22 Ocak 2018 Pazartesi

Kısa Kısa: Ghost Story, Big Sick ve Arif V 216

Günümüzde torrentin varlığı ve film listelerinin çokluğu insanların hangi filmi izleyeceklerine karar vermesini oldukça zorlaştırıyor. Ben de bu insanlardan biri olduğum için size yol göstermeye çalışmayacağım. Bu yüzden eğer mesela Ghost Story izlerken uyuyakalırsanız sorumlusu ben değilm. Gerekli uyarıları yaptığıma göre yazıma geçebilirim. İyi okumalar.

Ghost Story


Ghost Story sinemanın şiirsel dilinin ağır bastığı bir film olarak bu üç film arasında sivriliyor. Filmde sessizliğe ve durgunluğa dayanamayan insanların uzak durması gereken bir film. Ben bile sonuna gelirken hayli çaba gösterdiğimi söyleyebilirim. Fakat çabalarımın filmin sonunda karşılığını aldığını da söyleyebilirim. Yönetmen David Lowery filmde adeta Terrence Malick'in Tree of Life'ına benzer bir atmosfer yaratmış. Tree of Life benim için pek bir anlam ifade edememişti maalesef. Ben bu filmdeki sessizlikleri daha çok Kubrick'in  2001: A Space Odyssey'dekiler gibi izlenebilir buldum. Film yine benim çok sevdiğim varoluşçuluk temasını işliyor ve bize şu soruyu soruyor aslında: Bir hepimiz öleceksek yaptıklarımızın bir anlamı var mı?

Filmde bu soruya ölümünü kabullenemeyen bir hayaletin üzerinden cevap veriliyor. Filmin sonunda ona eşinden kalan bir kağıt onun huzura ermesini sağlıyor diyebiliriz. Kağıtta ne olduğunu göremiyoruz. Bu hem filmin açık uçlu olması olması olarak değerlendirebilirken , hayaletin eşiyle son bir kez iletişime geçmesi,ona vedası olarak da niteledirilebilir. Son sahnenin ne anlama geldiğini belki hiç birimiz bilemeyeceğiz ama içimizde bıraktığı his filmi izlemeye değer kılan şey bence. 

Hayaleti film boyunca çerçeveler içinde hapsolmuş bir şekilde izliyoruz. Filmin 1.33:1 oranında çekilmesinin nedenlerinden biri de hayaletin sıkışmışlığını daha iyi aktarabilmek. Nolan'ın Mommy filminde de bu tam kare olarak kullanılıyor ve benzer bir hissiyat uyandırıyor. Filmin başarılı yanlarından biri çarşaflı hayalet kavramını çok başka yerlere taşıyabilmesi bana kalırsa. Özetlemek gerekirse film hem görüntüleri hem de senaryosu bakımından başarılı ama izlemesi yorucu bir film olarak nitelendirilebilir. 

Big Sick


Film hakkında çok fazla teknik yorum yapmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Filmin gerçek bir hikayeyi kullanması film bittiğinde içimde güzel bir his bıraktı. Böyle filmleri izlemeyi severiz ama çoğu zaman gerçekleşmesi zor şeyler olduğunu da kabul ederiz. Bu yüzden hikayenin gerçek olması beni ayrıca tatmin etti diyebilirim. Filmde bir çok duyguyu hissedebiliyorsunuz. Özellikle Kumail'in ailesiyle yaşadığı diyaloglar genelde filmin komik kısmını oluşturuyor. Kumail'ın modern hayata adapte olma çabası ve ailesinin gelenekselliği arasında sıkışması komik bir şekilde yansıtılmış. Bunun yanında Emily'nin hastanede geçirdiği bölümler de filmin dram kısmını oluşturuyor. Kısacası film boş zamanınızda sizi yormadan tatmin edecek güzel bir film o yüzden üzerine çok detaylı yorum yapmaya ihtiyaç duymuyorum. Big Sick ve Ghost Story özellikle yılın en iyi filmleri listelerinde bulunduğu için yorum yapmak istedim.

Arif V 216


Arif V 216 'yı sinemada dün izleme fırsatı buldum ve çok beğendiğimi söyleyebilirim. Fakat filmi beğenmeyen de çok kişi olduğunu biliyorum. Bunun en temel nedeni insanlar bir Cem Yılmaz filmine gittikleri zaman aynı onun tek kişilik gösterilerinde olduğu gibi kahkahalarla gülmek istiyorlar ama Arif V 216 buna uygun bir film diyemem. Türk komedi sineması özellikle youtuberların da filmlerde oynamaya başlamasıyla inanılmaz bir çöküş içerisinde diyebilirim fakat Aile Arasında ve Arif V 216 gibi filmler burada bizlere umut veriyor bir yandan. İki filmi de izlemiş biri olarak daha çok kahkaha izlemek istiyorsanız Aile Arasında filmine gitmenizi öneririm ama bence Arif V 216 çok daha ve bütün bir film.

Senaryosu inanılmaz bir bütünlülük içinde yazılmış ve filmin temposu belki bir an bile düşmedi. Öngörülebilirlik gerçekten çok fazla değil ve film sizi sürekli şaşırtmayı biliyor. Senaryosu Cem Yılmaz'a ait olsa da yönetmen Kıvanç Baruönü görüntüleri ve kurguları çok özenli bir şekilde hazırlamış. Arif V 216 öne çıkan kısmı filme harcanan emek aslında. Bunu sadece senaryoda görmüyoruz. Film bir zaman yolculuğunu temeline alıyor ve dekorundan ,giysisine kadar bir kere bile yapaylık hissettiğimi söyleyemem. Başta Zeki Müren olmak üzere hiç bir karakter yapay durmuyor ve tam tersine onları ekranda izliyormuşsunuz hissiyatını yaşatıyor. Bu yüzden film zaman zaman çok duygusallaştırıyor insanları. Sadece bunun için bile gidip izlenebilecek bir film olduğunu düşünüyorum. 

Film aynı GORA'da olduğu gibi bir sürü gönderme içeriyor. Film bu göndermeleri anlayınca çok daha komik oluyor. Filmin başında Shining'e bir gönderme var mesela. Filmin genel teması Back to the Future'a çok benziyor aslında. Cem Yılmaz'ın Kuzu Kuzu'su Back to the Future'daki Johnny B. Goode ile karşılaştırılabilir bence. Filmdeki göndermelerin çoğuna değinen güzel bir youtube videosunu şöyle bırakıyorum:



Arif V 216 Cem Yılmaz'ın üzerine çok emek verdiği bir film ve sadece böyle filmlerin yapılmasına devam etmesini sağlamak için bile destek verilmesi ,sinemada izlenmesi gereken bir film. 

Arama Sonuçlar

7 Ocak 2018 Pazar

Dört Temel Adımda Yeni Bir Dil Öğrenmek

İnternetin hayatımıza girmesiyle her şey inanılmaz değişmeye başladı ve bu durum öğrenme sürecimi derinden etkiledi diyebilirim. Daha orta okul lise yıllarında bile Muhammet Çoruh'un videolarını kullanarak az fizik çalışmadım ve o zamandan bu zamana internetteki yararlı içeriklerin sayısı oldukça hızlı bir şekilde arttı. Bize bu konuda düşen ise bizim için gerekli içeriklieri bulup bunları ayıklamak ve sonuna kadar sömürebilmek. Ben bu durumu İspanyolca öğrenirken başarabildiğimi düşünüyorum ve bunu yapmaya da devam ediyorum. Çoğu insanın da olduğu gibi benim de öğrenmek istediğim bir dil vardı ve bu dil İspanyolca'ydı. Fakat yine çoğu insanın yaptığı gibi bu hayallere ulaşmak için önümüze koyulan eğitim seçenekleri oldukça sıkıcı ve insanı öğrenmekten caydırıcı bir biçimdeydi. Bu yüzden ben elime abimin bana verdiği İspanyolca kitabını alıp çalışmaya başladığımda yeterince heyecan alamadığım gibi yeterince öğrendiğimi de hissedemedim. Bu yazımda sizlere bu süreci nasıl daha eğlenceli ve verimli bir hale getirdiğimi anlatıcam. Eminim ki siz de benzer adımları benzer kararlılıkla yaparsanız o dili öğrenmeniz oldukça kolay olacak.


Öncelikle bazı değişkenlerden bahsetmek lazım. Ben İngilizce eğitim gördüm  ve dolayısıyla İspanyolca öğrenirken İngilizce bilmenin avantajlarını oldukça gördüm diyebilirim. Gerek gramer gerekse kelimeler arasındaki benzerlikler öğrenmemi oldukça kolaylaştırıyor ama bu durum bütün Latince kökenli diller için geçerli aslında. Dolayısıyla gerek dünyada en çok konuşulan dil olması gereği gerekse diğer dillerle olan bağlantılı olması belki de başka bir dil öğrenmeden önce İngilizce'nizi geliştirmek için bir sebep olabilir. Tabii henüz İngilizce bilmiyorsanız işe önce onla başlamanızı tavsiye ederim. Sanıyorum anlatacağım formülü uygulamayı başarırsanız İngilizce'yi de çok kısa bir süre zarfı içerisinde öğrenebileceğinize eminim.Bunların dışında İspanyolca dünyada bir çok ülke tarafından konuşulması sebebiyle internet üzerinden materyale ulaşmak kolay olduğu gibi genelde materyalin kalitesi de yüksek oluyor bu nedenle. Yukarıda bahsettiğim sebepler doloayısıyla formülün başarılı olma süresi ve öğrenme başarınız değişkenlik gösterebilir.

