27 Ocak 2017 Cuma

Roy Andersson ve Yaşayanlar Üçlemesi Üzerine

Merhaba sevgili dostlar! Sizlere bu yazımda beni oldukça etkileyen Roy Andersson'dan ve onun Yaşayanlar Üçlemesi adıyla yaptığı üç filmi hakkındaki izlenimlerimi görüşlerimi aktaracağım bu yazıda. Öncelikle şunu fark ettim ki "sanat filmi" furyasına katılmamın üstünden bir seneyi aşkın bir süre geçmiş. Yanlış hatırlamıyorsam beni bu maceranın içine sokan The Lobster'ı geçen sene Aralık-Ocak aylarında izlemiştim. Bu süre zarfında da 200'ü aşkın film izledim ve sinema üzerinde daha çok söz söyleyebilir bir konuma geldiğimi düşünüyorum. Bu süreç içinde blogumda birçok yazı yazdım ama hiç bir zaman yazmış olmak için yazı yazmak istemedim. Şimdi bu yazıyı yazıyor olmamın sebeplerinden biri Roy Andersson'un beni daha da detaylı bahsedeceğim Yaşayanlar Üçlemesi filmleri Songs From The Second Floor , Du levande ve A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence'ın  beni gerçekten etkilemesidir. Bu yazıyı yazmadan önce A Swedish Love Story filmini de izledim ama bu filimde daha farklı bir yönetmenlik tarzı olduğunu fark ettim. Bu yüzden benim değerlerlendirmelerim bütün sinematografisi üzerine olmaktan çok üçleme özelinde kalacaktır. Roy Andersson bu üçlemesinde kara mizah ögelerini oldukça çok kullanıyor ve bu da benim The Lobster'ı çok sevmemin en önemli nedeni. Bunun yanında Roy Andersson benim şahsen ilgimi çeken varoluşçuluk gibi konulara değiniyor ve bu yüzden Bergman'ın güldürülü versiyonu olarak görülüyormuş. Üçlemeye geri dönersek ikinci filmin yani Du levande'nin diğer iki filmin gerisinde kaldığını düşündüğümü de söylemeliyim ama her filmin anlattığı ayrı şeyler olduğu gibi bütünü görmek adına üç filmi de izlemek gerektiğini düşünüyorum. Özellikle özgün filmler görmekten benim kadar zevk alıyorsanız Roy Andersson'un filmleri bu iş için biçilmiş kaftandır.


Roy Andersson'u bu kadar özgün kılan şey öncelikle sahneleri tek bir planda çekiyor olmasıdır. Tek planda çekilen sahneler benim üzerimde bir canlı resim algısı yaratıyor. Yönetmen filmlerinde canlı insanlık tabloları yaratıyor ve bunu bizim yorumumuza bırakıyor. Gerçek hayatta bir tabloya baktığınızda onun üzerine hayal gücünüzü kullanarak orada olduğunu hayal etmeye çalışırsınız ama bu filmlerde kişilerin hareketleri size sunulmuştur zaten. Bu durumun karikatürize olduğunu söyleyebileceğim bir yanı da var bence. Karakterler doğal olmanın çok uzağında bana kalırsa. Hepsi birey oldukları kadar tablonun yani gördüğümüz tek planlı çekimin bir parçası gibi hareket ediyorlar. Roy Andersson'un yönetmenlik hünerleri tam da bu noktada ortaya çıkıyor o tabloda hangi insanı nereye koyacağını ,hangi objeleri nasıl yerleştireceğini düşünmesi ve ortaya güzel bir sonuç çıkarması gerekiyor. Filmleri izlerken ekran görüntüsü almayı seven biri olarak her saniyesini durdurup görüntüyü yakalama isteği uyandırdı bende filmler. Yaşayan tabloların büyülü evrenine girmiş gibi hissediyorsunuz filmleri izlerken. Sinema ve tiyatro arasındaki farklardan birini de ortadan kaldırıyor bu durum. Tiyatroyu izlerken sahnedeki her olay çok önemlidir ve siz istediğinize odaklanabilirsiniz. Genelde yönetmenler açıları ,kameraları değiştirerek izleyicilerin algısını yönlendirmek ister ama bu filmlerde insanlığın tabloları bize olduğu gibi gösteriliyor ve yorum izleyiciye bırakılıyor.




