31 Temmuz 2016 Pazar

Amour Film İncelemesi

Bonjour çok değerli okurlarım. Yazın başında sayısal anlamda fazla yazı yazacağımdan söz ediyordum fakat bunu pek başarabilmiş değilim. Fakat bunun yerine yazdığım yazların uzunluklarını arttırıp daha özenli bir şekilde yazmaya çalışıyorum ve haftada en az bir yazı çıkarmaya çalışıyorum. Bu doğrultuda üzerine çok övgüler okuduğum fakat bir türlü izleme fırsatı bulamadığım Haneke'nin Amour yani Aşk filmini incelemeye karar verdim. Filmin 2012 yılında Altın Palmiye ödülünü aldığını da belirtmemiz gerekiyor. Aşk aslında tanımlanması güç bir duygu. Bu yüzden ne zaman insanlar aşkı tanımlamaya ya da üzerine filmler çekmeye çalışsa ortaya birbirinden özgün anlatılar çıkıyor. Örneğin Gaspar Noe'nun Love filmi aşkı anlatırken cinsel ögeleri kullanırken Amour filminde daha çok fedakarlık üzerinden bir anlatı görüyoruz. Sanatın ve aşkın güzelliği biraz da buradan geliyor. İki farklı film, iki çok farklı anlatım ama ikisi de aşkın klişelerinden uzak ve bu yüzden başarılı. Filmde çiftin arasındaki aşk dışında değinilen bir çok konu var yazının devamında bunlara da değinmeye çalışacağım. Ayrıca filmde oyunculukların gerçekten başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle de Anne'i canlandıran Emmanuelle Riva inanılmaz bir oyunculuk çıkarmış. Venedik Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü almış zaten bu performansıyla.


Filmde çok nadir bir şekilde de olsa hareketli ve dönen bir kamera görüyoruz. Kameranın genelde sabit ve az hareket ettiğini söyleyebiliriz. Zaman zaman ev içinde simetrik çekimler de görüyoruz. Uzun çekimler bol bol kullanılmış filmin içinde. Çok Haneke filmi izlemediğim için bunun Haneke'nin tarzı olup olmadığı hakkında bir şey söyleyemeyeceğim. Kamera kullanımından çok filmdeki ses kullanımı benim dikkatimi çekti. Film başlar başlamaz sesin çok kuru bir şekilde kullanıldığını farkettim. Bütün hışırtılardan diyaloglara kadar daha sert diye tanımlayabileceğim bir ses kullanılmış. Bu durum evin sessizliğini ön plana çıkarmak için kullanılmış veya diyalogları daha karamsar kalıplar içine sokmuş bana kalırsa. Bunun dışında Haneke sesi görünmeyen yerdeki olayları anlatmak ve bize hayal ettirmek için de kullanmış. Filmin başında musluğun kapatılması , Anne'nin odasından inilti sesleri gelmesi bu duruma iki örnek. Ses kadar sessizlik de filmde bize bir çok şey anlatıyor ve duyguların bizim tarafımızdan sindirilmesine yardımcı oluyor. Bazen diyalog olmadan sadece karakterlerin yüzlerine baktığımızda da bize çok şey anlattıklarını görüyoruz. Filmde piyanoyla çalınan müzikler dışında ekstra müzik kullanılmamış ,duygu daha çok yüz ifadeleri ve diyaloglarla verilmeye çalışılmış.


Film sırasında Haneke hayata dair bir çok konuya parmak basmış. Bunlardan biri çok sevdiği eşinin gözü önünde eriyişini gören ve kendini ona bakmaya adayan birinin psikolojisi. Hepimiz bir nebze de olsa kendimizi Georges'in yerine koyup düşünüyoruz ve diyoruz ki biz böyle bir duruma düşsek ne yapardık. Burada kritik olan şey çiftin arasındaki aşkın gücü. O aşk aslında Georges'i bir paradoksa sürüklüyor. Aşık olduğun kişiyi kaybetmek ,onun ölmesine razı olmak ya da onun yaşaması için ondan ayrılmamak için elinden geleni yapmak önündeki iki seçenek. Her iki seçenekte de Georges zarar görüyor aslında. Birinde yalnızlığa sürüklenirken öbüründe sevdiği kadının konuşamamasını , yürüyememesini ve çektiği acıları görmek zorunda kalıyor. Bu işinden çıkılması zor durum onun zaman zaman duygu patlamaları yaşamasına sebep oluyor. Bunu Anne'e attığı tokatta (çok vurucu bir sahne bence) ve ona bağırdığı zamanlarda görebiliyoruz. Georges bir çözüm yolu bulmaya çalışırken bir süre sonra Anne'nin çektiği acıların ne kadar fazla olduğunu gördüğü zaman onu öldürebilecek kadar çok sevdiğini anlıyoruz. Filmin sonunda ise Georges'in ölüp Anne ile birlikte gittiğini görüyoruz. Bu durum aslında ikisi için de mutlu son aslında çünkü Georges eşinin ölümünden sonra evine girmesini istemediği güvercini yakalayıp sevgi gösterecek kadar yalnızlaşıyor o sessiz evinde.


Biraz da Anne'nin gözünden bakmamız gerekiyor. Başlarda yürüyen sandalyeden koltuğa geçme ,normal bir insan gibi çabasını görüyoruz. Kitap okuyor ve hayata devam etmeye çalışıyor. Georges'den yardımına muhtaç olduğunu anlamak onu çok üzüyor. İnsanın en basit ihtiyaçlarını bile kendi başına yerine getiremeyecek olması gerçekten üzücü bir durum. Kendimizi Anne'nin yerine koyduğumuzda hem Georges'a kötülük yaptığımızı hem de yaşamın git gide anlamını yitirdiğini fark ediyoruz. Anne bu süre zarfında uykudan önce çok düşünüyor. Bence eğer kafanızı yastığa koyar koymaz uyuyamıyorsanız beyniniz sizi yaşadığınız olayları düşünmeye ve onlar hakkında yorum yapmaya itiyor. Anne'in bu tarz düşünüşlerini özellikle başlarda olmak üzere görüyoruz. Anne geçmiş özlemini fotoğraf albümlerine bakarak dile getiriyor. Fakat bir süre sonra onu bu yaşama bağlayan hareketlerin hiç birini yapamaz duruma gelip ölümü beklemeye başlıyor. Kendisini bu düştüğü hali görmeye tahammül edemiyor. Bu sırada Georges de tüm bu gerçeklerden bir süre kaçıp ona hemşireler tutup durumunun iyiye gitmesini umuyor. Fakat Anne tüm bu hayalciliğe inlemeler ,gördüğü sanırlar ve konuşma yeteneği kaybetmesiyle cevap veriyor. Tüm bu acıklı durum bana ötenazi hakkını sorgulattı. İnsan yaşamsal faaliyetlerini kendi başına getirebilmek,sağlıklı düşünebilmekten bu kadar uzakken neden ötenazi bu insanların acısını dindirmek için güzel bir yol olmasın? Anne kadar kötü bir duruma düşmemiz gerekmiyor insanlara bu hakkı tanımamız için. Sadece bu film bile işin korkunç yanını gözler önüne seriyor.


Bana kalırsa ev filmdeki gizli oyuncu. Hiç bir şey yapmadan sessizce olduğu yerde dursa dahi aslında bizlere çok şey anlatıyor. Tüm o yaşanmışlıklar, kitaplıkta okunmuş kitaplar ,salonda binlerce belki milyonlarca kez başına oturulup çalınmış piyano hepsi aslında bize çiftin yaşamı hakkında bilgiler veriyor. Ev yeri geldiğinde Anne'in tuvalete gitmesine izin vermezken yeri geldiğinde ise sessizliğiyle korkunç bir hal alıyor. Ev sessiz olduğunda tüm yaşanmışlıklar çiftin üstüne üstüne gelmeye başlıyor. O ev Anne'in ölümünden sonra dayanılmaz sessizliğiyle Georges'in üstüne geliyor. Çiftin yıllarca paylaştığı o ev artık yalnızlığın somut bir hali gibi.Bu yüzden Georges'in kendini öldürmesi onun da huzura kavuşabilmesi için tek yol aslında. Çiftin ölümünden sonra eve gelen kızları da tüm yaşanmışlıklarla yüzleşmek üzere evi görmeye gidip düşüncelere dalıyor ve film burada etkileyici bir şekilde bitiyor.


