30 Ağustos 2016 Salı

Nymphomaniac Vol.1 Film İncelemesi

Merhaba sevgili dostlar. İki haftaya yakın bir süredir yeni yazı yazamadığımı fark ettiğinizi umuyorum. Bunun nedenlerinden biri artık "sanatlı" film izlemekten ve film üzerine kafa yormaktan bir nebze yorulmaya başlamam dolayısıyla filmleri daha az dikkatle izlemem en başta geliyor. Bu bloga yazı yazmadığım yaklaşık 12 günlük bu süreçte bir yandan Paths of Glory ,Tokyo Story, Only Lovers Left Alive ve Amadeus gibi ünlü yönetmenlerin bilindik filmlerini izlerken Attenberg gibi daha yeni ve değişik filmleri izleme fırsatı buldum. Hepsi izlenesi ve üzerine konuşulası filmler olsa da bu filmler üzerine tatmin edici incelemeler yazamayacağımı düşündüğüm için yazamadım. Peki Nymphomaniac'ı bu filmler arasına özel kılan şey neydi diye sorarsanız Lars von Trier'in tasvirlerini ve hayata bakış açısını ilginç bulduğumu söyleyebilirim. Bunun yanında zamanında "abi filmde her şey görünüyormuş ve bu yüzden yasaklanmış" diye duyup izleyip filmi gram anlamamam ve tekrar izlediğimde çok beğenmem de söylenebilir. Evet gerçekten filmde penisler ve memeler dışında anlatılan şeyler olduğunun farkına varmak hoşuma gitti diyebilirim. Bir süre yazı yazmadığım için bu süreci anlatan bir girizgah yapmak istedim. Fakat daha fazla uzatmanın lüzumu yok.


Lars von Trier'in ne kadar aykırı bir insan olduğunu onun röportajlarını veya filmlerini izlediyseniz fark etmişsinizdir. Her yönetmen başka esinlendiği ,ilham aldığı yönetmenler olsa dahi filmlerine kendi kişisel dokunuşlarını yaparlar. Lars von Trier'in filmlerinde dolayısıyla Nymphomaniac(Bu andan itibaren vol.1 demeyi bırakıyorum.) filminde gördüğümüz en temel dokunuş Dogma 95 akımından Lars von Trier'e miras kalan el kamerasıdır. Filmde ekranın sallanmasından bolca el kamerası kullandığını görüyoruz. Bunun dışında özellikle filmin başında gördüğümüz ve film boyunca ara ara gözüken kar yağışının çok hoş bir şekilde bizlere yansıtıldığını düşünüyorum. Benzer görüntüleri diğer filmlerinde de görmek mümkün. Kadın yaşadığı anıları anlatırken bazen bütün renkler siyah beyaz olurken bazen ise ekranda küçülme görüyoruz. Bu iki seçimin sahnelerin aktardığı duygularla paralellik gösterdiğini düşünüyorum. Siyah beyaz sahneler gerçekten Joe'nun yaşadığı belki de en üzgün hatıraları gösteriyor bize. Lars von Trier Nymphomaniac'ta yer yer müzik kullanmış ama bence müzikler hikaye ve diyaloglarla paralellik gösteriyor. Filmin aslında diyaloglar üzerinden yürüdüğünü söylememiz gerekiyor. Bu nedenle aslında müzikler destekleyici bir konumda bulunuyor. Lars bir yandan gerek anlattığı hikayeyle gerekse filmin sonunda ve başında çaldığı Rammstein şarkısıyla bizi rahatsız etmeye da çalışıyor aslında. Bu filmin bu kadar çok yerde sansürlenmesinin sebebi insanların tabularına, beyinlerine saldırıyor olmasından kaynaklanıyor. 