1) Duolingo , Memrise Gibi Uygulamalar


Ben İspanyolca öğrenmeye Duolingo üzerinden başladım. Bunun da çok faydasını gördüm. İçeriğin kalitesini bir yana koyarsak Duolingo ve Memrise tarzı uygulamalar dil öğrenme sürecini adeta bir oyun haline getiriyorlar. Bu uygulamalar öyle tasarlanmış ki insan her aktivite yaptıktan sonra zafer kazanmış gibi hissediyor kendini özellikle en başlarda. Ses efektleri ve görselleri sizi sürekli mutluluk ve başarı kavramlarıyla bir araya getiriyor. Bu noktada bu uygulamalarda ilerlemek kişiye yük olmaktan çıkıyor aslında. Bunun yanında sizi bir öğrenme serisi yapmak için hatırlatıcı sistemini kullanarak motive etmeye çalışıyor. Kısacası bu uygulamalar dil öğrenmeyi gerçekten zevkli bir hale getirmek için tasarlanmış.

Benim size ilk önerim eğer öğrenmeyi istediğiniz dil Duolingo'da bulunuyorsa ona bir an önce başlamanız. Ben yaz tatili gibi boş bir zamanımda başlamıştım Duolingo'ya ve tatilde sürekli Duolingo çalışıyordum. Önümüz sömestr tatili ve isterseniz siz de bu tatili böyle güzel bir amaç için değerlendirebilirsiniz. Bence herhangi bir konuyu kısa bir sürede öğrenmeye çalışmak öğrendiklerinizi birleştirmenizi de kolaylaştırıyor. Bu hipotezimden yola çıkarak size Duolingo ağacını elinizden geldiğince hızlı bir şekilde bitirmenizi öneriyorum. Dikkat! Duolingo bitirmek sizi bir gecede alim yapmayacak , fakat Duolingo'yu bitirdikten sonra o dile karşı bir aşinalık kazanmış olcaksınız ve bu devamındaki öğrenim sürecinizi oldukça hızlandıracak bir aşinalık aslında. Duolingo size gerekli olacak bütün dil bilgisinin üzerinden geçiyor. Siz ağacı sürekli kelimelerin tercümelerine bakarak bile bitirseniz gerek kelime bilgisi gerekse gramer olarak güzel bir temeliniz oluşmuş olacak. Bu temeli daha sonra hızlı bir şekilde gramer öğrenmek için kullanacaksınız ve süreci ne kadar kısalttığını fark edeceksiniz.

Duolingo bitti ama güçlendirmeleri yapmaya devam etmeniz sizin için oldukça faydalı. Duolingo ile yarattığınız temelin üzerine Memrise uygulamasından İspanyolca 1,2,3 diye devam eden yine İngilizce-İspanyolca ya da öğrendiğiniz dil hangisiyse ilgili dersi yapmaya başlayabilirsiniz. Bana kalırsa Duolino içeriği çok kısıtlı olsa da iskelet oluşturmak için Memrise'dan daha başarılı. Fakat Memrise'daki geniş içerik de maalesef Duolingo'da yok. Bu sebeple Duolingoyu yaparken de bir yandan Memrise yaparsanız ne ala. Fakat dediğim gibi bitirdikten sonra ikinci kaynak olarak da başlayabilirsiniz. Memrise kendi kurslarının yannında üyeleri tarafından hazırlanmış içerikleri oldukça faydalı kursları barındırıyor. Bu kursları da yapıyor olmak sizi Duolingo sonrası bir adım daha ileriye atacaktır. Fakat şunu unutmayın Memrise ve Duolingo öğrenim sürecinizin sonuna kadar size eşlik edebilecek iki tane çok güzel araç aslında. Bitirdim ve artık ihtiyacım yok diye düşünmeyin. Ben 4 aydır İspanyolca öğreniyorum ve bu iki programı sürekli aktif kullanmaya özen gösteriyorum.

2)Bir Kaynak Kitap Edinin


Duolingo ve Memrise kullanarak dile eğlenceli bir giriş yaptınız ve sonrasında aklınızda bir sürü soru işareti kaldı çünkü bu oyunlar aslnda size dil bilgisini hiç bir şekilde direk olarak vermiyorlar. Bu uygulamaları eğlenceli yapan unsurların belki en başında bu geliyor aslında. O dili yaşayarak ve deneyerek öğrenmeye çalışıyorsunuz. Fakat dilin dil bilgisi kurallarını öğenmeden gelişiminizi sürdürmeniz çok da mümkün değil bence. İngilizce bilgisi sizi Latince kökenli dilleri öğrenirken gramer konusunda da bir nebze idare edecektir diye düşünüyorum ama elbette dillerin ayrıldığı spesifik noktalar oluyor ve o noktaları yakalayıp dildeki kavrayışınızı geliştirmenin yolu o dilin gramerini çalışmak. Ben Duolingo bitirdikten sonra daha önce elime aldığım kaynak kitaba geri döndüm ve zaten birçok konuyu hali hazırda bildiğimi fark ettim. Çok hakim olmadığım konuları da çok hızlı bir şekilde öğrendiğimi fark ettim. Yani aslında Duolingo yaparken hiç bir şey öğrenmiyorum gibi bir yanılgıya varmayın. Zaten kitapta ilerlemeye başladıkça gördüğünüz dil bilgisi kurallarının daha önce Duolingo'da gördüklerinizin aynısı olduğunu fark edeceksiniz. Bunun yanında Duolingo'da göremediğiniz ince ayrıntıları da fark edebileceksiniz. Duolingo bu aşamadan sonra öğreneceğiniz gramer bilgisini tekrar edebileceğiniz bir platforma dönüşüyor aslında. Başta anlamayarak yaptığınız şeyler şimdi anlayarak yaptığınız için çok daha kolay gelmeye başlayacak size. Uygulamaları kullanmayı bırakmadan bir yandan da makul bir hızda kaynak kitabınızı bitirmeye çalışırsanız çok kısa bir sürede önemli aşama kat edeceğinizi düşünüyorum. Ben şu an dördüncü ayımda 15 ünitesi bulunan kaynak kitabımın 10 ünitesini bitirmiş bulunmaktayım ve bu hız genel olarak herhangi bir kursta ulaşabileceğim bir öğrenme hızı değil aslında. Fakat eğer siz de benim gibi kendiniz istekli bir şekilde öğrenmeye başlarsanız benzer bir hız yakalayabileceğinizi düşünüyorum. Gramerin dışında kitapta bilmediğim kelimeleri de bir defterime yazıyorum. Bu noktada Memrise yine devreye giriyor. Kitapta ,Duolingo'da e günlük hayatta karşılaştığım ve bilmediğim kelimleri Memrise'ın kelime havuzundan bularak kendi kursumu oluşturdum ve uygulama üzerinden düzenli bir şekilde tekrar ediyorum. Yani kısacası uygulamaları sömürebildiğim kadar sömürmeye çalışıyorum diyebilirim. Şimdi bir sonraki aşamaya geçebiliriz.

3)Görsel ve İşitsel Kaynaklar


Grameri ve kelimeleri çok güzel öğrendiniz. Belirli bir düzeyde okuyup ,yazabiliyorsunuz ama bu dili öğrendiğiniz anlamına gelmiyor. Bu aşamada o dille olan ilişkinizi arttırmanız gerekiyor. Bunun en bilindik yolu dizi ,film izlemek kiap okumak. Bunları yaptıkça o dilde öğrendiklerinizin gerçek hayattaki yansımalarını görmeye başlıyorsunuz ve kültürü anlamaya başlıyorsunuz aslında. Ben mesela sürekli İspanyolca şarkılar dinliyorum. Film ve dizi konusunda çok aşama kat etmesem de takip edilebilecek ve dinlenebilecek çok güzel podcastler olduğunu fark ettim. Artık günlük hayatımızda bir çoğumuz Spotify kullanıyoruz ve ben orada 2. sezonun sonlarına kadar dinlediğim Coffee Break serisini size önerebilirim. 15-20 dakikalık küçük bilgi yumaklarından oluşan bu podcastler bazen gramer tekrarı ve yeni kelimeler öğrenmenize yardımcı olacak. Bunun yanında o dildeki anlama kapasitesinizi oldukça geliştirecektir. Ben şahsen elimdeki kitabı bitirdikten sonra o konularla ilgili podcastleri dinleyip 2. sezonu bitirmeyi ve sonrasındaki diyalog ağırlıklı podcastlere devam etmek istiyorum. Bunun için muhtemelen sömestr tatili benim için de faydalı olacak diyebilirim. Fakat üzülerek söylüyorum eğer öğrendiğiniz dil İspanyolca veya İngilizce değilse bulabileceğiniz podcastlerin sayısı kıyasla daha düşük olacaktır. Fakat hiç olmamasından daha iyi olduğu aşikar. Ben bu formülü bir sırayla anlatıyorum ama tabii ki sizler bunları entegre ederek de kullanabilirsiniz. Fakat şöyle bir gerçek var hepimizin kısıtlı zamanı varken hepsini bir arada yapmak gerçekten güç. Yani en azından hemen ilk baştan podcast dinlemek istemezseniz bile müzik dinlemek çok da zor bir şey olmasa gerek.