Amour izleyicinin empati duygusunu sömüren çok başarılı bir film. İncelemenin başlarında da dediğim gibi tüm bu anlattığım şeyleri yaparken klişelerden uzak duruyor ve aslında başarısının altında yatan önemli sebeplerden biri bu. Film bittikten sonra insan tanıdıklarının hayatları ve kendi hayatı üzerine düşünmeden edemiyor, ben filmden kendime dair mesajlar çıkardım umarım sizde de benzer bir etki yaratır. Sonraki yazılarda görüşmek üzere şimdilik au revoir!

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Tepenin Ardı Film İncelemesi

Merhaba çok değerli okurlarım. İncelemelerime daha önce Abluka filmini incelemeye çalıştığım Emin Alper'in ilk filmi Tepenin Ardı ile devam ediyorum bu yazımda. Bu filmi elbet incelemeyi veya en azından izlemeyi düşünüyordum fakat şimdi inceliyor olmamın birincil sebebi okulda aldığım film analizi dersinde Emin Alper üzerine sunum yapmayı seçmem. Emin Alper bu filmiyle Berlin Uluslararası Film Festivali'nden iki önemli ödül alıyor. Bunun en önemli nedeni verdiği mesajların evrensel niteliklerinin olmasıdır aslında. İlk gözle bakıldığında film Türkiye'deki erkeklik problemini ve kürt sorunu gibi konuları ele alıyor gözükse de aslında tepenin ardındaki düşman ve erkeklik,güç,iktidar mücadelesi tüm dünyanın anlayabileceği ,üstüne düşünebileceği meselelerdir. Filmi günümüz siyasi sorunlarıyla bağdaştırmak da çok zor olmasa gerek. Zaten bu tarz filmleri başarılı yapan şeyler üzerine düşündürmesi ve açık uçlu olması. Şimdi ne oldu yörükleri vurdular mı  niye böyle bitti diye soruyorsanız zaten film izleyiş tarzınızı gözden geçirmenizi öneririm. Girizgahı çok da uzatmadan filmde gözlemlediğim ayrıntılara değinmek istiyorum.


IMDb'de ki bilgilere göre Emin Alper bu filmi için 2.35:1 ekran formatını kullanmış. Bunun bence ilk sebebi film boyunca bize doğanın güzelliğini geniş açılardan göstermek istemesi. Film sırasında görsellik olarak besleniyoruz sürekli. Film doğanın güzelliğini gözümüze sokuyor diyebiliriz. Bu güzelliğin yanında özellikle geniş açılı görüntülerde insanların aslında ne kadar küçük olduğunun da farkına varıyoruz. Bu insanoğlunun aslında sandığından önemsiz olduğuna dair bir gönderme olarak düşünülebilir bence. Benim gözlemlediğim diğer bir kamera kullanımı ise hareketli kameranın kişileri sürekli olarak sırtından takip etmesi. Bu kamera kullanımını Emin Alper'in karakteristik bir özelliği olarak söyleyebiliriz bence. Bu durum bize karakterin gördüğü şeyleri onun açısından görmemize yarıyor. Direk kişinin gözünden olan çekimler de var ama kameranın takip etmesi oyuncunun elemine edilmesini önlüyor. Film sırasında kamera gerek hareketli gerekse sabit olarak çeşitli şekillerde kullanılmış gerçekten ama anlattıklarım ilk dikkatimi çekenler. 


Filmde sonunda çalan askeri marş dışında müzik yoktu. Ortam sesleri yoğun olarak kullanılmıştı. Ortam seslerinin bu denli yoğun kullanılması , manzaraların,ağaçların,suyun bu kadar çok gösterilmesi galiba Tarkovski'den etkilemenin bir sonucu sanırım. Sinemanın sözsüz anlatım tarafı da denebilir. Bolca su , rüzgar,sinek ve arı sesleri duyuluyor filmde. Görsel olarak gördüğümüz doğanın içine ortam sesleri ile daha çok giriyoruz. Ses aynı zamanda izleyiciyi yönlendirmek için de kullanılmış. Bunu en yoğun olarak A Man Escaped filminde görmüştüm. O filmde insanların idam edildiğinin bir göstergesi olarak silah sesi kullanılıyordu. Bu filmde ise ses hayali yörüklerin bir işareti olarak görülüyor özellikle de Faik için. Onun dışında çobanı da hiç bir şekilde görmüyoruz ama otlatılan hayvanların sesinden çobanın sürüsüyle yakınımıza geldiğini anlıyoruz.


Filmin teknik tarafını bir yana bırakırsak artık filmin meseleleri üzerine konuşabiliriz. Benim filmi izlerken gördüğüm ilk dikkatimi çeken durum erkeklik üzerinden bir hiyerarşi ve aynı durum üzerinden karakterler arasında oluşan çatışma. Nusret'in oğullarının küfürlü konuşmalarına tanık oluyoruz filmin başında. Küfürler nefret söylemi içerir ve bir çoğu seksist ve ırkçı temellere sahiptir. Her ne kadar insanlar "ben o anlamda söylemedim" ya dese de küfürlerin neredeyse hepsi kendi nefret söylemlerinden beslenir. Özellikle bu erkeklik hiyerarşisinin altında olan erkek çocukların kendi erkekliklerini gösterme , kanıtlama biçimlerinden biridir aynı zamanda. Fakat mesela erkeklik hiyerarşisinde kendilerinden üstün olan babalarının yanında küfür etmeleri ise saygısızlık olarak adlandırılır. Aynı eksende babalar erkek çocuklarına erkekliği öğretmekle görevlendirilmişlerdir. Bu noktada Nusret'le Faik arasında bir çatışma yaşanmaktadır. Faik oğlunu yarım herif olmakla itham ediyor. Hatta daha ileri gidip Nusret'e miras kalacak tarlaların Mehmet'e kalmasına karar veriyor çünkü babaya göre tarlalar önemlidir ve gelenek devam ettirilmelidir fakat Nusret sadece sefa sürmeye gelmiştir oralara onun bulunduğu yerine başka bir anlamı yoktur. Nusret Faik'in batıya daha çok yaklaşmış ve geleneklerinden kopmuş oğlunu temsil ediyor. Nusret şiir okumak isterken Faik onun bir türkü söylemesini ister. Faik tepenin ardındaki düşmanla silahlı mücadeleye girmek isterken Nusret onun daha medeni yollarla işi çözmesini ister. Film sırasında ikili arasında sürekli bir çatışma durumu vardır. Nusret'in hayatındaki problemler daha batılı problemlerdir. Nusret yalnızlıktan şikayetçidir ama yalnızlık tanımları çok batılıdır. Kişinin evliyken bile yalnız olabileceğini düşünür ve en sonunda "herkes kendi yalnızlığını yaşıyor" diye bitirir. 