Lars'ın filmleri Nuri Bilge Ceylan filmleri kadar olmasa da diyalog üzerine kurulu diyebiliriz. Bunun yanında günümüz akıcı filmlerine bir nebze daha yakın olduğu için Lars von Trier'in filmleri kolayca izlenebilecek ama derinlikli filmler arasında yer alıyor. Nymphomaniac'ta üzerine konuşlacak konulardan belki ilki aşktır. Filmde Joe arkadaşlarıyla aşka karşı mücadele verdiğinden bahsediyor. Bunun yanında aşksız yaşayabileceklerini ve insanlara bağlanmadan seks bağımlıları olarak yaşamayı becerebileceklerini ,bunu doğru olduğunu düşünüyorlar. Ben bu noktada Suç ve Ceza'daki Raskolnikov ile Joe arasında paralellikler görmeye başlıyorum. Joe anılarını anlatırken bir yandan yaptığı hareketleri meşru gösterecek açıklamalar da yapıyor. Her ne kadar düşündüğü şeylerden dolayı mutsuz olsa dahi argümanlarını desteklemekten geri kalmıyor. Joe inandığı değerler üzerine kurmaya çalışıyor hayatını fakat bu durumdan iyi etkilendiğini söyleyemeyiz. Doğru olduğunu düşündüğü şeyler onu yavaşça terk etmeye sonuç vermemeye başlıyor. Bu öyle bir durum ki aynı düşünceleri paylaştığı Joe'nun en yakın arkadaşı bile seksi daha iyi yapan şeyin aşk olduğunu söylemesine yol açıyor. Bu eksende Joe arayışlarına başlıyor. Kendine Bach'ın çok melodili eserleri gibi bir seks hayatı yaratıp mükemmel armoni içinde bir sonuç bekliyor fakat bunun bir sonuç vermediğini görüyoruz. Burada Joe'nun teorisinin çöküşüne şahit oluyoruz.  Joe bunun hastalık benzeri bir durum olduğunu düşünüyor olmalı. Düşüncelerinin başarısızlığı onu sadece sorular içinde bırakıyor. Biz film sırasında Joe ile empati kurduğumuz için filmin müthiş ve vurucu sonu bizi de sorularla baş başa bırakıyor:"Peki ya şimdi ne olacak?" Lars'ın filmlerinde etkileyici bitirişler yaptığını ve özellikle Dancer in the Dark filminde benzer duygular hissettiğimi söylemeliyim.


Peki bu "zararlı" aşk üzerine biraz düşünelim. Aşkın ne olduğunu tanımlayamasak bile kişinin karar verme mekanizmasını,rasyonelliğini zedelediğini söyleyebiliriz. Aşık kişi hayatın gerçeklerinden kendini soyutlamayı başarabilmiş kişidir. Bu durumda onun aşık olduğu,sevdiği kişi için normalde almayacağı kararlar almasını ,yapmayacağı hareketleri yapmasını sağlıyor. Genelde insanlar bu aşklarından zarar gördükleri ve "gerçek dünyaya" geri döndükleri zaman yoğurdu üfleyerek yemeye başlarlar ve aşk denen duygunun aslında uydurma olduğunu öne sürerler. Bu tarz görüşlerin insanlarda yaşları ilerleyip ,sorumluluklarının artmaya başladığı zamanlarda artmaya başladığını görüyoruz. Filmde geçen bir söz vardı: " Yumurta kırmadan omlet yapamazsın." Bence aşktan yara almış kişilerin artık aşktan kaçar bir duruma geçmelerinin sebebi yumurta kırmaktan ,büyük hatalar yapmaktan korkmaları ve artık bu yüzden omlet yapmak istememeleridir. Fakat hayatı daha güvenli bir şekilde yaşamanın bize getireceği kümülatif anlam olduğunu düşünmeyen ve sonuçlardan çok anın ,sürecin önemli olduğunu düşünen biri olarak, aşkın bizi bu materyalist dünyadan metafiziksel dünyaya taşıma becerisi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden aslında aşk insanları yaralasa da hayata metafiziksel ,duygusal açılardan bakmamızı sağladığı için çok değerli bana kalırsa. Sürekli mantığına göre karar verip buna göre hayatını organize eden kişinin hayatının rutine bağlaması ve sıkıcılığa bağlaması içten bile değil. Bu yüzden her ne kadar zarar veriyor da olsa eğer aşk insanları bu kadar mutlu etmeseydi üç filmden ikisinin konusu aşk olmazdı. Bu eksende aşka karşı savaş açmak mantıklı ama yararsızdır ve genelde boşadır. Tabii insana yaşadığını hissettiren tek duygu aşk değildir. Hala insanlar hayatın anlamını sanat ve din gibi mecralarda arıyor olsa bu durum aşkın hayatımızda çok önemli bir rol oynadığı gerçeğini değiştirmez.