4)İnsanlarla İletişim


Bu adıma kadar dilbilgimizi ve anlama kabiliyetimizi bir noktaya kadar geliştirebiliyoruz fakat bir dili öğrenmenin en önemli gösterisi o dili konuşabilmek aslında. Maalesef henüz dil öğretme programları insan gibi konuşabileceğimiz yapay zekalar üretmedi. Bu nedenle aslında insanlara muhtacız diyebilirim. Bu noktada çevrenizde aynı dili konuşan başka insanları bulmanız gerekiyor ve o insanlarla patik yapmanız gerekiyor. Şehirlerde genelde kursların düzenlediği konuşma grupları oluyor onları bulup gitmeyi düşünebilirsiniz. Ben henüz gitmediğim için pek yorum yapmayacağım ama işe yarayacağı konusunda şüphem yok. Ben de bu konuda okulumda bir eksik olduğunu fark edip yeni bir topluluk kurmak için çalışmalara başladım. Yani konuşma grupları bu noktada ilk seçenek olarak karşınıza çıkıyor. Bunun dışında site adı hatırlayamasam da belirli para karşlığı sizinle konuşan o dilin yerlisi diyebileceğimiz insanlar var. Bunu denemediğim için pek yorum yapamayacağım ama o dilin yerlisi ile konuşmak eminim sizi gerek dinleme gerekse konuşma yetenekleri bakımından bir konuşma grubuna göre daha fazla geliştirecektir. Kısacası teknoloji gelişene kadar başka insanlarla pratik yapmaya mecburuz. Pratik için en güzel yol o dilin konuşulduğu bir ülkeye gitmek aslında ama tabii doların ve euronun sürekli artış içinde oldğu bir durumda yurt dışına çıkmak pek kolay olmadığı için bu seçeneği size bırakıyorum.

5) Bonus: Konuya özel çalışmalar yapmak

Anlattığım dört adımı takip etmeniz günlük hayatta o dili konuşabilmeniz için oldukça yeterlidir. Fakat hedefiniz o Almanca öğrenip Alman filozofların kitaplarını okumaksa o konuyla ilgili spesifik terminolojiyi öğrenmeden o kitapları anlayabilmeniz mümkün değil. Bu yüzden o kitapları okumak için ekstra çaba göstermeniz gerektiği aşikar. Kaldı ki bazı şeyleri insan kendi ana dilinde bile anlamakta güçlük çekebilir. Bu konuda kitapları okurken bilmediğiniz kelimeleri Memrise üzerinden yarattığınız kurslara ekleyebilir ve çalışabilirsiniz. 

Özetlemek gerekirse teknolojinin yardımıyla artık bir dili öğrenmek çok kolay. Anlattığım dört adımı kararlı bir şekilde takip etmenin meyvelerini çok kısa sürede toplayabileceğinize eminim.

Kaynaklar:
https://www.duolingo.com
https://www.memrise.com
https://open.spotify.com/show/4WYj81C37trSAv42zwnipj  Coffee Break Spanish
Internetten bir öğretmenle çalışabileceğiniz siteler:
https://www.italki.com/
https://preply.com/   Kişi ücretleri bir nebze daha ucuz olduğu için tercih edilebilir.
https://verbling.com
Kurmakta olduğum ODTÜ Topluluğu Facebook Grubu:
https://www.facebook.com/groups/537810329916534/

24 Aralık 2017 Pazar

Dinner With Andre ve Gerçeklik Algısı

Uzun bir aranın ardından hepinize merhaba! Bir hayli zamandır bloguma yazı yazmadığımı fark edip buraları tekrar değerlendirmek istedim. Bunu yaparken de en sevdiğim konuyu varoluşçuluğu kullanarak yapmak istedim. Filmloverss'taki bir liste aracılığıyla bulduğum Dinner With Andre filmi bayıcı ilk yarısına rağmen beni gerçekten etkiledi. Filmin ilk yarısı ikinci yarısı için altlık görevi görüyor diyebiliriz tek başına pek tadı yok ama birlikte düşününce fena olmuyor. Filmdeki Andre karakteri içinde yaşadığımız dünyanın bizi motomot düşünmeye ittiğini ve bunun bizde deyim yerindeyse gerçek körlüğüne yol açtığını iddia ediyor. Hayatta rollerimiz o kadar net biçilmiş ve biz bu rollerin o kadar içindeyiz ki eğer doğaçlama yapmayı öğrenemezsek bu körlük kalıcı bir hale geliyor. Körlüğün kalıcı hale gelmiş bir halini Persona filminde görüyoruz. Persona filmi hayatını toplumun normları üzerine kurmuş ve bize kendi gerçeğini göstermek yerine maskelerini gösteren bir aktrisin geçirdiği sorunları anlatıyor. Bu hikayenin bir de tam ters tarafı var bu durum da benim çok sevdiğim Melancholia ve belki de bir çok Woody Allen filminde kesit kesit olarak yer alıyor. Melancholia filminin merkezinde toplumun ona biçtiği rolleri reddeden bunların kör edici etkisini keşfeden bir kadın var. Bu kadın Dinner With Andre'de söylendiği gibi doğaçlama yapıyor adeta. İnsan melankolik bir ruh haline sahip olduğu zaman toplumdan oldukça kopar ve bireyselleşir. Bu durumda melankolik olmak ya da acı çekmek de denebilir insanın gözündeki perdeleri kaldıran bir durum.



Persona filminde gerçeklerden bir kaçış var ve Dinner With Andre filminde bu duruma oldukça önemli yer veriliyor. Günümüz toplumunda insanların duygularını ,düşüncelerini dürüstçe dile getirmelerinin mümkün olmadığını çünkü insanların bunu duymaya hazır olmadığından bahsediliyor. En yakınımızdaki insanların bile bize doğruları söylemesi dokunur bir hal alıyor çünkü içinde girdiğimiz rollerden ve toplumun bize yaptığı pışpışlama daha çok hoşumuza gidiyor. Bu noktada dürüstlüğü ve dürüst insanları takdir etmemiz gerekiyor çünkü dürüst olmak topluma adapte olmak için gerekli bir şey değil hatta tam tersine dışlanmanıza sebep olabilecek bir şey. Bu noktada dürüstlük cesurlukla özdeşleştirilebilir ve bu kişilerin onlara söylenen kurallara uymak yerine doğaçlama yaptığı söylenebilir. Filmde en sevdiğim şeylerden biri kişisel gelişim kitaplarına değinmeleri. İnsanlar birbirine yalan söylemeye o kadar alışmış ki sıradan ve gerçek olan fikirler insanlara orijinal ve mükemmel gelmeye başlıyor. Her şey üzerine yazılan kişisel gelişim kitapları insanların gelişimine yardım etmek yerine onların gerçeğe olan açlığını bastırıyor aslında ve bunu da dürüst olarak yapıyor. Bu durum bu kitapların içinin dolu olduğunu değil, cesur ve doğrudan bir dille yazıldıklarını gösteriyor.


Filmde bahsedilen diğer bir konu planlar ve hedefler. Melancholia filmindeki ana karakter ona öğretilen evlilik hedefini reddediyor aslında. Toplum insanlara eğer planlarını ve hedeflerini gerçekleştirirse mutlu ve başarılı olacağını öğretiyor aslında. Burada insanın yapması gereken tek şey uyum sağlayıp bir çoğunu toplumun ona dayattığı hedefleri tamamlamak. Çoğu insan bu hedeflerini tamamlayıp hayatlarının önemli bir kısmını geride bıraktıktan sonra bir tükenmişlik sendromuna giriyorlar aslında.Andre bu durumu hayatını bir baba,eş ve arkadaş rolü yaparak geçirdiğini söylerek ifade ediyor. İnsanlara bu roller daha onlar doğmadan biçiliyor ve dayatılmaya başlanıyor. Topluma uyum sağlayabilmek rollerdeki başarıya dayanıyor bir noktada. İnsan hayatının çok önemli bir kısmı öğrenilmiş komutları gerçekleştirmesiyle geçiyor ve belki öyle de bitiyor. Bu sadece hedefler ve planlar değil insanın günlük alışkanlıklarıyla da alakalı ki aslında bir çok şeyi sadece yapmamız gerektiği için yaptığmızı fark ediyoruz. Filmde bu durumu kısaca şöyle dile getiriyor: Gerçekten aç olduğun için mi yemek yiyorsun yoksa kaşığı ağzına götürmeye mi alıştın? Bazı şeyleri sadece yapabidiğin için yapıyorsun. Eğer yemek yemeye alıştıysan ve bu yüzden yemek yiyorsan yemeğin tadını gerçekten almıyorsun aslında. Filmde benim en ilgimi çeken diyaloglardan bir tanesi bu aslında. Mesela ben her yemekten sonra tatlı yeme ihtiyacı hisseden biriyim ama kendime tatlıdan gerçekten yeterince zevk alabiliyor muyum diye sorduğumda tatlıya olan alışkanlığımın daha ağır bastığını hissedebiliyorum. Filmde Budist meditasyonunda insanlara yemeğinin her ısırığını tattırdıklarını anlatıyor ve böylelikle yemeğin gerçekten tadını alabiliyorlar aslında. Bu insanlar böylelikle yedikleri şeyin bilincine vararak gerçek körlüğünden kurtulmuş oluyorlar. Bazen günleri doldurmak için bir döngü içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum kendimi ve bu durumu engellemenin yollarından biri ve gerçekten anı yaşamak dediğimiz şey aslında anın gerçekliğinin farkında olmak da denebilir. Yaşadığnız deneyimi mümkün olduğunda detaylı anlayabilmek ve hissedebilmek.