Bahsettiğim hiyerarşinin en üstünde dede yani Faik vardır. Bütün olaylarda son sözü Faik söyler. Tepenin ardına yapılacak operasyonu o yönetir. Faik'i film boyunca bağırarak görüyoruz bir yandan. Sesi en gür ve en yüksek perdeden çıkan kişi olması Faik'in en erkeksi karakter olmasının bir göstergesi. Bu erkeklik hiyerarşisinin en altında Süleyman ve Caner yani en küçük iki erkek çocuk bulunuyor. Onların görevi erkekliği öğrenmek ve onlara verilen görevleri yerine getirmek. Caner bu yüzden erkekliğini geliştirmek için tüfek kullanmayı öğrenmek istiyor ve gizli gizli rakı içiyor. Bu erkeklik yarışı öyle ki Süleyman ile Caner arasında da sürtüşmeye neden oluyor ve sonunda Caner "korkmadığı" köpeği tüfeğiyle vuruyor. Tabii aslında vuran Caner değil tepenin ardındaki yörüklerdir (!) Bu durum hangi hikayeye inanmak istediğinize göre değişir. Aynı şekilde Zafer'in babasını vurması da yine yörüklerin suçlanmasına sebep olmuştur. Askerlik kurumu var tabii bir da bu işin içinde. Zaferin askerde yaşadığı atmosferden sonra delirdiğini anlıyoruz. Askerlik de yine bu anlattığım erkeklik olgusunun yüce koruyucularındandır. (Daha detaylı bir askerlik incelemem için Full Jacket incelememi okuyabilirsiniz. ) Asker geldiği zaman ortama Faik yani hiyerarşinin en üstündeki kişi bile tedirgin olur. Militarizm aslında felsefe olarak özellikle de Türk toplumunun en derinine işlemiştir. Hiyerarşi, kadınlığın korunması ve erkekliğin silahla,ölümle yüceltilmesi gibi kavramlar aynı zamanda militarizmin kavramlarıdır. Filmin sonunda askeri marşın kullanılmasının sebebi buna bir göndermedir aslında.


Bir de kadının açısından bakmamız gerekiyor tüm bu olaylara. Meryem ve kızı genelde evlerinde durup ev işleriyle ilgilenirler. "Erkek işlerine" karışmazlar , rakı sofrasında bulunmazlar. Onlar yemek yaparlar ve çocuk doğururlar. Erkek çocuk doğurur ve yanına da güzel yemekler yapabilir erkeğine güzel hizmet edebilirse ondan iyisi yoktur. Kadınların erkeklerin dünyasında suskundur. This is a man's world desek çok yanılmış olmayız. Meryem ona yapılan cinsel istismara ,biçilen rollere karşı suskundur. Fakat küçük kızı tam Meryem gibi değildir. Daha dobra ve biraz da asi ruhlu olduğunu söyleyebiliriz küçük kızın. Fakat zamanla toplum yani çevresindeki adamlar onu da Meryem'leştirecek ve sesini kesecektir. Her ne kadar dünyada Merkel veya Hilary Clinton gibi kadın liderlerin sayısının artışta olduğunu görüyor bile olsak hala insanlık olarak atmamız gereken çok adım var. Sonuçta Obama siyahi bir başkan olmasına rağmen hala zenciler sokaklarda polisler tarafından öldürülüyorsa Hilary'nin başkan olması da kadınların problemlerinin çözüldüğünü değil sadece bir kadının başarılı olup başkan oldabildiğini gösterir.


Filmin en can alıcı ve bütün anlattıklarımı toparlayacak noktasına gelelim. Bütün bu anlattığım örnek verdiğim problemlerin kaynağı hiç bir zaman bizler değiliz. Zaferin delirmesinin ,ölmesinin veya Nusret'in vurulmasının sebebi biz değiliz. PKK'nın ortaya çıkmasının sebebi biz değiliz. Kürtlerin TC'den nefret etmesinin sebebi değiliz. Bütün suçlular tepenin ardındakiler. Darbenin olmasının sebebi kesinlikle AKP'nin yarattığı sivil darbe atmosferi değildir tek suçlu FETÖ'dür. Gülen cemaatinin 40 yıldır devletin her kademesine yayılabilmesinin sebebi AKP değildir Amerika'dır. Yani aslında suçlu hiç bir zaman biz değiliz. Ermeni soykırımının olmasının sebebi biz değiliz savaş koşullarıdır. Aslında biz ne zaman yaptığımız hareketlerin sorumluluğunu üstlemeyi öğreneceğiz işte o zaman problemlerin çözümünde bir noktaya gelebiliriz. Ülkemizde veya kişisel hayatımızda yaşadığımız problemlerin sorumluluğunu almaktan kaçmak ve bunlardan kurtulmak için tepenin ardında düşmanlar yaratmak çözüme giden yolun önünü kapatır. Ne zaman kendimize dürüst olursak o zaman bu engelleri aşıp problemlerin çözümünde güçlü adımlar atmaya başlayabiliriz. Filmde köpeğin,Zafer'in ve Nusret'in vurulmasının tek sebebi ataerkil toplumu devam ettiren bizleriz. Biz bile aslında bir nebze suçu karakterlere atmak yerine kendi hayatımızda yaptığımız yanlışlara bakmalıyız. Üniversite bitirmiş eğitimli adamlar kızlarını , eşlerini dövebiliyorsa bu sadece doğunun problemi de değildir. Suçu doğunun eğitimsizliğine atarak da kurtulamayız. Bu yüzden artık tepenin ardı yerine önümüzdeki gerçeklerle ilgilenmek yapacağımız en doğru hareket olur.

Özetlemek gerekirse Tepenin Ardı içinde bir çok meseleyi barındıran çok başarılı bir ilk filmdir. Emin Alper ,Tolga Karaçelik gibi genç Türk yönetmenlerin güzel filmlerini görmek de insanı mutlu ediyor. Bu tarz filmlerin çekilebilmesi için Türk sinemasına belki de daha çok önem vermemiz ,filmlerini daha çok izlememiz ve gündeme getirmemiz gerekiyor olabilir. Sonraki yazımda görüşmek üzere...

17 Temmuz 2016 Pazar

Rashomon Film İncelemesi ve Gündeme Dair Analojiler

Merhaba sayın kalkışma mağdurları. Ülkemizde mağdur olmanın hepimiz için kaçınılmaz olduğu bu günlerde bir süreliğine de olsa haber kanallarını kapatıp film izlemeye karar verdim. Akira Kurosawa, Ingmar Bergman, Robert Bresson gibi ünlü yönetmenlerin yaptığı filmler hayatımızdaki önemli sorunlara parmak basar ve bizi onlar hakkında düşünmeye iter. Öyle ki Rashomon'dan insanlığa dair hatta daha spesifik olarak ülkemizdeki darbe girişimi sonrası insanların davranışlarına dair sonuçlar çıkarmak kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden filmi incelerken daha önceki yazılarımda da yapmaya çalıştığım gibi gündemle filmin ortaklaştığı noktaları size aktarmaya çalışacağım. Rashomon 90 dakika uzunluğunda , insanoğlunun bildiğimiz ama görmezden geldiğimiz yüzünü bize gösteren bir film. Film temel olarak işlenen cinayetin ve çevresinde yaşanan olayların anlatımının kişiden kişiye ne kadar çok değişebileceğini bize gösteriyor.


Öncelikle filmde kamera kullanımı hakkında gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Film sırasında bir çok yakın çekim görüyoruz ve kamera hem sabit hem de hareketli olarak kullanılıyor. Aksiyonun fazla olduğu ormanda koşma sahnelerinde kameranın hızlı hareketleri filmin hızını arttırmak için kullanılmış. Özellikle Takashi Shimura'nın ormanda gezdiği sahnelerin değişik açılardan yansıtılması beni izlerken memnun etti. Benzer bir şekilde hırsızın kızla birlikte ormanda koşuşturması çekilirken kameranın hızı inanılmaz yüksekti ve bu filmin temposunun arttığı bir andı. Akira Kurosawa yakın çekim seviyor. Bana kalırsa Asyalılar özellikle soğuk ülkedeki insanların aksine daha duygusal ve daha heyecanlı karaktere sahipler. Hatta bazı insanlar bu sebepten dolayı Asya sinemasını pek sevmezler ve aşırı bulurlar. Bu nedenle yakın plandan yapılan çekimlerin etkisi bana kalırsa bir Bergman filmindeki yakın çekimlerden daha fazla duygu anlatır. Bu filmde gözlemlediğim diğer bir teknik ayrıntı görüntünün bir kare içinde katmanlara ayrılmasıdır. Kişiler sırayla ifade verdiği sırada kamera sadece onları değil arka planda bulunan ve onu dinleyen insanları da çeker. Bu durum iki ayrı katman iki ayrı olayın aynı kare içinde buluşması demektir. Hırsız ve evli çiftin aynı kare içine girdiğin başka sahneler de bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bunun dışında müzik izleyicinin duygu durumunu yönlendirir bir nitelikte. Bize film hakkında ipuçları vermektedir. Müzik bizimle heyecanlanır bizimle gerilir ve bizimle birlikte üzülür.