Filmde kadın ve cinsellik üzerinden genel anlatılar da var aslında. Öncelikle Joe cinselliğinin gücünün farkına varıyor. Joe bu gücü özgürce kullanıyor ve kendini hiç bir baskı altında hissetmiyor. İstediği adamları çok az bir uğraşla elde edebildiğini görebiliyoruz. Bu konuda erkeklerin kendi libidolarını baskılamakta ne kadar güçsüz olduklarını görüyoruz. Belki de aslında erkeklerin psikolojik olarak kadınlara kıyasla daha zayıf olduğunu göstermeye çalışıyor Lars von Trier bize filminde. Zaten kadınlara karşı işlenen suçların azımsanamayacak bölümünü erkeğin kontrol edemediği cinselliğini tecavüze ,şiddete kanalize etmesi oluşturuyor. Bunun yanında aynı cinsel dürtüler hiç bir şekilde kalifiye olmadan kadın olarak işe girmenizi de sağlıyor. Bu noktada aslında Joe cinselliği ön planda tuttuğu için "cinsel obje" gibi görülmenin önüne geçemese de erkeklerin aslında güçsüz taraflarını yüzümüze vurduğunu görüyoruz. Film boyunca çevresindeki erkekleri dilediği gibi yönetebilen bir kadın görüyoruz aslında. Bu açıdan da her ne kadar psikolojik olarak iyi bir durumda olmasa da eril düzenin içinde cinselliğini özgürce yaşayabilen güçlü bir kadın görüyoruz.


Filmde üzerine konuşulan diğer bir konu ise yalnızlık. Joe o kadar çok adamla birlikte olmasına rağmen hayatı boyunca yalnız olduğunu hissetmiş. Bu yalnızlığı ise küçük yaşlarda geçireceği operasyon öncesinde fark etmeye başlamıştır. İnsanlar bebeklikten ,erişkinliğe geçen sürede olgunlaşırlar.Bu süreç sırsında çevrelerini ve kendilerini daha iyi tanımaya başlarlar. Bebeklikten ,erişkinliğe olan bu süreçte insanın dışarıyla olan zoraki ihtiyaçları azalırken , kendine iç sesine yaklaşır ve düşüncelerini şekillendirir. İçinde bulunduğu vücudu kontrol etmeyi ,düşünmeyi öğrenir. Yani en temelinde bu olgunlaşma sürecinde insan bir birey halini almaya başlar ve bu yalnızlığa giden ilk adımdır bana kalırsa. İnsan bireyselleştikçe doğumundan sonra içinde bulunduğu aile kurumu da soyutlaşmaya başlıyor. Burada sosyal canlılar olarak kendimize toplumdaki diğer bireylerle sosyalleşmeye başlıyoruz. Bu sosyalleşme eylemini yalnızlığımızı yok edecek bir boyuta çıkarmamız mümkün değil. Karşımızda biriyle konuşuyor bile olsak onun asla duyamayacağı bir iç sese sahibiz en temelde. Kendimizle kurduğumuz bağ dışındaki bütün bağlar yapaydır aslında. Bu yüzden sosyalleşme davranışı yalnızlığımızı asla bitiremez. Bizim burada yapmamız gereken şey hayatımızı ne yalnızlık üzerine ne de başka insanların varlığı üzerine kurmaktır. Joe filmde bu yalnızlığını bir çok adamla yatmasına rağmen gidermeyi başaramamıştır. Eğer çok adamla yatmak yerine , çok adamla  Daha önce de belirttiğim gibi belki de aşk bizi hayatın bu gerçekçi kısmından alıp yalnız olmadığımıza ikna edebilecek yegane bir duygu olduğu için güzel aslında.

"Berkay ne yaptın?Filmde böyle şeyler anlatılmıyor sanki?!" dediğinizi hisseder gibiyim ama bence zaten filmler bizi dürten araçlardır diyebiliriz. Zaten sanat eseri aslında az anlatan ,çok düşündürendir diyebiliriz. Mesela sırf bu yüzden sözsüz müzik ,sözlü müziğe göre çok daha fazla şey anlatabilme kapasitesine sahiptir aslında. Bu yüzden Lars von Trier'in aynı zamanda hem yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı Nymphomaniac filmlerinden ilkinin bende çağrıştırdığı ,canlandırdığı şeyleri size aktarmak istedim. Esen kalın :)