Biraz önce benim uydurduğum gerçek körlüğünden kurtulmanın yollarından biri kendimizi rahatsız etmek aslında bunu sorular sorarak da yapabiliriz gerçekle olan kontağımızı arttırarak da yapabiliriz. Melancholia filminde Justine bunu melankolik ruh halinin de yardımıyla Melancholia gezegeniyle etkileşerek gerçekleştiriyor. Filmde bu durum elektrikli battaniye üzerinden anlatılıyor. Andre asla bir elektrikli battaniye alıp komforunu arttırmayacağını çünkü hayatında böyle bir komfor artışının onu gerçeklikten bir nebze daha uzaklaştıracağını düşünüyor. Dışarının soğuk olduğunu bilmenin ve bunu hissetmenin sizi dünyada üşüyen bütün insanlarla bir bağ kurmanıza yardımı olacağını söylüyor. Göz göre göre üşümek bir nebze delice gelse de aslında doğru tarafları var. Andre daha da ileri gidip bunun televizyon izleyip beynimzi uyuşturmaya benzediğini söylüyor. Bu durumda aslında yaşadığımız fantazi dünyasının ögelerinden bir tanesi ve aslında gerçekten bu durumdan kaçabilmek pratikte mümkün değil. İnsanı hayvandan ayıran en önemli şey aslında bu belki de. İnsanlar daha gelişmiş iletişim ve yaratıcılık güçlerini kendilerine elektrikli battaniye üretmeye odaklıyorlar resmen. Bu elektrikli battaniye üretiminin ulaştığı en yüksek nokta vahşi kapitalizmin insanı uyuşturması ve kendi benliğinden uzaklaştırması olarak gösterilebilir. Kısacası hayvani doğamızdan sistemli bir şekilde uzaklaşmak doğaçlama yeteneklerimizi körelttiği gibi gerçeği görebilme ve deneyimleyebilme yetenklerimizin üstü elektrikli battaniyelerle örtülmüş bir durumda.

Peki bu durumda bir sonuca varmak için yapmamız gereken şey ne diye sorarsanız diye düşüncelerimi aktarmak isterim. Andre'nin Budist meditasyonunda anlattığı gibi hayatı her ısırığın tadını aldığımız bir yemek gibi tüm detaylarıyla yaşamalıyız fakat bu detayları Andre'nin yaptığı gibi hayali öykülere birbirine bağlamak yerine Wallace'in yaptığı ve belki Melancholia filminde Justine'in yaptığı gibi yani olduğu gibi görmemiz gerekiyor. Ne eksik ne de fazla.

29 Ağustos 2017 Salı

Mülkiyetçi Duyguların İnsan İlişkilerine Etkisi: Duygusal İlişkiler

Son yazımda blogumda film incelemesi dışında yazmak istediğim şeyler olduğundan bahsetmiştim. Bu yazı belki de bunların ilki olabilir. Devamı gelir mi ya da istediğimi anlatmakta başarılı olacak mıyım bilmiyorum ama yaz tatilindeki boş zamanlarımın bir kısmını bu yazıya harcamanın birçok açıdan faydalı olacağını düşünüyorum. Öncelikle ben kendi kafamdaki düşünceleri belirli düzlemlere oturtmuş olacağım.İkinci olarak siz bu okuyanlara birlikte genel anlamda insan ilişkileri nasıl daha iyi yaşanabilir ya da nasıl olmalıdır gibi soruların cevaplarını arayacağız. İçinde bulunduğumuz yaşamı anlamak için yapabileceğimiz her teşebbüs yine kendi içinde faydalıdır. Bu yazıyı okurken bu cümlelerin benim şahsi kişisel düşüncelerim olduğunu kesinlikle unutmayın ve buna göre değerlendirin.



Öncelikle ilişki içindeki mülkiyet anlayışından biraz bahsetmem ve konuyu değerlendirirken referans verebileceğim bir temel oluşturmam iyi olacaktır. Bunun için mülkiyetçiliği bir duygu olarak işleyeceğimiz için var veya yok demek yerine şiddetiyle değerlendirmeliyiz. Bu doğrultuda 0 ile 10 arasında değişken bir skalada incelemek faydalı olabilir. 0 bize mülkiyetçi duyguların hiç olmadığı ve 10 tamamen mülkiyetçi olan bir bireyi belirtecek. Tam bu noktada mülkiyetçi duyguların kişilere etkisinden de bahsetmezsek elbette olmaz. Bu mülkiyetçi duyguların oluşması için öncelikle iki insana ihtiyacımız vardır ve bu insanların hayatları belirli ölçülerde kesişmelidir. Mülkiyetçiliği somut bir aksiyon olarak tanımlamamız mümkün değil bu nedenle onu sonuçları üzerinden tanımlayabiliriz. Fakat illa somut bir tanım istiyorsanız ilişkide olduğunuz kişiye karşı belirli oranda hissettiğimiz sahiplik duygusu diyebiliriz. İlişkide mülkiyetçilik bireysellikle ters birliktelikle doğru orantılıdır. Benzer bir şekilde mülkiyetçilik arttıkça kaliteli iletişim kurmak da güçleşmeye başlar karşıdakiyle. Sorunlar arttığı gibi çözümleri de zorlaşmaya başlar. Bu durum ilişkinin bitmesiyle sonlanıyor tabii genelde, bitmediği durumlarda ise insanlar kendini saçma bir ilişkinin içinde mutsuz hissediyorlar. Skala üzerinden üç farklı ilişki tipine (fuckbuddyliği alt başlık olarak ayrıca konuşabiliriz) puan vermemiz gerekirse: Aile de 10 ile 7 ,duygusal ilişkilerde 10 ile 6 ve arkadaşlık ilişkilerinde ise 7 ile 3 arasında mülkiyetçilik görüldüğünü söyleyebiliriz.

İnsan kendi vücudunun içinde sürekli yalnız bir varlıktır aslında ne kadar çevresinde insanlar olsa dahi kendi düşünceleri,iç sesi,kolları ,bacakları ve vücudu ile yalnız başınadır. Bu yalnızlık zaman zaman insana iyi gelirken , zaman zaman boğucu olabilir ve yalnızlığını bastırmak için yolu başka insanlarla iletişime geçmekte sosyalleşmekte bulur. Yalnızlık hissi aile , arkadaşlık ve sevgililik gibi ilişkilerle bastırılmaya başlanır. Aile bireyleriyle yaşanan ilişki kişinin yaşının ilerleyip dışarıdaki insanlarla iletişime geçmesiyle birlikte yavaşça azalmaya ve belirli bir düzeye gelmeye başlar. Tabii herkes için bire bir aynı olduğunu söylememiz imkansız ama ben genel bir taslak çizmeye çalıştığım için sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. Bu sefer kişi ailesinden açılan boşluğu arkadaşlarıyla doldurmaya başlar ve derken arkadaşlarına da alışır. Belirli bir yaştan sonra da cinsel yönelimine göre dürtülerinin de yönlendirmesiyle bir duygusal ilişki arayışına girer. Bu üç ilişki tipinin arasında arkadaşlık mülkiyetçi duyguların en az hissedildiği ilişki tipidir ve belki de insanın hayatında en çok eksikliğini hissettiği şey de arkadaşları olabilir. İnsan arkadaşlarının yanında oldukça rahat ve özgür bir şekilde hareket edebilir. Arkadaşlar birbirlerinin hayatı olmak yerine birbirlerinin hayatlarına eşlik ederler. Arkadaşlar arasında dürtülere dayanan etkileşimler yok denecek kadar azdır ve dolayısıyla kişilerin birbirini kısıtlamasını gerektirecek bir durum pek kolay oluşmaz. Dolayısıyla kişiler arkadaşlık ilişkilerinde kendileri gibi olup hayatlarına güzel bir şekilde devam ederler. Kan bağından doğan ilişkileri ve duygusal ilişkileri de işin içine katmamız gerek tabii. Benim hayat görüşüme göre anneler,babalar çocuklarına bir arkadaş samimiyetinde davranmayıp ,seni ben doğurttum ve sen benim sahip olduğum bir köpek gibi benim söylediklerime itaat edeceksin gibi söylemlerle çocuklarıyla iletişime geçtikleri zaman aralarındaki ilişki toplumsal hiyerarşiden doğan bir mülkiyet kavramının dışına çıkamıyor. Duygusal ilişkiler açısından bakarsak da bana kalırsa sevgilim benim en yakın arkadaşım olmalı. En yakın arkadaşım olurken de aynı zamanda yaşanan duygusal alışverişin yoğunluğuna rağmen mülkiyetçi hislerini kendi bireysel faydalarına rağmen baskılaması gerekiyor. Bizim de ilişkinin içinde yapmamız gereken şey eninde sonunda sahip olduğumuz bedenin ve yaşayacağımız hayatın içinde aslında yalnızlık dışında bir çözümün olduğunu anlamak ve bu ölümlü dünyada buna göre yaşamaya çalışmak. Dolayısıyla temel olarak yapmamız gereken şey benliklerimizin hem aile hem de duygusal ilişkinin içinde buharlaşmasını engellemek ve bireyselliğimizi mümkün oldukça koruyabilmek. Konuyu buradan devam ettirip şimdilik sadece duygusal ilişkilere odaklanıp daha derin bir analiz yapmak istiyorum.