Savaş,kıtlık,deprem,fırtına,yangın,salgın hastalık ve çetelerin saldırıları gibi etmenlerin insanları umutsuzluğa sürüklediği bir yerde yaşanıyor olaylar. Her gün bir çok insan saydığım bu sebepler yüzünden ölmekte fakat filmin konu aldığı bu ölümü diğerlerinden ayıran şey insanların acımasız ,bencil ve olaylara işine geldiği gibi bakan yüzünü gözler önüne sermesi. Olaya şahit olan insanlar anlattıkları hikayeleri kendi versiyonlarıyla anlatmaktadırlar. Anlatılan bütün hikayelerin ortak olduğu belirli noktalar olmasına karşın dışarıdan düz bir bakışla hepsi birbirinden taban tabana farklıdır. Bunun birinci ve masum sebebi insanların olaylara farklı açılardan bakıyor olmalarıdır. Buna örnek olarak bir ressamın domateste gördüğüyle bir manavın gördüğü şeyin aynı olmaması verilebilir. Ressam daha öznel ve sanatsal bir domates görürken ,manav aynı domatesi fiziksel özellikleriyle daha nesnel bir açıdan tanımlar. Benzer bir şekilde kişilerin sahip oldukları bilgi setleri , duyguları ve tecrübeleri olayları farklı pencerelerden görmelerine ve yorumlamalarına sebep olur. Aslında işlenen cinayete baktığımı zaman bütün hikayelerde belirli ortak noktalar var. Eşinin ,karısını hor görmesi, hırsızın kadına tacizde bulunması ve adamın ölmesi bütün hikayelerde aynı. Fakat hikayelerin ayrışmasını güçlendiren diğer şey insanların olayları istediği gibi görmeye harcadığı özel çabadır. Bütün hikayeler kişilerin gözünden en doğru ve en haklı kendileri olacak şekilde işlenmiştir. Bu da insanoğlunun kibrinden ileri gelen bir durumdur. Hırsız hikayeyi anlatırken kendinin en iyi hırsız olduğundan ve adamı öldürmeden önce onunla onurlu bir şekilde savaştığını söyler. Hırsızı yakalayan adam onu yakalamaktan dolayı kendini oldukça başarılı görür ama aslında olan hırsızın yorgunluktan bayılması ve böylelikle yakalanmasıdır. Benzer bir şekilde kadın "namuslu" olmak üzerinden bir anlatıyla karşımıza çıkar. Ayrıca olayın anlatılış biçimine göre adaleti sağlamak adına kendilerine verilebilecek olası cezalardan da kaçma çabasıdır bu. İşin diğer bir yanı ise insanların bu anlattıkları hikayelere gerçekten inanıyor olmasıdır. Bu da kibrin insanın gözlerini kör etmesinden başka bir şey değildir.


Biri rahip biri oduncu olan ve onlara katılan diğer adamın arasında geçen konuşmadan ibaret aslında film. Rahip de oduncu adam da oldukça dürüst ve güvenilir kişiler olarak gözüküyorlar gözümüze. Sanki hata yapmazlar,yalan konuşmazlarmış gibi zannediyoruz. Fakat filmin sonunda oduncu adamın da en az diğerleri kadar suçlu olduğunu görüyoruz. Sahip olduğu kibir onun kendi suçunu yani hançeri çaldığı gerçeğini görmezden gelmesini sağlıyor. Bu durumda oduncu yaşadığı sıkıntılar aynı zamanda kendi iç hesaplaşmasıyla da bağlantılı hale gelmiş oluyor. Aralarına sonradan katılan adam ise bütün sorulan sorulara oldukça gerçekçi cevaplar veriyor. Adam gerçekçi ama iyi biri mi diye sorarsak cevabı hayır. Adamı bebeğin üşümesini engelleyen kimonoyu çalarken görüyoruz ve ayıplıyoruz fakat soru şu hangimiz kendi eylemini meşrulaştırmak yerine tüm kötülüğüyle kabul eden adamdan daha dürüstüz. Kötü biri olsa da adamın en azından kendine ve çevresine karşı dürüst biri olduğu söylenebilir. Adamın bu dürüstlüğü ve ölü adamın medyum aracılığıyla konuşup yalan söylemesi rahibin insanlığa olan inancını yok ediyor. Rahip de dünyanın gerçeklerine biraz daha yaklaşmış oluyor böylelikle.


Filmin başında çok şiddetli yağmur yağdığını görüyoruz. Bu oduncu ve rahibin kafasını kurcalayan soruları temsil eden bir metafor olarak kullanılmış diye düşünüyorum. Filmin sonunda yağmur durma noktasına gelmişti ama tamamen durmamıştı yani oduncu ve rahip artık "Anlamıyorum! Anlamıyorum!" diye ortada dolaşmıyordu. İnsanların neden yalan söylediklerini hatta kendilerinin de onlar gibi olduğunu anlıyorlar. Çiseleyen yağmur belki de bizim kafamızdaki soru işaretlerinin bir temsili bile olabilir. Sonuçta bizim o insanlardan bir farkımız yok. Eğer o insanlardan farklı olduğumuzu düşünüyorsak oduncu gibi yanılmış oluruz.

Bu durumu biraz da günümüze daha güncel örneklere adapte etmek istiyorum. Ermeni soykırımını ele alalım. Eğer Ermeni soykırımı hakkında yaşanan hikayeleri Ermenilerin tarafından dinlerseniz babalarının ,dedelerinin nasıl öldürüldüğü ve onlara nasıl işkenceler yapıldığını anlatan taraflı bir anlatı dinlersiniz. Benzer bir şekilde eğer Türklerin tarafından dinlerseniz bu hikayeyi bunların savaş koşulları içinde olabilecek şeyler olduğunu ama Ermeni çetelerini de unutmamız gerektiği söylenir bize. Peki bu hikayelerden hangisi doğrudur? Bana kalırsa ikisinin de doğru ve yanlış tarafları vardır. Evet , Ermeni soykırımı sistematik ve planlı bir şekilde gerçekleşmiştir fakat Ermeni çetelerinin yaptığı eşkıyalıklar yalan mıdır? Bana kalırsa cevap hayır ama bu durum Ermenilerin çektiği acıyı veya Ermeni soykırımının boyutunu küçültür mü? Buna da cevabım hayır. Fakat bu taraflar neden ortak bir anlatı üzerinden anlaşamıyorlar. Bunun birincil sebebi milliyetçiliktir. Rashomon filminin de bize gösterdiği şey insanların işine gelen hikayeye kendilerini inandırmaları çok daha kolaydır. Bu hikayelerin arkasında onları destekleyen milletler ve milliyetçi duygular vardır. Milliyetçi duygular da en temelinde duygulara bağlıdır nedenselliğe değil. İnsanlar "ırklarının" yüceltildikleri milliyetçi anlatılara inanmakta aynı şekilde eğilimlidirler. Bu yüzden duygusal olmasını beklediğimiz Türk ve Ermeni halklarını ortak bir anlatıda birleştirmemiz çok kolay değil. Fakat burada adımları atması gerekenler normal ve adaletli bir dünyada Ermeni ve Türk hükumetleridir. Ermeni tarafını bilemeyeceğim ama ülkemizde milliyetçilik oy toplamak için güçlü bir silah olduğu için Ermeni soykırımının kabulünün iktidar mücadelesinde onları geri plana atacağını bilen hükumet bu durumda bir adım atmamaktadır.