17 Ağustos 2016 Çarşamba

The Double Life of Veronique Film İncelemesi

Merhaba ey değerli takipçilerim,sanat ve dolayısıyla sinema sever insanlar. Yine bir film incelemesi ile karşınızdayım. Krzysztof Kieslowski'nin Üç Renk ve Dekalog gibi yapıtlarını izlediğim bir dönem içerisinde başka bir filminin yani Veronique'in Çifte Yaşamı'nın vizyona tekrar girdiğini görüp içimdeki izleme isteğine teslim oldum. Sonra bu hafta hakkında yazacağım filmin bu olmasına karar verdim. Aslında Kieslowski , Bresson veya Akira Kurosawa gibi yönetmenlerin filmleri üzerine yorumlar yapmak çok da kolay değil aslında. Bu yüzden buradaki yazılarımı akademik bir düzlem yerine daha çok Berkay bu filmi izlemiş ve ne düşünmüş,ne görmüş diyerek değerlendirmeniz daha isabetli olur. Odaktan yani filmimizden daha da uzaklaşmadan bir yandan filimin müziği'ni dinlerken incelemeye başlayalım.

Kieslowski'nin filmlerinin merkezinde insanlar ve onların arasındaki ilişkiler bulunur. Bu insanların arasındaki ilişkileri kullanarak bunları evrensel ve daha büyük problemleri anlatmak için kullanır. Buna örnek vermek gerekirse Üç Renk üçlemesinden Beyaz filminde göçmen problemine parmak basarken bir aşk ilişkisini kullanır. Veronique'in Çifte Yaşamı'nda da yine verdiğini düşündüğüm bazı mesajları yine kişilerin üzerinden aktarıyor bizlere. Bu kişilerin temsil ettiği gruplar ve değerler bulunmaktadır. Üç Renk'te kişiler üzerinden Avrupa'nın problemleri değerlendirilir. Bu filimde ise daha sonra daha detaylı bahsetmeye çalışacağım bir toplumsal analiz var. Polonyalı yönetmen filmlerinde renkleri yoğun bir şekilde kullanıyor. Zaten aslında onu diğer yönetmenlerden ayıran en temel özellik filmlerindeki görselliktir. Veronique'nin Çifte Yaşamı'nda kırmızı ve yeşil renkleri sürekli ön plandadır. Benzer bir şekilde ,adından da belli olacağı gibi Üç Renk üçlemesinde de renkler yoğun bir şekilde kullanılmış. Bu aslında sinemanın hissettiren yönüdür diyebiliriz. Ben filmi izlerken Veronique'in iç dünyasında seyahat ediyormuş hissine kapıldım ve sadece Veronique'e odaklanmamı sağlamıştı renkler. Bunun dışında görsel anlamda öznel çekimler de gerçekten bolca serpiştirilmiş filme. Kişinin gözünden çekilen görüntüler bolca ve hareketli bir şekilde kullanılmış. Kişinin düştüğünü kameranın düşünden anlıyoruz örneğin. Ya da benzer bir şekilde baş aşağı duran bir kızı kameranın da baş aşağı durmasından anlıyoruz. Kalabalıkların arasındaki kaçış sahnesindeki kamera kullanımı da beni etkilemişti. Buradan hareketle kameranın oldukça hareketli kullanıldığını anlayabiliyoruz. 


Kieslowski'nin filmlerinde müziği oldukça güzel kullanıyor bence. Bu konuda Kubrick bir çok kişi tarafından övülür fakat Kieslowski Kubrick'e göre daha az ve olayların akışına daha az müdahale eder bir şekilde kullanıyor. Polonyalı yönetmenin filmlerinin neredeyse tamamında içinde flüt bulunan müziklere yer vermiş. Hatta Mavi filminde flütü bir sokak sanatçısı çalıyor. Hayatımda flütü bu güzelliğiyle dinlediğim tek yer Krzystof'un filmleri. Bende evdeki blok flütü bir an önce elime alma isteği uyandırdı gerçekten. Onun dışında filmde gerek seslendirilen ,gerek kasete kaydedilen gerekse müzik sınıfında çocuklar tarafından çalınan eser bence filme inanılmaz bir hava katıyor. Film zaten diyaloglar üzerine değil , hissettirmek üzerine kurulu olduğu için müzik de bunun bir aracı olarak kullanılmış. ODTÜ'de aldığım Film Analizi dersinden kazandığım alışkanlık sayesinde artık filmin jeneriklerinin bitmesini bekliyorum ve bu sırada çalan müzikleri tekrar dinleme fırsatı buluyorum. Eğer bunu yapmıyorsanız sizlere de yapmanızı kesinlikle öneririm. Bu bir yandan müzikten zevk almanızı sağlarken filmi yaratan insanlara saygı göstermenin bir yoludur aynı zamanda.