Öncelikle bireysellik konusuna biraz daha detaylı değinmek istiyorum. Daha önce de söylediğim gibi insan her ne kadar çevresinde bir çok kişi olsa da hala en temelde yalnızdır ve hayatının sonuna kadar bu durum aşağı yukarı böyle devam edecektir. Sevgili dediğimiz bu insanlar bizim hayatımıza uzun veya kısa sürelerde dahil olup etkilerler. Bizim burada yapmamız gereken şey bireyselliğimizi olabildiğince çok korumak. Bunu yapmanın yollarından biri belirli kararları vermeden önce acaba ilişkim olmasaydı nasıl karar verirdim diye düşünmek olabilir. Örneğin önünüze önemli bir iş veya kariyer fırsatı geldiği zaman bu sizin hayatınızın gidişatını oldukça fazla etkileyebilir. Fakat bu fırsatlar eğer sizi sevdiğiniz kişiden uzaklaştıracak ise karar vermek oldukça güç bir hal alır. Bu durumda kişisel çıkarların büyüklüğüne göre bencil bir karar almak kişinin bireysel hayatı için çok önemlidir. Bu noktada "ben onun gibi birini bir daha nasıl bulacağım" gibi sorular canlanabilir kafanızda. Buna benim cevabım kimsenin bulunmaz hint kumaşı olmaması ve aslında karşımızdaki kişiyi öyle görmemizin tamamen bizimle alakalı olması,dolayısıyla kariyer planınızı gerçekleştirip bir süre aşk acısı çektikten sonra yine benzer duyguları hissedebileceğiniz birini bulmak o kadar da zor olmayacak. Bu tarz ilişkilerde bile ilişki bittikten bir süre sonra "aslında ilişkinin şurasında şunu şöyle yapmıştım ama ne kadar saçmaymış şimdi olsa hayatta yapmam" veya "şu tavırları çok saçmaydı" gibi düşünceler insanın kafasında belirmeye başlar. Bu düşüncelerin başladığı an mülkiyetçi duyguların sıfıra yaklaştığı an olarak nitelendirilebilir. Sizi ona bağlayan aidiyet duygusu ve alışkanlıktan kurtulduğunuz zaman ilişkinin eksiklerini gerçekten görmeye başlıyorsunuz.

Diyelim kariyer fırsatını reddettiniz ve mutlu ilişkinize devam etmek istediniz ama yarın öbür gün ilişkinizin yine aynı seyrinde devam edeceğinin bir garantisi yok. Öncelikle insanlar düşündüğünüz kadar saf ve temiz canlılar değil ve sizi yarı yolda bırakabilir. Siz aranızdaki mülkiyetçi anlaşmalara sözlere güvenirken karşıdaki sizin kariyer fırsatını kaçırdığınızı bilmesine rağmen size olan sevgisinin bittiğinden bahsedebilir, sizi daha çok hoşlandığı biri için terk edebilir ya da karşıdakini bırakalım siz ondan sıkılıp ayrılmak isteyebilirsiniz. İnsanlar çok kolay bencilce hareket edebilen canlılardır ve siz bir insana mülkiyetçi duygularla yaklaştığınız zaman uzun ömürlü plan yapmakta kendinizi rahat hissedebilirsiniz ama kariyer fırsatını kaçırdığınız ve ayrılmasaydık şunları şunları yapacaktık deyip üzülmenizle kalacaksınız. İlişkide duygular her zaman eşit olarak dağıtılmıyor bazen ve siz eğer çok seven ve daha çok ödün veren taraf oluyorsanız ilişki bittiğinde daha fazla zarar görüyorsunuz ve bu ödünlerin her biri bireyselliğinizden verilmiş oluyor aslında. Dolayısıyla ilişki bittiğinde de toparlanmanız belirli bir zaman alıyor belki de psikolojik destek almanız gerekiyor. Bu ödünler bahsettiğim gibi hayat değiştirici büyüklükte olmak zorunda da değil açıkçası. En sevdiğiniz yemeği yiyemiyor, evin içinde davranma şeklini uzun vadede rahatsız olacak şekilde değiştirmeye başlıyorsanız veya küçük yapmayı sevdiğiniz alışkanlıklarınızı sırf onu sevdiğiniz için baskılıyorsanız bile bu size ilişkinin sonunda "Oh iyi ki bitti!" hissini yaratacaktır. İlişkilerin bitmesinin sebeplerinden biri de bu tarz küçük problemlerin birikmesi denebilir.



Tam bu noktada diyeceksiniz ki "Berkay naptın biz o zaman bu ilişkiyi nasıl sürdüreceğiz?". Bu noktada ilişkide tarafların beklentileri ve dürüstlük gibi faktörler devreye giriyor bana kalırsa. Dürüstlüğün sağladığı şey karşıdakini nasıl bir ilişki yaşamak istediğiniz konusunda bilgilendirmektir öncelikle. Daha önce bahsettiğim mülkiyetçilik skalasında 10 ile 9 gibi rakamlardan mümkün oldukça uzak durmalı mümkünse 8-6 bandında olmalı mülkiyetçi duyguların şiddeti bir ilişkinin içerisinde. Elbette daha önemsiz ilişkiler yaşayarak bu rakamı daha aşağıya çekmek "açık ilişki" kavramına yaklaşmak da olası ama bu zaten kişiye çok zarar verdiğini düşündüğüm bir ilişki tipi değil. Tekrar burada dürüstlük faktörü devreye giriyor. Eğer iki tarafta içinde buluştukları ilişkinin mülkiyet seviyesinin farkında olup ve beklentilerini,hareketlerini buna göre ayarlayabilirlerse bu ilişki mümkün olduğunca uzun ömürlü ve sağlıklı bir şekilde ilerler. Bütün bunları ilişkinin başlarında kişiyle küçük küçük konuşmakta fayda vardır. Benzer bir dürüstlüğü ilişki sırasında da sürdürmek yine ilişki içindeki farkındalık için önemli bir durumdur.

İlişkide mülkiyetçi fikirlerden olabildiğince uzak durmak kısaca bireysellikten daha az ödün vermeyi beraberinde getiriyor. Fakat ilişki içinde daha mutlu olmayı göze alarak bazı risklere girdiniz ve özverilerde bulundunuz. Bu çok olası bir senaryo. İlişkiye mülkiyetçi duygularla yaklaşmayan biri bile bunu yapabilir. Bu durumun mülkiyetçi bir ilişkiden iki farkı olmalı. Öncelikle verilen fedakarlıktan eşit derecede bir fayda beklememeyi bir alışkanlık haline getirmek ve ilişki bittikten sonra bu özverilerden dolayı pişmanlık duymamak. Karşıdaki ilişkiye mülkünüz gibi baktığınız zaman verdiğiniz emeğin karşılığını olduğu gibi alacağınızı düşünebilirsiniz ama mülkiyetçi olmayan biri ilişkinin aslında her an bitmeye yakın olan bir şey olduğunu aklında tutmalıdır. Bu durum elbette ilişkinin içindeki polyannacılığı biraz öldürecektir ama ilişkiyi daha durgun bir mutluluk seviyesinde uzun süre tutmak için daha etkili olduğunu düşünüyorum. Yani dolayısıyla mülkiyetçi duygularla yaşanan bir ilişki irrasyonel mutluluk ve mutsuzlukların iniş çıkışlarıyla çalkalanır sürekli. Fakat mülkiyetçi olmayan yani bireyci diyebileceğimiz ilişki türü sizi daha farklı bir mutluluğun içine sokacak ve bu mutluluk daha az dalgalanmayla kişiyi psikolojik olarak daha sağlıklı kılacaktır.

Bireyci ilişki tipinin içindeki insanlar mülkün kalıcılığı büyüsüne kapılmayıp anını daha fazla yaşayan ,anından keyif alan insanlar olacaktır ve bu rutini önleyici bir şey haline gelebilir. İlişkilerin bitme sebeplerinden biri de rutine bağlamasıdır aynı zamanda. Hatta insanların evlendikten sonra birbirinden sıkılması ve arasındaki sevginin azalmasının en temelinde de aslında mülkiyetçiliğin artması yer alır. Mülkiyetçilik arttıkça kaybetme korusu azalır ve bu ilişkideki kişilerin ilişkiye gösterdikleri çabayla da aynı zamanda ters orantılıdır. Bu nedenle biriyle uzun bir ilişki yaşamak ve hatta birlikte yaşamak varken evlenmenin aslında pek de mantığı yoktur bana kalırsa.  Mülkiyetçi bir ilişkide anı yaşamak değil ilişkinin yani mülkün sürdürülmesi ön plandadır her zaman ve bu da alışkanlığın kişiyi zorlamasıyla gerçekleşir. Bu noktada kişi kendi kişisel hayatına ve sevgilisine ayırdığı zamanı doğru bir şekilde dengelemelidir. Yani daha önce de söylediğim gibi en yakın arkadaşım olması gereken sevgilim benim hayatım olmamalı,hayatıma eşlik eden kişi olmalıdır. Bu noktada ilişkideki problemleri kısa vadede büyümeden çözen, uzunca planlara ve alışkanlıklara boyun eğmeyen her anından zevk alabileceğiniz ilişikiniz servise hazır olmuş oluyor. Eğer zaten bu kafa yapısının içinde biriyseniz karşınızdaki kişi istediği kadar mülkiyetçi bir anlayışa sahip olsun siz ilişkide daha sağlam duran ve dayanaklı kişi olacaksınız.


Böyle bir ilişkiyi pratikte yürütebilmek gerçekten kolay bir durum değil. Güçlü karakterli ve dürüst insanlar gerekiyor böyle bir ilişki tipi için gerçekten. Fakat benim düşüncem biz ilişkilerimizde bu anlattığım ideal olduğunu düşündüğüm durumlara ne kadar yaklaşabilirsek o kadar mutlu ve sağlıklı bireyler olacağız. Hatta ilişki anarşizmi diye bir kavram var ki pratikte yapması oldukça zor bir şey bu dediğim mülkiyet kavramı neredeyse sıfır olduğu için anlattığım problemlerin neredeyse hiç biri yaşanmıyor.