Benzer bir analojiyi 15 Temmuz "kalkışma girişimi" için de yapabiliriz. İnsanlar artık o kadar paranoyaklaşmıştır ki ülkemizde darbe girişimi AKP'nin bir tiyatrosu olarak görülüyor ve bu anlatı sorgusuz sualsiz kabul ediliyor. Bu aynı zamanda filmdeki gibi insanlığa veya devlete olan inancımızın yok olduğunun da çok çarpıcı kanıtıdır bu yüzden bir o kadar da üzücüdür. Ben bu senaryo yanlıştır demiyorum ama böyle bir iddiayı kabul etmek için elimizde yeterli delilimiz yok bana kalırsa. Aynı şekilde bu darbe girişiminin FETÖ terör örgütü (varlığı şüpheli) CHPKK ve dinsizler tarafından kutlu yürüyüşün kesilmesi olarak yorumlanınca yine aynı kanıt eksiğini görüyoruz. Fakat burada insanlar inanmak istedikleri hikayeye inanmak için kanıta ihtiyaç dahi duymayıp , desteği yeterli görüyorlar. Bir yandan darbenin AKP iktidarını bitireceğine sevinip ülkeyi götüreceği daha karanlık günleri görmezden gelmek de kişinin körleşmiş AKP nefretinin bir yansımasıdır. Kısacası hikayedeki karakterleri sadece insan olarak değil insan toplulukları olarak da nitelendirebiliriz. İnsan topluluklarının peşinde sürüklendiği düşünceler insanların kişisel düşüncelerinden daha tehlikelidir.


İnsanoğlu egosuna ve kibrine kapılmaya oldukça meyillidir . Yeter ki kendilerini inandırabilecekleri ve egolarının yarattığı açlığı doyurabilecek anlatılar yaratsınlar.  İncelemenin toplumsal analiz kısmında yazdıklarım kişisel düşüncelerimden çok insanların yaklaşımını açıklamayı hedefledim. Umarım propaganda yapıyormuş gibi gözükmemiştir. Sinema sanatın diğer alanları gibi insan hayatına ,problemlerine parmak basıyor ve bizi düşünmeye itiyor. Bu yüzden kalıcı , tartışmayı bitirmeyen zaman geçtikçe eskimeyen sanat eserleri yaratmak ,toplumu tüketilebilir üretimlerle yalnız bırakmamak aynı problemlerin çözümünde çok önemlidir. Tüketilebilir eserler insanı tatmin eder ve insanda soru sorma ihtiyacı doğurmaz. Bu yüzden bir Holywood komedisini izlemek Rashomon'dan daha kolay olabilir ama kesinlikle o tarz filmleri sanatın içine dahil etmek tatmin etmek ve tüketilmek üzerine kurulu olduklarından dolayı mümkün değildir. 1950'de yapılan bu filmin 2016 yılında hala çok net karşılıklarının olması Rashomon'un ne kadar başarılı bir film olduğunun da kanıtı aynı zamanda. Umarım bu (şu ana kadarki en) uzun yazımın tamamını böyle bir zamanda okuma başarısını gösterebilmişsinizdir ve umarım daha iyi yarınlar bizleri bekliyordur.

12 Temmuz 2016 Salı

Winter Light Film İncelemesi

Ingmar Bergman varoluşçuluk,din,hayatın anlamı gibi konuları filmlerinde bolca işleyen bir yönetmen. Bergman filmlerini izlerken diyaloglara dikkat etmek ve bazen geriye sarıp izlemek gerekiyor. Winter Light "silence of god" yani tanrının sessizliği üçlemesinin ikinci filmi aynı zamanda. Zamanla bu linkte isimleri olan diğer iki filmi de izleyip izlenimlerimi size aktarmak istiyorum. Filmin süresi 80 dakika ve işlediği konuya göre akıcı olduğunu söyleyebilirim. Filmde bolca metafor kullanılmış. Son zamanlarda Camus ve Sartre'dan okumalar yaptığım için filmi ateist varoluşçuluk penceresinden de elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. İnceleme sırasında filmin teknik detaylarından pek bahsedemeyeceğim maalesef.


Benim film sırasında ilk gözlemlediğim şey dinlerin insanların umutlarından beslenmesi. Hayata dindar varoluşçuluk penceresinden bakan insanlar ateist bireylerin hayatlarında umutsuzluk ve amaçsızlık görürler. Bunun en temel nedeni eğer kendileri dinlerinden vazgeçecek olurlarsa büyük bir umutsuzluğun içine sürükleneceklerini düşünmeleri. Zaten dinler de insanların bulundukları bu umutsuz durumdan çıkmalarına yardımcı oldukları için ihtiyaç üzerine çıkmıştır. İnsanlar dünyadaki adaletsizliklerin öbür dünyada karşılığı olacağına inanmak isterler. Eğer fakir ve zor bir hayat geçiriyorlarsa bunun onlar için bir test olmasını ve bu sefil hayatın cennetle ödüllendirileceğini umut etmek isterler. İçinde bulundukları kötü ve zor durumların üstesinden dua yardımıyla  gelebileceklerini düşünmek isterler. Fakat ne yazık ki hayat bu kadar romantik ve istediklerimizin gerçekleştiği bir yer değil.


Dinlerin insanlar üzerinde yarattığı atmosfer kişilerin umutsuzluğunu da arttırmak ve dine bağlılığını arttırır niteliktedir. Filmde olduğu gibi Hristiyanlık perspektifinden bakacak olursak Hristiyan ebeveynler çocuklarına daha küçüklükten itibaren İsa'nın onlar için acı çektiğini ve insanoğlunun bu yüzden günahkar olduğunu anlatırlar. Benzer anlatılar bütün İbrahimi dinlerde mevcuttur. Dinlerin kurallarına uyulmaması dahilinde cehennemle veya anlamsız bir hayatla korkuturlar insanların gözlerini. Bu öğretileri küçüklüğünden itibaren almış kişinin inandıklarını sorgulaması için tüm bu korkularının üstüne gitmelidir önce. Bu süreç bir kez başladığı andan itibaren durdurmak güçtür. Filmdeki rahibin yaşadıkları da bundan ibarettir. İnsanların tatmin olmayı gerçekleri aramaya tercih ettiği bu sürecin içerisine girebilmesi için filmde rahibin eşinin vefat etmesi gibi motivasyonlar gerekmektedir genelde. İnsanın hayatı böylesine derinden etkilendiği zaman dinler tarafından ona verilen cevaplar da tatmin ediciliğini yitirmeye başlıyor. Tanrının sessizliği tam da bu noktada devreye giriyor. İşte o zaman insan aklını kullanarak gerçeklerin arayışına girmeye başlar.