Filmin başından sonuna kadar çizilen tablonun içinde iki kişi var. Dış görünüşleri, adları  (Veronique ve Weronika) zevkleri ve benzeri ortaklıkları olan iki insanın ya da Veronique'nin Çifte' yaşamının tablosu bu. Filmde zaman her zaman doğrusal bir şekilde hareket etmiyor ve gerçeklik ,rüya alemiyle iç içe diyebiliriz. Bu durum bizim sadece iki kadının yaşamına zaman ve mekandan bağımsız olarak odaklanmamızı sağlıyor. Bana kalırsa burada bize verilmeye çalışılan en temel mesaj her ne kadar farklı giyinsen, farklı düşüncelere sahip olsan da dünyada yaşayan tüm insanlarla taşıdığın ortak değerler mevcut. Dünyadaki bir çok insanla aynı müzikleri dinleyip benzer duygular hissediyoruz. Aşk hepimizin hayatında varlığını bir şekilde gösteriyor. Bizim insanlar olarak daha iyi bir dünya için yapmamız gereken şey farklılıklari değil ,ortak değerleri ön plana çıkarmak,kardeşlik ve eşitlik gibi duyguları bu yolla oluşturmaya çalışmaktır. Biri Polonya'lı biri Fransız olan bu iki kadın karakterin birbirinin acılarını iletişim kurmaksızın hissedebilmesinin en temel nedeni aralarındaki ortaklığın zaman ve mekandan bağımsız olarak çok üst bir düzeyde olmasıdır. Fakat gerçek hayatta bu ortaklıklarımız saklanılmaya çalışıldığı gibi görmesi ilk bakışta o kadar kolay değildir. Bizler bu ortaklıkların hep gözümüze sokulmasını bekliyoruz. Filimde bunu Veronique'in sevgilisi ve çektiği fotoğraflar yapıyor. Burada filmin gerçekçiliğinden çok vermeye çalıştığı mesaj daha önemlidir. Veronique'in sevgilisi yolladığı kasetlerle ,hediyelerle Veronique ve Weronika bağını somutlaştırır aslında. Veronique'in ona aşık olmamasının birincil sebebi adamın yarattığı masalsı dünyadır. Ona Weronika'yı hatırlatma yolu gerçekçi değil ,masalsı ve şaşırtıcıdır.


Kieslowski filmlerinde yaşlı ve yardıma muhtaç insanları adeta karakterleri test etmek için kullanır. Üç Renk üçlemesinde yaşlı karakterleri geri dönüşüm yapmaya çalışırken görürürüz. Bildiğim kadarıyla Üç Renkte kullanılan yaşlı karakterlerin başlangıcı bu filmledir. Veronique gördüğü yaşlı kadınlara bir yardım etme isteği taşır içinde fakat film boyunca onlara yardım edebildiğini görmüyoruz. Bu durum insanların dünyada yaşanan olaylara seyirci kalması olarak değerlendirilebilir. Evet belki karakterlerin o anki durumları o kişilere yardım etmek için elverişli olmayabilir fakat bu durumların arkasına saklanmak bahane üretmek dışında pek bir işleve sahip de değil. Yaşlı insanlar üzerinden çizilen problemleri çözmek için ilk adım empati ve sonraki adım ise harekete geçmektir. Veronique ve Weronika empati kısmında başarılı olsalar dahi ikisi de somut bir adım atamıyorlar. Belki de birbirleri arasında kurdukları empatiyi yaşlı karakterlerle kuramadıkları için yardım etmiyorlar, fakat ne de olsa o yaşlı insanlar da o toplumun bir parçası ve hayatları aslında bu yüzden bağımsız değiller. Başkalarının problemlerine gözümüzü kapatmamalıyız belki de bu noktada. Konforlu yaşamlarımızın arkasına sığınmamalıyız. Krzysztof "Hala umut var mı?" sorusuna Üç Renk üçlemesinde bir cevap bulmaya çalışıyor. 