Kapitalist dünyanın bize her saniye dayattığı mülkiyet algısı elbette ilişkilere de belirli oranda yansımak durumunda çünkü hayatımızı başka türlü yaşamamız mümkün olmuyor. Bizim burada yapmamız gereken mülkiyetçiliğin seviyesini mümkün olan en ideal seviyeye getirmek. Zaten mülkiyetçiliği sıfırladığımız bir dünyada ilişki denen şeyin yaşanması mümkün değil büyük olasılıkla. Öyle bir ilişki türünü de tarif etmemiz çok mümkün değil çünkü bunun gerçek dünyada bir karşılığı yok. Umarım ilişkiler üzerinde düşüncelerim sizin kendi hayatınızda veya düşüncelerinizde de karşılık bulur. Anlattığım şeyleri daha fazla ve somut örneklerle anlatmak da mümkün tabii ama ben verebileceğim en yalın şekliyle zaten biraz kafa karıştırıcı olabilecek bir konuyu açıklamaya çalıştım. 

15 Ağustos 2017 Salı

Duvara Karşı Film İncelemesi

Son zamanlarda izlediğim filmlerden yeterince zevk aldığımı hissedemiyordum ama doğru filmi izlemenin de önemli olduğunu anladım. Gerçi film izlerken anlık bir zevk hissetmek her zaman o en önemli şey olmayabiliyor ki bu blog için yazdığım yazılarda geçen filmlerin önemli bir kısmı film sonrası film üzerine düşünmem sayesinde ortaya çıktı. Duvara Karşı izlerken oldukça zevk aldığım filmlerden bir tanesi oldu gerçekten. Film 2004 yılında Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı'yı da almış zaten bu da filmin başarısını kanıtlayan bir gösterge. Filmini izlerken duygu geçişleri çok başarılı bir şekilde aktarılmış bana kalırsa ve kendinizi karakterlerin yerine koymaya başladığınızda bu geçişlerden siz de etkileniyorsunuz ister istemez. Filmin duygusal ve kişisel bir yönü olduğu gibi sosyoekonomik saptamalar yaptığını da görüyoruz çokça.



Film hayatı harabeye dönmüş ,yolunu kaybetmiş ve sarhoş olmak dışında amacı kalmamış Cahit'i görmemizle başlıyor. Cahit ne yapıyor? Yolunu kaybetmiş bir kısım insanın yaptığı gibi duvara karşı sürüyor arabasını ve bu vesileyle Sibel ile tanışmış oluyor. Sibel'de muhafazakar aile yapısında kısılı kalmış ve çözümü önce intiharda sonra yalan bir evlilikte aramıştır. Fakat bu evlilik zaman içinde yalan olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır. İnsanlar bana kalırsa duygularının büyük oranda esiri olan canlılardır. Bu duygular toplum tarafından şekillendirilmiş de olabilir. Şöyle ki filmi izleyenler bilir (filmi izlemediysen zaten yazıyı da okumanın pek bir anlamı yok) Cahit hiç tanımamasına rağmen kendi gibi bir psikopatla evlilik yapıyor ve aslında ona aşık olması için pek bir sebep yok. Düzenli bir şekilde seks yaptığı başka bir partneri var. Zaten bu evliliğin asıl amacı Cahit'in daha konforlu bir ev hayatına sahip olması, daha az para harcaması ve Sibel'in cinselliğini özgürce yaşayabilmesiydi en başından. Hem Sibel'in hem de Cahit'in birbirine aşık olmasının en temelinde kıskançlık bulunmaktadır. Kağıt üzerinde de olsa evli olmaları buna rağmen sevişmemeleri ve birbirlerinin cinsel hayatlarına karışamamaları gibi durumlar onların mülkiyetçi dürtülerini harekete geçirdi büyük oranda. Günümüzdeki yaşanan aşkların , bizim aşk diye tanımladığımız kavramın temeli mülkiyetçiliğe dayanmaktadır. İşte tam da bu noktada bu mülkiyetçilik duygusu insana en irrasyonel hareketleri yaptıran duygu oluveriyor. Cahit ve Sibel'in ilişkisi duygusal dengesizlikler çorbasına dönüyor aniden. Umarım zaman bulabilirsem blogum üzerinden insan ilişkileri ve mülkiyetçilik,anarşizm üzerine görüşlerimi aktarmak istiyorum bir ara. Bizler de ilişkilerimizi benzer dinamiklerin üzerine oturttuğumuz için empati kurmaya başlıyoruz otomatik olarak.


Bu nedenle aslında filmin melodram bir yapısı da var aynı zamanda. Bu filmde gördüğümüz dram müzikle inanılmaz bir şekilde desteklenmiş film içerisinde. Filmin duygusal değişimlerine şarkılar da müthiş bir şekilde eşlik ediyor ve bizi de buna alet ediyor. Ağla Sevdam şarkısında ben de gerçekten duygulanmıştım filmi izlerken. Fasıl ekibi filmin o anki moduna göre bölümlerin arasına girip başlıyor sanatını icra etmeye. Türk ezgileri ya da bir fasıl ekibinin kullanılmasının sebebi bu kişilerin yaşadığı psikolojik değişimlerde Türk geçmişlerinin önemli bir payı olması bana göre. Yani düşünüyorum benzer bir film daha evrensel bir hava katmak için yabancı müziklerle de desteklenebilirdi ama Fatih Akın'ın tercihi bu yönde olmamış.  Filmde bunun yanında arka fondan çalınan müzikle birlikte Şeref'in kendi sesinden de türkü dinliyoruz bu kısım da ayrıca güzel olmuş. Filmde Türkçe rap şarkılara da oldukça yer verilmiş. Rap büyük oranda bir alt kültür müziği olarak nitelendirilebilir ve filmde Türklerin göçmen olarak yaşadığı sıkıntıları görüyoruz filmde. Fatih Akın'da zamanda Almanya'da benzer durumların içinde bulunduğu için filmlerinde bu tarz temalar oldukça sık işleniyor. Bu konuya biraz sonra ayrıca değinebiliriz.


Filmin bize gösterdiği şeylerden biri döngüsellik aslında. Filmin başlarında Cahit'in Katherina adında unutamadığı bir eski aşkı olduğunu görüyoruz. Büyük ihtimalle Katherina'nın hayatındaki eksikliği onu filmin başında olduğu duruma düşmesindeki birincil sebep. Bundan sonra en umutsuz anında hiç beklemediği anda karşısına Sibel çıkıyor ve kendini bu sefer Sibel'e kaptırmış oluyor. Fakat anlattığım bu mülkiyetçilik duygusu yüzünden bir insanı öldürebilecek kadar sağlıksız bir kafa yapısına giriyor Cahit. Filmin sonunda ise Cahit , Sibel'in onunla gelmemesinin ardından bir anlamda başladığı noktaya geri dönüyor. Hatta Cahit aynı zamanda doğduğu yere dönerek bu anlatımı destekliyor da diyebiliriz. Onun için artık Almanya'da yaşadığı bir hayat yok ve yeni bir sayfa açıldı. Hayat aslında kendi içinde bunun gibi döngüselliklere sahiptir. Bu süreçten ne kadar zarar ya da fayda elde edeceğimiz süreç içindeki psikolojimize ve bakış açımızla oldukça etkilidir. Mülkiyetçi bakış açısı aşırıya kaçıldığı zaman kişiyi uzun süreli depresyona sürükleyebilir.


Filmde benim ilgimi çeken en önemli ayrıntılardan biri seks sahneleri arasındaki ton farkıydı. Cahit'i Maren ile seks yaparken gördüğümüzde aralarında yaşanan şeyin karşılıklı haz alma odaklı olduğunu görüyoruz. Fakat Sibel ile yatakta yaşadığı şeyler tamamen romantizm ve duygusallık üzerine kurulu. Bu duygular onların birbirlerine sahip olma isteklerini dürtüyor. Zaten ilk seviştikleri sahnede Sibel Cahit'i durdurarak eğer sevişirlerse gerçekten karı koca olacaklarını söylüyor ama aslına bakılırsa iş işten çoktan geçmiş ve olan olmuştu. Seks bu doğrultuda kalan son eksik parçaydı. Sibel kekilli de değim yerindeyse "dirty girl" den sevgiliye olan duygu geçişini çok güzel bir şekilde aktarıyor film boyunca.


Filmdeki önemli noktalardan bir tanesi ise Türklerin Almanya'daki sosyoekonomik ve sosyokültürel konumuydu. Almanya'ya yaşanan işçi göçünün sonucunda Türkiye'den bir çok işçi ailesiyle birlikte muhafazakarlıklarını ve kültürlerini de Almanya'ya götürmüş oluyor. Evli olmalarına rağmen geneleve giden , gece kulübünde kavga çıkarıp sarkıntılık yapan erkekler. Bu çarpık muhafazakarlık Sibel'in hayatını bir kabusa çevirdiği için sahte bir evlilik yapmak zorunda kalıyor ve bunun sonucunda duygusal tramvalar yaşıyor aslında. Bu tarz başka ülkelerde yaşayan göçmenlerin iki seçenekleri vardır. Ya kültürlerini ve inandıkları şeylere körleme bir şekilde sahip çıkacaklar ya da asimile olacaklardır. Cahit aslında zaman içinde yaşam tarzı yüzünden Türklüğüne büyük oranda yabancılaşmıştır. Fakat film boyunca ,rakı ve dolma sahnesi dahil karakterlerin özlerine ,Türklüklerine döndüklerini görüyoruz. Filmde bunların yanı sıra bir adet Türk düğünü görüyoruz. Bu da Türklerin Almanya'ya kendi kültürlerini taşıdıklarının bir kanıtı gerçekten. Sibel'in abisi otomotiv işçisi üniformasıyla görülüyor filmde. Filmin sonunda ise tahminen çalıştığı yerin başına geçmiş olabilir diye tahmin ediyorum. Otobüs şoförü ve bodyguard olarak çalışan Türkleri de görüyoruz film boyunca.