Rahipler dinlerin anlaşılmasında ve insanlara aktarılmasında kilit rol oynamaktadırlar. Rahip kendisine gelen intihara meyilli ve Çin'in atom bombası ile dünyayı mahvedeceğini düşünüp umutsuzluğa kapılan kişiyi teselli etmek,onu tanrının yoluna sokmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyor. Bunun nedeni tanrının da ona karşı sessiz olmasıdır. Rahip Hristiyanlığın öğretilerinden adama verebileceği cevaplara artık kendi de inanmamaktadır. Bu noktada rahp adamı iyileştirmek yerine kendi kafasına benzer soruları olan kişinin düşüncelerini öğrenmek ister aslında. Yaptıkları konuşma sonucunda rahip adama yardım edemez ve intiharı önleyemez. Rahip yaptığı konuşmadan sonra özgürleştiğinin farkına varmıştır. "Özgürüm, sonunda özgürüm.Bu fani umudu taşıyordum. Her şeyin bir yanılsama, hayal ve yalanlar olmayacağına dair..." Ne çanı çalmakla görevli adam ne de orgu çalan adamın düşünceleri rahipten farklı değildir. Org çalan adam bir an önce işini bitirmeye bakmaktadır ve yaptığı işe duyduğu inanç yok olmuştur. Benzer bir şekilde çanı çalmayı ve mumları yakma işini yapan adam ise duyduğu inanç azaldığı için işinde kötüleşmeye başlamıştır.

Filmdeki metaforlardan gözüme ilk çarpanı miyop olan Marta gözlükleri taktığında dünyayı gerçek haliyle görmeye başlıyor. Marta gözlükleri takılı halde rahiple konuştuğu zaman gerçekleri konuşmaya başlıyor. Tanrı'nın olmadığını ve (diğer bir gerçek bilgi olan) rahibin onunla evlenmemesinin ana nedeninin onu sevmemesi olduğundan bahseder. Rahip Marta'nın ona yazdığı mektubu okumaya başladıktan sonra Marta'nın gözlüksüz halini görmeye başlıyoruz. Duaların işe yaradığını düşünen ve kendine ulvi bir görev olarak rahiple ilgilenmeyi seçen inançlı bir Marta görüyoruz. " O kadar sefil bir durumdaydım ki daha fazla dua etmeyi düşünüyordum" der Marta mektubunda. Bu cümle Marta'nın dine bağlanışını ve yukarıda anlattığım şeyleri özetler nitelikte. Filmde gördüğüm diğer bir metafor ise hastalık metaforudur. İnsanların çektikleri varoluşsal sancılar ve hayata dair düşünceleri onları grip gibi esir alır. Bu düşünceler kendilerini geliştirmeye başladıktan sonra bulaşıcı hale de gelirler. Benzer fikirlerden başka insanlar da etkilenmeye başlarlar ve belki de onların hayatlarını daha zor bir hale sokarlar. Önemli olan hastalığa çözümü mantıksal ilerleme (uslamlama) yoluyla bulmaktır. Hastalığı yok saymak yani kendini dini masallarla  kandırmak insanı ölüme sürükleyebilir. Tabii burada varoluşsal bir ölümden bahsediyorum. Sartre , Decartes'ın  "Düşünüyorum öyleyse varım." sözüne bağlı kalır felsefesini açıklarken. Ona göre varoluş özden önce gelir. İnsan belirli bir özün (ulvi kanunların ve tanrının yaratısının) içine doğmak yerine varoluşuyla birlikte özünü ortaya çıkarır. Aksi durumda insanın özgür bir varlığından söz etmemiz mümkün değildir.


Ve film en sonunda bu müthiş sözler ile bitiyor:
"Fiziksel acıya yapılan bu vurgu. O kadar da kötü olamaz. Küstahça konuşuyormuş gibi olabilirim ama mütevazı olmam gerekirse, en az İsa kadar fiziksel acı çektim. Ve çektiği işkence nispeten kısaydı. Bildiğim kadarıyla dört saat civarındaydı, değil mi?

Başka bir çeşit acı çekmiş olabileceğini hissediyorum. Belki tamamen yanlış anlamışımdır. Ama Gethsemane’i düşünün peder.İsa’nın öğrencileri uyuyorlardı. Son yemeğin anlamını kavrayamamışlardı. Ve sonra kanun adamları geldiklerinde kaçıp gittiler. Ve Peter onu reddetti. İsa öğrencilerini 3 yıldan beri tanıyordu.

Her anlarını beraber geçirdiler ama ne demek istediğini anlayamadılar. En son kişiye kadar onu yalnız bıraktılar. Ve tek başına kaldı.
Bu acı vermiş olmalı.
Kimsenin anlamadığını fark etmiş olmak.

Güvenebileceğin birilerini ararken terk edilmek bu ıstırap verici olmalı. Ama en kötüsü daha gelmemişti. İsa çarmıha gerildiğinde ve asılı kaldığında acılar içinde bağırdı:

“Tanrım, Tanrım!” “Neden beni terk ettin?

” Bütün gücüyle bağırdı. Cennetteki babasının onu terk ettiğini düşünüyordu. Vaaz verdiği her şeyin yalan olduğunu düşündü. Ölmeden önceki anında İsa şüphe içerisinde kaldı. Kesinlikle bu onun en büyük sıkıntısı olsa gerek?

Tanrı’nın suskunluğu." 
Açıkçası İsa'nın çarmıha geriliş hikayesini farklı yerlerden bir çok kez duydum ama böylesine eşsiz olan yorumu daha önce görmemiştim gerçekten etkilendim. İsa'nın bile aslında bizim gibi soruları olan bir insan olabileceğinin vurgusunu yapar bu yorum.

Kısa ,derin ve üstüne uzun uzun konuşulabilecek bir film Winter Light. İzlemediyseniz zaman kaybetmeden izlemenizi öneririm. Sizi tanrının suskunluğuyla baş başa bırakıyorum. 

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Full Metal Jacket Film İncelemesi

SIR HI SIR!! Bu yazımda Stanley Kubrick'in en temelinde Vietnam Savaşı'nı konu aldığı ama bir savaş filmi olmak yerine savaşın insanlar üzerindeki etkisini inceleyen Full Metal Jacket ile karşınızdayım. Yazıyı okumadan şimdiden uyarmak istiyorum. Eğer askerlik kurumunu en az Celal Şengör kadar seven , vicdani red hakkını kullanmak isteyenleri vatan haini olarak gören insanlardansanız bu yazım sizlere kesinlikle hitap etmeyecektir. Filmimiz IMDb Top 250 listesine göre 86. sırada bulunuyor. Belirttiğim gibi bu filmi eğer izlemediyseniz beklentiniz savaşın aksiyon yönünden uzak olmalı. Elbet filmin içinde çatışma sahneleri var ama benim ilgileneceğim kısımlar genel olarak onlardan bağımsız.

Filmin müzikleri Vietnam savaşını konu alan müziklerdi. >>Soundtrack Listesi<< Müzik seçiminde başarılı olan Kubrick bu filminde klasik müzik kullanmak yerine böyle bir tercihe gitmiş. Bu durum bence müziklerin filme olan etkisini azaltmış diyebilirim. Müziklerin savaşı konu alıyor olması bizim Vietnam savaşını eleştiriyor olduğumuz algısını da güçlendiriyor diyebiliriz. Her ne kadar tarih bilgim çok iyi olmasa da özellikle Forest Gump'dan hatırladığım hippilerin müziği kullanarak savaşa karşı yürüdüğünü biliyorum. Yani aslında savaş karşıtı konserler zamanında barış sever insanları toplamanın aracı haline gelmiş. Bu açıdan aslında müziklerin duygusal bir etki bırakması yerine daha filmin içeriğiyle bağlantılı müzikler kullanılmış. Müziğin insanların hayatlarında,düşüncelerinde ne kadar etkili olduğunu bir kez daha hatırlamış ve görmüş oluyoruz.