Filmde tüm bu yaşanan olaylar sırasında Veronique'in sevdiği adamı arayışı sırasında karşılaştığı siyah şapkalı ve gizemli bir kadın var. Bence o kadın filmin içinden ya da filmin atmosferinden biri hiç değil. Veronique'in ne yaptığının farkında olan ve onu dışarıdan izleyen bir insan bence o kadın. Acaba gerçekten Veronique'in sevdiği kişiyi bu yolla bulup bulamayacağını ,hareketlerini gözlemleyen bir insan. Hatta bana kalırsa Veronique'in bu kadar keskin adımlar atması onu üzüyor ve bir yandan şaşırtıyor. Bu kadın hakkında bir çok yorum yapılabilir bu benim aklıma gelen ilk yorum.

Benim film hakkında gözlemlediğim şeyler aşağı yukarı bu kadar. İzlemediyseniz yazdığım diğer bütün filmler gibi bir an önce izlemeye bakın. Görsel ve anlamsal derinliğe sahip güzel bir Kieslowski filmini izlemek eminim sizlere faydalı olacaktır. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)

7 Ağustos 2016 Pazar

Mon Roi Film İncelemesi

Son zamanlarda çevremdeki ve sosyal medyadaki film takip eden insanların Mon Roi ( Prensim) filmine olan ilgisine kayıtsız kalmayıp vizyona girdikten sonra arkadaşımla izlemeye gittim. Filmi genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle de Tony rolündeki Emmanuelle Bercot'un oyunculuğunun gerçekten üst düzeyde olduğunu görüyoruz. Zaten bu yüzden de 2015 yılı Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alıyor. Filmin yönetmenin Maiwenn yani bir kadın olduğunu da belirtmek önemli.


Filmi başarılı yapan yanlardan söz etmek istiyorum öncelikle. Filmin müziklerini özellikle de jenerikteki müziği oldukça sevdim. Film sırasında kullanılan müzikler de oldukça başarılıydı. Daha önce belirttiğim gibi Emmanuelle Bercot'un oyunculuğu gerçekten beni izlerken inanılmaz bir şekilde etkiledi. Hatta filmi büyük oranda taşıdığını da söyleyebiliriz bence. Antidepresan ilaç kullanıp sağlıklı bir psikolojiye sahip olmadığı anlardan, aşkın doruklarında olup mutlu olduğu zamanlara kadar çeşit çeşit yüzünü görüyoruz Tony'nin. Bunun dışında filmin akışı özellikle ilk bölümde inanılmaz dalgalı bir şekilde ilerliyor diyebiliriz. Tony'nin Georgio ile tanışmasından ilişkilerindeki ilk güçlü ve evlilik sonrası edilen kavgalara kadar olan süreye kadar aslında geçmişten kesitlerin oldukça komik ve sempatik bir ilişkiyi yansıttığını görüyoruz. Belki de hayatta içinde bulunmayı hep beklediğimiz o çılgın aşk bize gösteriliyor ve onu hemen benimsiyoruz. Filmin rehabilitasyon merkezinde geçen sekansı da bu mutlu anların arasına çok güzel bir şekilde yerleştirilmiş özellikle filmin ilk bölümünde.  Biraz gülerken biraz da ağlar gibiydik film sırasında , bir nevi duygu karmaşasına girdiğimi söylemem gerek. Fakat bu bence olumlu bir durum çünkü bize hissettirilmek istenen iki farklı duygu da gerçekten tatmin edici yoğunlukta.


Filmi başarısız yapan özelliklerin başında ikinci bölümün birinci bölüme uyum sağlayamaması ve filmin temposunun yavaşlaması geliyor. Birinci bölümde o girdiğimiz duygusal karmaşadan eser yok. İlişki sekansı ve rehabilitasyon sekansı birbirine paralel bir şekilde ilerlemeye başlıyor. Bu durum da ilk bölümdeki büyünün bozulmasına sebep oluyor diye düşünüyorum. Okuduğuma göre süresi bakımından da bir sürü eleştiri almış film. Bence 15-20 dakika daha az olsa ,bazı sahneler kesilse film anlatmak istedikleri bakımından çok eksilmez ama bence çok büyük bir problem değil. Bunun dışında bence müzik ilişkinin dramatik anlarında filmdeki duygusallığa bazı anlarda gereğinden fazla yardım ediyor diye düşünüyorum. Bunların dışında filmdeki anlatılan aşk hikayesi gerçekçi bir aşk olmak yerine fantezi dünyamızı doyuran bir aşk aslında. Ayrıldıkları gün aynı yatakta sevişen iki insan veya birinden hemen çocuk yapmak isteyecek ,sonra onunla ilgilenmeyecek kadar sorumluluk yoksunu insanlar gerçek hayatta var mı acaba? Aynı şekilde Tony'nin saflığı da sorgulanabilir bu durumda. Son bir negatif özellik olarak filmin sonunu söyleyebilirim. Anlıyorum ki filmin sonu açık bir şekilde bırakılmak istenmiş. Bana kalırsa eğer bir filmin sonunu açık bir şekilde bitirmek istiyorsa yönetmen, izleyicileri en azından ne üzerine düşünecekleri hakkında küçük yönlendirmelerde bulunur. Zaten bütün film boyunca rehabilitasyon sürecinin bitmesini , dizin iyileşmesini ve dolayısıyla ruhsal iyileşmeyi takip eden değişimi görmeyi bekliyoruz. Tüm bu sürecin sonunda anladığımız tek şeyi yani Tony'nin Georgio'ya olan özlemini zaten filimin başında çok açık bir şekilde kendini sakatlamasından da anlayabiliyoruz bence. Ben şahsen filmin daha iyi bir sonu hak ettiğini düşünüyorum.