Özetle film için kaliteli bir melodram diyebiliriz. Bitirmeden şunu da söylemek lazım ki film boyunca kendimizi yerine koyduğumuz karakterlerin hepsi birer anti kahraman aslında. Klasik yeşilçam melodramlarında olduğu gibi temiz ,efendi bir beyfendi yok karşımızda ama buna rağmen film kendini oldukça benimsetiyor. Eğer yazımı filmi izlemeden önce okuyanlardansanız bir zahmet artık izlersiniz filmi diye umuyorum.

18 Haziran 2017 Pazar

Il Conformista Film İncelemesi

Yaklaşık üç aylık bir aranın ardından bloga yazı yazmak için tekrar fırsat bulabildim. Gerek yazmak için "doğru" filmi bulamamaktan ,gerekse zaman bulamamaktan dolayı blogumu ilk defa bu kadar uzun süre yazısız bıraktım. Il Conformista ya da The Conformist , The Last Emperor ve The Last Tango In Paris'den sonra sonra izlediğim üçüncü Bertolucci filmi. Bertolucci filmlerinde görüntü yönetmenliği oldukça ön planda diyebilirim. Bertolucci izlediğim üç filmi için de Vittorio Storaro ile birlikte çalışmış ve bunun etkisi oldukça hissedilebiliyor. Ünlü yönetmenlerin başarılı filmlerini genelde benzer ,çalışmaya alıştıkları ekiplerle birlikte yaptığını görüyoruz aslında.


İlk sahnesindeki ışık hilelerinden itibaren filmde görselliğin inanılmaz etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. Marcello'nun mağara alegorisini anlattığı sahnede pencereyi kapatmasıyla atmosferin oldukça değişmesi ve gölgeler üzerinden canladırması ya da profesörün öldürülmesi sırasındaki ormandan gelen ışık hüzmesi gibi benzer bir çok ışık oyunu izlerken bana oldukça keyif verdi. Filmin görüntü yönetmenliği o kadar başarılı ki bir kısım insan bunun filimin anlattığı şeylerin önüne geçtiğini düşünüyor. Film üzerine eleştirileri okuduktan sonra filmin planları içine gizlenmiş alt metinler konusunda gözüm biraz daha açıldı diyebilirim. Yani aslında sahneler görsel güzellikleri ile birlikte bizlere mesajlarını da üstü kapalı bir şekilde iletiyorlar. Örneğin dans sahnesinde Marcello'nun topluluk tarafından kişiliksizleştirilmesi resmedilmiş diyebiliriz. 


Film adı üstünde conformist bir insan olan Marcello'yu anlatıyor ve bunu anlatırken toplumsal eleştiri yapmaktan da kaçınmıyor. Türkçe'de direk karşılığı olmayan conformisti kısaca gözümü kaparım vazifemi yaparım olarak tanımlayabiliriz. Bu kişiler bulundukları durumlara uyum sağlamayı kendilerine ülkü olarak belirlemişlerdir. Conformist insanlar bulundukları kabın şeklini alan sıvılardan farksızdırlar. Örneğin bir devlet memuru olmak ve memurluğun varlığını sürdürebilmek büyük ölçüde conformist bir hayat sürdürür. Eğer conformist olmak yerine size dayatılanlara, bu bozuk düzene karşı gelirseniz ,mesela açlık grevine başlamak buna örnek olarak gösterilebilir, düzen sizi yok edebilmek için elinden geleni yapar. Marcello'nun film boyunca kendi ile iç çatışmasını izliyoruz aslında. Marcello devletin önemli bir ajanıdır ve insan olarak hissettikleri onun normalleşme ve uyum sağlama durumuna zorluk çıkarmaktadır. Marcello ajan olmadan önce bir insanı öldürebileceğini belki aklının ucuna bile getirmemişti. Kimseye zarar vermeden yalnızca bilgi toplayacak ve parasını kazanıp herkes gibi normal bir hayat sürecekti. Fakat ona verilen suikast göreviyle birlikte Marcello'nun altına girdiği vicdani yük artmaya ve onu zorlamaya başlamıştır. Üniversitede dersine girmiş ve sevdiği hocalarından birini öldürmek onun için bile fazladır. Belki tanımadığı ve değer vermediği bir insan olsaydı bu iş onun için daha kolay olabilirdi. Bu durum Hitlere zamanında veren insanların  kendilerini tarihin en kanlı katliamlarının bir tanesinde bulacaklarını tahmin edememeleri ve sonrasından pişman olmalarıyla paralellik taşıyor. Filmi izleyenlerin bildiği gibi filmin sonunda Marcello cinayeti kendi işlemek yerine başkalarına işletiyor. Böylelikle yükün altından kalktığına ve ahlaki bir sorumluluk altına girmediğine kendini ikna etmeye çalışıyor. Fakat hepimizin bildiği gibi profesör ve eşinin öldürülmesi doğrudan Marcello yüzündendir. Bu durumu et yiyen insanların endüstriyel hayvancılığa olan etkilerine benzetebiliriz. Hepimiz hayvanların vahşice katledilmesine göz yumuyoruz çünkü statüko onu gerektiriyor ve et yemek şu an bizim için en rahat olan durum. Marcello İtalya'da faşist yönetimin devrilmesinin ardından da doğrudan bir anti-faşist olma kararı alıyor çünkü eğer onun faşist bir ajan olduğu anlaşılırsa bu durumdan zarar görecek.


Bunun yanında filimin uyumluluk yönü cinsellik üzerinden de vurgulanıyor. Marcello normal bir insan olabilmek için yemek yapıp,seks yapabilen bir eş ile evlenmesi gerektiğini düşünüyor. Fakat bunları yaparken filmin başında ve sonunda Marcello'nun eşcinsel eğilimini çok rahat görebiliyoruz. Bu noktada Marcello conformist biri olurken kendi benliğinden de vazgeçmiş dolayısıyla kendi varlığı toplumun normları üzerinden tanımlamış oluyor. Böyle insanların hayatta mutlu olabilmesi mümkün değildir. Toplumun baskısını daima üzerinde hissetmek kendine özgü olanı yaratmayı engelleyen bir durumdur. Bu durum tek tipleşmeyi doğurur ve faşizan yönetimlerin en çok istediği durumlardan biridir. Tek tipleştirme öncelikli olarak çocuklara verilen eğitimden başlanır . Örneğin Türkiye'de çocuklara verilen militarist , milliyetçi ve islami eğitim çocukları güçlü bireyler yapmak yerine onların daha kolay yönlendirilebilir bir topluluk haline gelmesini sağlıyor. Fakat filmde görüyoruz ki  Marcello'nun çocuğu masada duran yeşil elmaların içindeki tek kırmızı elmayı seçerek gelecekteki nesiller adına bir umudun olduğunu bize gösteriyor. Kültürlerin evrenselleştiği ve birbirine karışmaya başladığı günümüz dünyasında artık gençler daha çok soru soran bireyler haline geliyorlar ama bunun yanında bir kısmı da onlara verilen eğitim tarafından zehirlenmeye uğruyor. Her şeyi de gençlerden beklemek aslında tamamen bir conformist bakış açısı aslında. Problem yükü toplumun büyük bir kısmına paylaştırılmadığı sürece genç nesiller çoğunluğun demokratik zulmüne uğrayıp başka genç nesillere ümit bağlamaya devam edeceklerdir. Bu noktada bugünlerde yapılan adalet yürüyüşü önemli bir adımdır ve devamının gelmesi gerekmektedir. Okuduğum bir yazıda devrimi cesurlar değil korkaklar diyordu. Biz bunu filme uyarlayalım ve yazıyı da böyle bitirelim: Devrimi cesurlar değil conformistler yapar!

30 Mart 2017 Perşembe

The Turin Horse Film İncelemesi

Yaklaşık bir, tam olarak bir sene bir gün önce açtığım bu blogu bu kadar uzun süre devam ettirebildiğim için çok mutlu olduğumu söyleyerek sizleri selamlıyorum. Bu blogla birlikte ben de oldukça geliştiğimi düşünüyorum ama hayatta gidecek yol siz gitmek istedikçe asla bitmez. Yola devam etmek için tek gereken şey yeterince istekli olmaktan başka bir şey değil. Bu yazı bir nebze de kutlama niteliğinde aslında. Böyle önemli bir yazıyı yazmadan önce de herhangi bir film seçmek istemedim gerçekten. The Turin Horse ya da Torino Atı filmi beni gerek fragmanı gerekse konusuyla çok etkiledi. İzlemeden önce nasıl bir filmle karşılaşacağımı aşağı yukarı biliyordum fakat Bela Tarr'ın daha önce hiç filmini izlemediğim için nasıl bir tarzı olabileceği hakkında pek fikrim yoktu. Bu yüzden yazıyı Bela Tarr üzerinden anlatmak yerine özellikle benzer konuları ele alan Bresson ve Bergman gibi yönetmenlerin filmlerindeki benzerlikler üzerinden anlatmaya çalışacağım. Biraz teknik detaylar biraz da filmin asıl anlatısı üzerine konuştuktan sonra bir sonraki incelemeyi yazdıracak filmi bulma döngüsüne tekrar gireceğim. Yazıyı okuyup sonradan filmi izlemeyi düşünecekleri şimdiden uyarıyorum. Film gerçekten eğlenceli veya akıcı değil. Boş zamanınızda izleyeceğiniz değil düşünsel bir egzersiz yapmak isteğinde olduğunuz zaman izlemeniz gereken bir film Torino Atı.