Filmi bana kalırsa savaşa hazırlık ve savaş sırası olarak iki bölüme ayırmamız gerekiyor. Her iki bölümün de kendi içinde farklı mesajlar verdiğini düşünüyorum. Film askere alınan insanların kişiliklerinin yok edilmesinin ilk aşaması yani saç tıraşı ile başlıyor. Askerlik kurumunda insanlar bütünün bir parçası yapılmaya çalışılır ve bireysellikleri yok edilir. Hepsi aynı üniformayı giyer. Askerlerin kendi düşünceleri yoktur. Her zaman hiyerarşide üstte olan haklıdır. Üstüne itaat en önemli kuraldır çünkü eğer askerlik kurumu gibi çok kişiyi barındıran bir topluluğu kontrol etmek koşulsuz itaat söz konusu olduğunda gerçekleşir. Saç traşından sonra dazlak erkekler ordusunu görüyoruz. Bu dazlak erkekler topluluğuna sadece izin verildiğinde konuşabilecekleri ve eğitimi geçene kadar insan bile olmadıkları söyleniyor. Askerlerin verdikleri cevaplar bile kalıp halindedir: Sir! Yes! Sir! Siyahi biri komutan tarafından kendine konan "kar topu" lakabına itiraz edemez. Bu itaatkar sürü kendilerine yapılan her türlü haksızlığa ,ayrımcılığa gözlerini kapatmak zorundadırlar aksi takdirde sonları askeri mahkemedir. Askerlik kurumunun aykırı bir gülümsemeye dahi tahammülü yoktur.


Filmde askerlik ile ilgili gösterilen ikinci detay askerliğin ataerkil ve seksist bir kurum olmasıdır. Bunu ilk olarak Çavuş Hartman'ın askerlere söylediği seksist söylemlerde görüyoruz:"Do you suck dicks?" "Good night ladies!" İkinci olarak da seksist söylemler askerlerin koşuları sırasında söylediği şarkılara konu oluyor. Daha sonrasında ise askerlerin silahlarına kadın ismi vermesi ve onlarla yatılması söyleniyor. "I don't know ,but I've been told Eskimo pussy is mighty cold." Burada da kadının erkeğin malı olması göndermesi var bana kalırsa. Askerlik erkekliğin kanıtlandığı bir yerdir. Türkiye gibi muhafazakar ülkelerde askerliğini yapmayan insan tam erkek sayılmaz ve evlenemez bile. Eğer kilolu biriysen ve eğitimlerde başarısız oluyorsan tam erkek değilsin. "This is my rifle, this is my gun" şarkısı eşliğinde penis avuçlama ritüeli de silah ,penis ve erkeklik üçgenini yaratıyor.


Askerliğin insanları aynılaştırması dışında yaptığı diğer şey onları ruhsuzlaştırması ve vicdanlarından uzaklaştırmasıdır. Askerlere eğitim sırasında onların birer katil oldukları ve oraya "düşmanları" öldürmeleri gerektiği dayatılır durur: "We kill everything we see."  "What makes the grass grow? -Blood , Blood,Blood!!" Kısacası askerlere dayatılan eğitim onları duygusuz itaatkar birer öldürme makinesi haline getirmektir. Öyle ki filmin ikinci bölümünde bu duyguları alınmış askerler Vietnamlı sivillere ateş etmekten zevk alır hale gelmiştir. Bütün insancıl duygularından uzaklaşmıştır bu insanlar. Bu yaratım işleminde ikna ediciliği arttırması,korkuyu azaltması ve insanları bütünleştirmesi için gerek dini gerekse milli duygular kullanılır. "Marines die ,but Marine Corps live forever. That means you live forever." Bu cümleler beyin yıkamanın ne düzeyde olduğunu gösteriyor. Neden ordunun yaşaması benim için önemli olmalı ki? Benim yaşamım hiç bir kurumun devam etmesinden daha önemli değil ama bu düşünce askeri eğitim tarafından yok edilmeye çalışılıyor ki askeriye işleyebilsin.

Filmde gördüğümüz diğer bir konu ise savaşın nasıl meşrulaştırıldığıdır. Devletler savaşlara katılmak için kendilerine meşruiyet zemini yaratırlar. Günümüz Türkiye'sinden örnek verirsek bugün terörü yok etmek ve doğuyu kurtarmak kılıfı altında doğudaki Kürtlere zulüm uygulanması. Ülkenin doğusuna barış getirmek adına kan dökmek en büyük çelişki. Aynı şekilde Amerika'nın 11 Eylül saldırısını bahane gösterip Irak'ı işgal etmesi de benzer ve güncel bir örnek olarak gösterilebilir. 11 Eylül saldırıları ile ilgili bir Irak'lının yorumu bu söylediklerimi daha iyi bir şekilde özetliyor.>>Video<< "You think we waste gooks for freedom? This is slaugther. My word is poontang." Bu replikle birlikte  savaşın ataerkil yapısını ve katliamın niteliğini aynı anda görüyoruz.


Filmin sonunda bu anlattığım mekanizmalar o kadar başarılı oluyor ki. Hippi ,savaş karşıtı rozet taşıyan ve cepheye zorla gönderilen asker bir askerin yüzüne bakarak onu öldürüyor. İnsanları uzaktan vurmakla yüzüne bakarak öldürmek aynı şeyler değildir. Bir insanın yüzüne bakarak öldürdüğünüzde onunla empati kurmaya başlıyorsunuz. Özellikle savaş karşıtı birini , Vietnamlı askerin kafasına acımadan sıkabilecek duruma getiriyorsa o eğitim gerçekten hedefine ulaşmıştır.

Her yazımda olduğu gibi eminim unuttuğum ,yazmadığım yerleri olmuş olabilir. Film incelemelerini yazarken kendi düşüncelerimi de katarak bir yandan yorumlamaya da çalışıyorum filmleri.
İleride filmleri teknik açıdan inceleme konusunda da daha başarılı olmak hedefim. Blogumu takip edenler için bir sonraki inceleyeceğim film yeni kaybettiğimiz İranlı yönetmen Abbas Kiarostami'den Taste of Cherry. 

2 Temmuz 2016 Cumartesi

The Grand Budapest Hotel Film İncelemesi

Hola amigos! Bu blog aracılığıyla yazdığım yirminci yazıma hoş geldiniz! Nedenini bilmesem de yirmi sayısının blogum adına önemli bir sayı olduğunu hissediyorum. Size burada size yirmi sayısıyla ilgili çeşitli ilginç bilgiler vermek isterdim fakat incelemem gereken bir film var. Eğer yirmi sayısı hakkındaki ilginç bilgileri öğrenmek isterseniz sizi  >>>buraya<<<  alalım. Şaka bir yana Mart ayından beri hem kendimi geliştirmek hem de sizlere düşüncelerimi aktarabilmek için küçük de olsa bir emek harcıyorum. Her ne kadar henüz hiç bir yazıma olumlu ya da olumsuz eleştiri alamasam da yazımı okuyan insanları istatistik tablosunda bile görüyor olmak benim yazma motivasyonumu arttırıyor ve mutlu ediyor. Bu yüzden sırf beni mutlu etmek için sayfayı onlarca kez yenileyip tıklanma sayısını arttıran arkadaşlarıma ve hiç okumadan beğenen akrabalarıma teşekkürü bir borç biliyorum. Lafı fazla uzatmadan güzide filmimiz hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Filmi masalsı olarak nitelersem kimsenin itiraz edeceğini düşünmüyorum. Gerek görselliğiyle , gerek karakterlerin özgünlüğüyle izlerken bizi büyüleyen bir yapısı var The Grand Budapest Hotel'in. Wes Anderson'ın yarattığı bu filmi bitirdikten sonra farklı bir film izlemenin mutluluğunu yaşadım. Elbet her yönetmenin filmlerinde kendine ait dokunuşları vardır ama Wes Anderson'un yarattığı masalsı evren belki de benim "içimdeki çocuğa" daha fazla dokunduğunu ve etkilediğini söyleyebilirim. Zaten filmim bu başarısı ödülsüz bırakılmamış. Filmde daha izlemeden dikkatleri çeken diğer bir unsur ise oyuncu kadrosu. Baş roldeki Ralph Fiennes ve Murray Abraham'dan tutun Adrien Brody, Willem Dafoe, Bill Murray, Edward Norton gibi bir çok ünlü oyuncuyu barındırıyor film. Wes Anderson rollerin filme etkilerini belirlerken adaletli davrandığını ve hiç bir oyuncuyu gölgede bırakmadığını düşünüyorum.