Filmin en temelde bizlere sorduğu bir soru var :İnsanların romantik ilişkilerden beklentileri nelerdir? Dalgalı inişleri ve çıkışları bol olan bir ilişkiyi mi yoksa ön görülebilir ve mantığın ağır bastığı bir ilişkiyi mi tercih ederiz? Georgio dalgalı ilişkinin aslında yaşamak denen şey olduğunu belirtiyor. Hangisinin ilişki biçiminin bizim için daha olumlu olacağını bir kenara koyarsak aslında bir çoğumuz gerçekten fantezi dünyamızı doyuran dalgalı ilişkileri tercih ederiz. Çok sevdiğimiz sorumsuz adamı değiştirebileceğimize inanmak isteriz. Aşk bu noktada uyuşturucu görevi görmeye başlıyor. Aşkınıza karşılık alıp çok mutlu anlar yaşamaya başladıktan sonra ilişkinin size zamanla zarar verip vermediğini değerlendiremez bir pozisyona geliyorsunuz. Bunun en temel nedeni insanların gerçekten çok sevdiği ve sevildiği zamanlarda hissettiği duyguyu tekrar hissetmek istemeleri. Bu tarz derin duygular aslında bir noktada bizleri hayatımızın monotonluğundan kurtarıp alıyor ve yaşama bağlıyor. Tony hayatının monotonluğunun onu boğması ve geçmişe duyduğu özlemin onda yarattığı duygu patlaması sonucu hiç düşünmeden dizini sakatlayabiliyor. Psikologu ona dizinin iyileşmesiyle aynı zamanda ruhsal iyileşme yaşayacağını da söylüyor. Fakat ruhsal iyileşme denen şey aslında mümkün mü böyle bir durumda merak ediyorum. Filmin sonunu bir önceki paragrafta yermiş olmama rağmen aslında bize sorgulatmak istediği şey bu durum olabilir. Tony çektiği tüm o acılara rağmen filmin sonunda gram değişiklik yaşamadan Georgio'nun karşısına onu seven ve özleyen biri olarak çıkıyor.  Bu durumda belki de böyle bir iyileşme durumunun bulunmadığı sonucuna varabiliriz. Zaten konu ilişkiler ve aşk olunca kesin ve kapsayıcı doğrulardan söz edemeyiz aslında. Herkes kendi hayat görüşü ve yaşadıkları üzerinden bir sonuca varır ve kararlarını buna göre verir. Tony'nin hislerini takip eden ve onlara yaşamayı seçen kişi olduğu aşikardır.


 Film şu sıralar vizyondayken gidebilirsiniz. Şahsen bilgisayardan başımı kaldırıp gerçekten bir sinema salonunda film izlemeye gitmek benim için güzel oldu , sizlere de tavsiye ederim. Ben de Tony gibi fakat izleyici koltuğumdan filmin daha aksiyonlu ilk bölümünü ikinci bölümüne tercih ediyorum. Keşke ilk bölümde hissedebildiğim olumlu duyguları film boyunca hissedebilmek isterdim. Fakat belki de gerçekler hayatın kendisinin filmin ilk bölümü kadar dalgalı olamayacağıdır ve bizlerin ikinci yarının monotonluğuyla yetinmeyi , mutlu olmayı da öğrenmemiz gerektiğidir.