayıptan başka bir şey değildir. Peki kaybedilen ne , insanlar ,hayatlar ,sevgi. Hala dersimizi almadık mı? Belli ki almadık. Yapmamız gereken tek şey var o da sevginin karşısında olan her şeye düşman olmak. Yazıyı filmin başındaki alıntıyla tamamlayalım.

"Kötü olan her şey sevgimize muhtaçtır." R. M. Like