Öncelikle film çekilirken kullanılan en boy oranlarının filme etkisini incelemek istiyorum. Film başlar başlamaz gelen uyarı filmi 16:9 oranında izlemem gerektiğini söylüyordu. Bunun nedeni film boyunca en boy oranının değişiyor olması. Sinemanın yeni popüler olduğu zamanlar yönetmenler 4:3 oranında çekmek zorundaydılar ve bu zaman içinde yerini çoğunlukla 16:9 o anına bıraktığını söyleyebiliriz. Film sırasında en boy oranı anlatılan zamanı niteler bir şekilde değişiyor. Zero Moustafa'nun anlattığı hikaye yansıtılıyorsa veya The Grand Budapest Hotel'in eski hali gösteriliyorsa geçmişi niteleyen 4:3 oranı kullanılıyor. Kısaca 4:3 oranı kitaptaki geçmişin gösterildiği yerlerde kullanılıyor. Kitabın şimdiki zamanında ise 16:9 oranı kullanılmakta. Kitabın yazarının kitabı (yazarın Stefan Zweig'a benzetilmeye çalışıldığını düşünüyorum) anlattığı sahnelerde ise ekranı kaplamayan küçük bir çerçeve kullanılmış ve kitabı okuyan kızı gösterildiği sahnelerde ondan daha büyük bir çerçeve kullanılmış. Kitabın okunduğu evren aslında The Grand Budapest Hotel ve daha nice güzel kitabın olduğu bir evren olduğu için daha büyük ve kapsayıcı olması anlamında farklı bir boyutla yansıtılmış olabilir bence. Fakat asıl hikaye yazarın kitabında ne anlattığı ve Zero Moustafa'nın bu kitabın içinde ne anlattığı olduğu için film genelinde 16:9 ve 4:3 oranları çoğunluktaydı. Bunun yanında film boyunca Wes Anderson tarafından yaratılmış yapay ekranlar vardı . Bunlara örnek olarak küçük mutfak,otel camları, kapaklar verilebilir. Bazen hikayenin bir bölümünün o küçük camların arkasında oynadığını görebiliyoruz.

Çekimle ilgili ilgimi çeken ikinci ayrıntı hareketli kamera kullanımı. Film boyunca dinamik bir atmosfer vardı ve kameranın bu hareketleri hem aksiyonu kesmemek için hem de filme hız katmak konusunda işe yaramış. Hareketli çekimlerin yanında yakın çekimler de bolca kullanılmış. Zaten karakterlerin her biri gerek senaryo ,gerekse görsellik olarak eşsiz olduğu için bu insanlara yapılan yakın çekimler beni gerçekten film boyunca heyecanlandırdı. Karakterlerin çoğunun yüzünde karakteristik bıyıklar ,bakışlar ve anlamlar vardı. Zero Moustafa daha saygılı ve itaatkar görünürken , Jepling'in soğukkanlılığını suratının kemikli ve sert yapısından anlayabiliyoruz. Bunların yanında film boyunca gerek otelin gerek ,mezarlığın,yemek salonunun görüntülerini geniş plandan görme fırsatı da bulduk. Geniş plandan çekilen görüntüler ağırlıklı olmak üzere filmdeki çoğu sahne adeta tablolardan fırlamış denilebilir. Buna tablo demek yerine masalsılık da diyebiliriz. Bu masalsılığı yaratan şey ise renklerin seçimi. Gerek otel personelinin giydiği mor kıyafetlerden tutun asansörün kırmızısına kadar. Gerçek olamayacak güzellikte bir şölen. Bizi bu sıkıcı hayatlarımızdan alıp hikayenin içine sokuyor Wes Anderson. Masalsı görüntülerin ve anlatımın yanında biraz da karikatürize olmuş bir evren de görüyoruz. O renklerin o kadar afili olmasının bir nedeni hikayeyi uçlara taşıyıp komediyi ön plana çıkarmak olabilir.


Oyunculuklar filmi farklı bir boyuta taşıyan diğer bir etmen. Filmin uzunluğu 1 saat 39 dakika fakat aynı hikaye çok daha uzun bir süreyle de çekilebilirdi. Fakat Wes Anderson filmde öyle bir dinamiklik yaratmış ki bu oyunculuklara da elbette yansımış. Zero Moustafa'nın sevgilisi Agatha ile bile ağır bir romantizm yaşamak yerine hızlı ,kesin sohbetler etmeyi ve kararlar almayı (evlilik kararı gibi) tercih ediyor. Yaratılan masalsı evrende dinamiklik ve zaman en değerli şeylerden biri. Öyle ki bu zaman zaman güldürüyü de yaratıyor. M. Gustave'in okuduğu uzun şiirlerin hep yarıda kesilmesi, hayatını kaybeden Serge X. için bir dakikalık saygı duruşunun 10 saniye olması filmin durmaya fırsatı olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Agatha'nın kısa şiirinin tamamını okuyabildiği sahne beni en çok güldüren sahnelerden biriydi Bir filmi baştan sona kadar aynı tempoda sürdürmek imkansız. Bu yüzden filmin arada durakladığı bölümler elbet oluyor. Filmin durakladığı bölümleri dolduracak derin diyalogları yoktu filmin. Bana kalırsa filmin en büyük eksiği diyalogların sahneyi doldurmaması. Aslında bakılırsa bazen o aceleci anlatımı izlemek de sadece görsel anlamda doyurdu beni. Yani şunu söylemeliyim ki , gerçekten güzel bir film olmasına karşın başından sonuna kadar beni ilgili tutamadı. Bu söylediğim şeyler filmi basitleştirip komediyi güçlendirmiş ögeler olabilir.

Filmde ölüm gibi en vahim durumlar filmin absürdlüğü içerisinde bir komediye dönüşüyor. Bu duruma Madame D. nin cenazesini görmeye giden M.Gustave'ın ojelerini doğru renk yapmasını takdir etmesi örnek olarak gösterilebilir. Filme inceleme boyunca bir sürü benzetme yaptım ama belki de filmin komedi tarafını açıklayan en iyi benzetme karikatüre benzemesidir. Avukatın parmaklarının basit lego parçaları gibi yere düşmesi. M.Gustave ve arkadaşlarının hapishaneden kaçış sahneleri hepsi absürddür ve gerçek hayatta yeri yoktur. Fakat zaten  Zero Moustafa ve M.Gustave'ın birlikte yaşadığı anılar karikatürize edilmiş oldukları için güzeldir ve komiktir. Tüm bu anılar hikayeler M.Gustave'in ölümünden sonra hüzünlendirir. Hüzünlendirir çünkü onunla gerçekten iyi zaman geçirmiştir. M. Gustave'ın askerle kavgaya tutuşması komiktir ama bu anıyı hatırlamak bir o kadar üzücüdür. Yani kısacası filmde yaratılan komedi üzerinden aynı zamanda dram doğuyor. Fakat film bitince hepimizin içinde bir sıcaklık kalıyor. Bir yandan yaşadıkları komik anlara gülerken öbür yandan Büyük Budapeşte Otel'in ve Zero Moustafa'nın yalnızlığına üzülüyoruz.

Özetlemek gerekirse Wes Anderson'un bu filme yansıttıklarını zaman zaman filmden kopsam bile özgün ve başarılı buldum. İlerleyen zamanlarda ,başta Moonrise Kingdom olmak üzere, Wes Anderson'un geri kalan filmlerini izlemeye çalışacağım ve fırsat buldukça da yazılarıma devam etmeyi düşünüyorum. Sonraki yazılarımda görüşmek üzere... Adios amigos!