Bu üç filmde de müzik insanı rahatsız etmeyecek bir biçimde kullanılmıştır. Filmin ve duyguların hiç bir şekilde önüne geçmemekle birlikte onlara eşlik etmiştir diyebiliriz. Bunun yanında filmlerin müzikale uygun sahneleri de olduğunu es geçmemek gerekiyor. Etraftaki insanların bir anda hep beraber şarkı söylemeye başlaması ya da farklı yerlerdeki sesleri birleştirip arkadan müzikle desteklemek gibi müziğin kullanılışını çokça görmekteyiz. Bu yaratılan müzikal atmosferi de zaman zaman filmin içindeki güldürüye destek veren bir şekilde kullanılıyor. Üçlemede gözüme çarpan başka bir olgu ise Yaşayanlar ismi verilen üçlemedeki insanlar hepsinin aslında ölü ruhlar halinde dolaşmasıdır. İnsanların hepsinin suratları bembeyaz ve hareketleri oldukça durağan. Bu durum da filmlerin karikatürize hal almasına yardım ediyor ve aynı zamanda filmin kara mizah yönünü zenginleştiriyor. Only Lovers Left Alive filminde bahsedilen zombiler gibi bütün insanlar. Beyaz yüzleriyle karşımıza çıkan ruhlar üzerinden yaşamın anlamı, çalıştığımız sıkıcı işler, vahşi kapitalizm,yaşamın anlamsızlığı gibi temaları görüyoruz filmde. Aslında o insanlar yaşam fonksiyonlarını yerine getirmelerine rağmen ruhen ölüler. Kimse yaşadığı hayattan dolayı mutlu değil. En zengininden en yoksuluna kadar kimse içine girdiği rutin hayatın dışına çıkamıyor. Bu insanları gözlemlerken film sırasında insanlar dördüncü duvarı yıkarak bizlerle iletişime de geçiyor çokça çünkü biz de onların yaşamlarından bağımsız değiliz aslında. Her ne kadar gözlemci gibi dursak da karakterler bizi bakışlarıyla sürekli rahatsız ederler. Bunu bu kadar çok yapan başka bir yönetmen ile karşılaşmadım henüz. Haneke Funny Games filminde karakterlerle izleyiciyi benzer bir şekilde birleştiriyor ama bu kadar sık değil. Fakat iki yönetmenin de amacı temelde izleyiciyi dürtmekten başka bir şey değildir.


Bu üç filmin ortak özelliklerinden bir başkası ise baş rol kavramının olmamasıdır. Üç filmin amacının da bize insanlık manzaralarını göstermek olduğunu biliyoruz ve büyük ihtimalle bu konuları ana karakterler üzerinden anlatmak anlatılanları oldukça sınırlandıracaktır. Farklı meslek gruplarından , zevklerden ,yaşlardan bir sürü insan yer alır bu üç filmde ve biz onları anlamaya ,gözlemlemeye çalışırız. Çeşitliliğin bu açıdan fazla olması bizim farklı insanların yaşamlarına bakarak onların yaşamlarındaki ortak noktaları ve farklılıkları ayırmamıza yardımcı olur. Tabi bunlar bile insanları anlamak için yeterli olmayacaktır ama zaten sanatın neredeyse tüm çabası insan öznesini tanımak veya anlatmak değil midir. Bu açıdan baktığımız zaman yaşayanlar üçlemesinin ana karakteri insandan başkası değildir.


Songs From The Second Floor bize paranın hüküm sürdüğü ve işlerini yapmaktan aciz acınası insanları gösterir. İnsanlar paraya adeta tapar olmuş ve işlerini yapmaktan çok parayı kısa yoldan nasıl elde edeceklerini düşünmeye başlamışlardır. İnsanlara cevap vermesi ve çözüm sunması beklenen din adamları işlevsiz hale gelmiş ,din de üzerinden para kazanılacak bir mecra olarak görülmeye başlamıştır. Filmin içindeki evrende problemler o kadar büyümüştür ki bunların çözümü mümkün değildir ve bu yüzden herkes olduğu yerden kaçmak istemektedir. Gözleri önünde yaşananlara kimse müdahale etmemekte ve çözümü hep başkalarından beklemektedirler. İş adamları çözümü din adamlarında ve medyumlarda aramaya başlar. Tüm bu yozlaşmış düzen çocukların üstüne ölüm olarak düşer ve onlara yaşanabilecek bir dünya bırakmaz. Bu dünyanın yozlaşmasının sebebi bizleriz ve çocuklar ölürken ,filmdeki kız çocuğu seremoni şeklinde uçuruma atılırken hepimiz oradaydık ve şimdi yarattığımız bu dünyadan kaçmak mümkün değil. Bence filmdeki en komik ve anlamlı sahnelerden biri İsa'nın acısını anlamak için birbirini kırbaçlayan insanların parodisinin çalışan takım elbiseli insanlar tarafından yapılması. Yani zulmün işçi sınıfından başladığını söyleyebiliriz ama üstlere bu insanların çektiği acıların sadece formu değişiyor aslında. Hepsi birer köle haline geliyor bu insanların. Paranın kölesi olmak ve acıya katlanmanın onları ilerde mutlu edeceğini düşündükleri bir rutin üzerine kuruyorlar hayatlarını. Filmin sonunda patron kişi vicdanıyla yüzleşiyor. Zarar verdiği bütün insanlar onu gittiği son noktaya kadar takip ediyor ve film burda bitiyor. Bir çocuk öldü, insanlar işsiz kaldı ve problemler bizim kolayca çözebileceğimiz düzlemden çok uzakta . Bu problemleri görmezden gelmek veya kaçmak mümkün değilse o zaman arkamızda bıraktıklarımızla yüzleşmemiz gerekiyor.