Filmin siyah beyaz çekilmesi bence filmin atmosferine gerçekten inanılmaz katkı sağlıyor. Film varlık , hiçlik ,hayatın anlamı ve rutin yaşam gibi bir sürü iç karartıcı konuyu ele alırken renklerden kaçınması anlamsal açıdan da destekliyor bence. Bunun yanında gösterilen insanların geçmişte bir zamanda yaşıyormuş izlenimi bırakması da siyah beyaz tercihinde etkili olmuş olabilir. Schindler's List filminde olduğu gibi geçmiş olduğunu vurgulamak için yapılmış olabilir ama filmde o kadar zamana bağlı olay olduğunu da söylemek zor. Filmdeki 6 gün vurgusunun yaradılış hikayesiyle aslında hiçliğin de yaratıldığı anlatılmak istenmiş olabilir. İnternet üzerinde okuyacağınız çoğu eleştiri ve incelemede tersine yaratılışı anlatan bir film olarak değerlendirildiğini görebilirsiniz filmin ama benim asıl bahsetmek istediğim şey varlıkla ,hiçliğin birbirinin doğal sonuçları olması ya da tamamlaması. Dolayısıyla evrenin yaratılmasıyla insan yaşamak zorunda olduğu anlamsız rutinlerle dolu hiçlik içine hapis olmuş oluyor aynı zamanda. Filmde bolca uzun çekim görüyoruz. Bela Tarr mümkün olduğunca sahneleri kesmekten kaçmış diyebiliriz. Ben kendi adıma uzun sahnelerden daha çok hoşlanıyorum. Hiç kesme olmadan çekilmiş Victoria filmi bu yönüyle hoşuma gider mesela oldukça . Bunun dışında sahneleri kesmediği gibi kişileri ve nesneleri bu uzun sahneler boyunca çok doğru yerleştirmeyi de becermiş. Bu alanda da kendisini Oldeuboi ile keşfettiğim ve yakın zamanda Handmaiden filmine gitmeyi çok istediğim Chan-wook Park'ın stilini de biraz andırıyor diyebilirim.
Filmdeki görsel atmosfer de gerçekten bir kıyamet senaryosunu andırıyor ve aslında filmde aksiyon olmasa da sürekli uçuşan yapraklar ve arkadan gelen rüzgar sesi diyalogsuz anları dolduruyor diyebiliriz. Bunun dışında filmdeki tek olduğunu düşündüğüm müzik de oldukça başarılı bence filmin hissiyatını vermeye yardımcı oluyor gerçekten.


Filmde üzerine konuşulabilecek ve insanda yorum yapmak için paranoya uyandırabilecek bir çok detay var ama biz filmi değerlendirirken filmi girmesini istediğimiz anlam kalıplarına sokmaya çok da uğraşmamalıyız bence. Örneğin Yekta Kopan'ın bu film üzerine yazdığı yazıda yönetmenin ağzından alıntıladığı sözlerde filmdeki baba ve kızın patates yemelerinin metaforik bir anlam taşımadığını ,tek ellerinde olan şeyi yediklerini söylediğini görüyoruz. Benzer bir şekilde yakında vizyonda girecek Koca Dünya filminin ön gösterimine gitmiştim ve Reha Erdem söyleşide bir soruyu cevaplarken filmde metafor kullanmadığını açık bir dille söylemişti. Yani bu noktada aslında çoğu filmi yorumlarken elimizde olanları ne kadar iyi kullanabileceğimize bakmamız gerekiyor bence. Bu doğrultuda öncelikle benim filmde gördüğüm şeyler "bir yerden" eve dönen at ve arabacı ,arabacının kızı ve bunların rutin hayatının bize yansıtılması. Ben ev ve çevresinde geçen olayların bize yansıtılmasını öncelikle Akira Kurosawa'nın Rashomon filmine ve Bergman'ın Persona filmine çok benzettim. Bunun nedeni yaşanan günlerin küçük detay farkları dışında neredeyse aynı olması ve biz bu yaşanan günü her gözlemleyişimizde farklı bir pencereden bakıyoruz aslında. Bergman'ın Persona filmindeki açı,ters açı sahnesi veya Rashomon filmindeki olayın başka kişiler tarafından farklı yorumları buna oldukça benzer. Bu filmlere Haneke'nin Amour filmini de eklemezsek ayıp olabilir. Dinlediğiniz şeyle anlattığınız şey aynı değildir demişti yanlış hatırlamıyorsam Haneke. Filmde o yaşanan rutini farklı perspektiflerden görmemiz yetmiyormuş gibi bence kameranın kendine has bir karakteri olduğunu da fark ediyoruz. Sanki Bela Tarr kamerasını almış ve gerçek bir olayı oradaki insanlara görünmeden çekmeye çalışmış gibi. Hem adamın hem kızının hem atın hem de kendi açısından bize yansıtmaya çalışmış bütün olanları ve belki de filmi kendi açısından kamera açılarıyla,davranışlarıyla bitirip bize anlatmak istediğini anlatmak istiyor diyebiliriz. 


Bunun dışında filmin gerçekten güzel bir veda filmi ve baş yapıt olduğunu söylememiz gerekiyor. Tabii ki filmin içindeki başka filmlere benzeyen bölümlere bir başkasını daha eklemekten çekinmiyorum. Au Hazard Balthazar benim bloguma da yazdığım ve bu filmle çok ortak noktası olduğunu düşündüğüm bir film. Zaten iki filmi de daha önce izlediyseniz neler yazacağımı belki de cümleleri okumaya başlamadan anlayacaksınız. Au Hazard Balthazar baş rolünde bir eşek oynamakta ve bu filmin en azından yardımcı rollerinden birinde atın oynadığını söylemek yanlış olmaz kesinlikle. Aslında bence zaten filmin başında Nietzsche'nin hikayede sarıldığı atın o at olduğunu düşünüyorum ama o at olmasa da hikayede değişen bir durum olacağını düşünmüyorum. Aynı Au Hazard Balthazar'da olduğu gibi karakteri,kararlar olan ve çevresindeki bütün olayları etkileyen bir hayvan var ve bunu tek kelime etmeden yapıyor olması sinemanın bir büyüsü. Aslında filmde gelişen bütün olayların temelinde atın yemek yemeyi ve itaat etmeyi bırakması yatıyor diyebiliriz. Hatta bana kalırsa at itaat etmenin ,araba çekmenin ve anlamsız hayatını daha da anlamsız yapacağına inandığı için yapmıyor bunları. At ile birlikte başlayan bu farkındalık rüzgarı tahta kurularına ,arabacıya, kızına ve hatta gaz lambasına dahi ulaşıyor ve film büyük bir hiçliğin içinde bitiyor. Filmin bir bölümünde ben atın sinemanın dördüncü duvarını yıkıp bizim gözlerimize baktığını düşünüyorum ve bunun yönetmen tarafından kasıtlı bir şekilde ayarlandığını düşünüyorum. İnsanların gözlerimizin içine bakmasına alışkınız ama bunu yapanın bir at olması beni farklı bir şekilde etkiledi.  Filmin bitiş biçimi bence Bergman'ın Seventh Seal filmi ile de benzerlik taşıyor diyebiliriz. Seventh Seal filminde ölüm insanları buluyordu ve ikonik ölüm dansı sahnesiyle bitiyordu film. Burada da benzer bir şekilde hiçlik o evi ve evin içinde bulunduğu dünyaya egemen oluyor. Seventh Seal'deki dansa benzer bir plandan çekilmiş bir sahne daha var ve o da arabacı,kızı ve atın evden kaçma çabasını gösteren sahne. Belki de Bela Tarr bize bu sahneyle ölümün bu anlamsız hayattan bir çıkış olamayacağını çünkü aslında kaçmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalışıyor. Ya da kimsenin bu varoluşçu sancıları yaratan fırtınadan kaçacak kadar gücü yok ve hayatın anlamsızlığının onları ele geçirmesinin tek sonuç olacağını söylüyor da olabilir. Bunların hiç biri de olabilir tabii ki :)


Film incelemesi yazmak insana yazma süreci içinde yeni çıkarımlara varabilme imkanı da sağlıyor aslında. Bu yüzden bu yazının benim için de filmi yorumlama noktasında faydalı olduğunu söyleyebilirim. Yazıyı bitirmeden şunu da söylemeliyim ki filmin direk bir mesajı olmadığı da oldukça açık ve bence böyle bir beklenti içine girmek de gereksiz. Bırakın fırtına sizi ele geçirsin ve kafanızdaki soru işaretleri çoğalsın belki izlediğiniz bu filme kendi hayatınız içerisinde farklı sonlar ekleme şansını siz bulabilirsiniz. Belli ki Bela Tarr alternatif sonunu bulamadan yönetmenlik kariyerine son vermiş. İnsanlığın asırlardır cevap vermeye zorlandığı büyük sorulara cevap bulmak hayatı sadece daha anlamsız bir hale getirecektir. Bence hayatı daha anlamlı hale getiren şey bu soruların çoğalması ve bizim de sürekli bir arayış içinde olmaya çalışmamızdır aslında. Bu blog da benim hayattaki sorularıma cevap arayışımın bir ürünüdür diyebilirim aslında. Bu nedenle yaklaşık bir tam olarak bir sene bir gün sonra yazdığım bu yazıda ve bu süreç boyunca blogumu okuduğunuz ve bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Görüşmek üzere !