You ,The Living filmi ise genel ve kapsayıcı mesaj taşımak yerine daha çok küçük skeçlerin görüldüğü bir film gibi. Bu filmde daha çok yaşamanın bireysel yönüne ve insanların hayatlarındaki tatminsizliğe eğilmiş yönetmen. İnsanlar ne istediklerini bilmiyorlar, mutsuzlar ve tek yaptıkları bir sonraki günün gelmesini beklemek ve gelene kadar da o yaşadıkları kötü günü unutabilmek için içki içmek. Filmin içinde gerçekten yaşamdan biraz zevk alan insanlar büyük müzik aletleriyle apartmanlarda istenmeyen insanlardır. Tüm bunların dışında filmde yorumlaması çok zor anlaşılmaz sahneler de var ama bence bunu yönetmene sorsak o da "zaten insanlar da anlaşılmaz değil mi yahu" diye cevaplayacaktır bence. Bu yüzden her filmden müthiş bir vuruculuk beklemek yanlıştır. Bazen olaylar gerçek hayatta olduğu gibi yansıtılabilir ve bir anlam bütününe uymak zorunda da değildir. Fakat zaten ben bu filmi diğer iki filmden daha başarısız bulduğumu belirtmiştim bu yüzden çok da zorlamaya gerek yok bence.


A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence filmi serinin son filmi olarak ağzımızda güzel bir tat bırakır. Açılış sekansında aslında ölen kişiden çok insanların ölüme yaklaşımları ele alınır. Birinci sahnede sevdiği eşiyle yemek yiyecek biri şanssız bir şekilde hayatını kaybeder ve büyük ihtimalle bu ölüm eşini yasa boğacaktır. İkinci ölüm beklenen bir ölümdür ve ölüm bir çok kişinin hayatını değiştirecektir. Ölen kişi dünyevi birikimlerini de kendisiyle götürmek isterken arkasında bırakacağı insanlar ona daha ölmeden göz koymuştur. Burada ölen kişiye duyulacak yas ikinci planda kalmıştır. Son ve üçüncü ölümde ise ölümün yakınımızın başına geldiğinde bizim için bir anlamı olduğunu görüyoruz. Öyle ki ölen kişinin satın aldığı yiyecekler yolcular tarafından hiç bir şey olmamış gibi tüketiliyor. Bu filmin de ikinci film gibi bağımsız sahnelerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Filmde en uzun gördüğümüz insanlar iki tane eğlence sektöründe olduğunu söyleyen ve şaka ürünleri satan iki tane satıcı. Bu satıcıların trajikomik hallerini görüyoruz. İki adam da alabildiğine üzgün ve sakin kişiler ,bunun yanında belkide eğlence sektöründe çalıştıkları aklımıza en son gelebilecek şey ve bu durum filmde inanılmaz komik bir şekilde yansıtılıyor. Satılan şaka ürünleri insanları güldürmek yerine onları korutuyor desek daha doğru olabilir bu işi daha da vahim bir hale sokuyor. Bu filmde değinilen diğer bir konu ise savaştır. Savaş üzerinden yapılan bir erkeklik vurgusu da yapılıyor bence. Kadınların evlerine gönderilip susturulduğu bir dünyada erkekler tarafından çıkarılan savaş kadınlara zarar veriyor ve onların dul kalmasına sebep oluyor. Bu kadar eril sistemi savunan kralın aslında eşcinsel eğilimlerinin gösterilmesi de kasti olarak seçilmiş bana kalırsa. Tüm bunların yanı sıra filmde otorite ve kuralcı sistem eleştiriliyor. Eğlence sektöründe çalışan adamların kaldığı yerde uymaları gereken kurallar vardır. Geceleri müzik dinlemek,tartışmak gürültü yapmak yasaktır çünkü elbet sabah işe gitmek zorunda olan insanlar vardır ama aslında belki de o insanlar varsa hayatlarındaki rutinden biraz sıyrılıp gürültü yapmalılardır ve o zaman filmin sonundaki gibi günleri karıştırmazlar. Çevresindeki insanlar ve hayat tarafından insanlar rutinin içinde yer almaya zorlanıyor adeta ve filmde bu güzel bir şekilde vurgulanıyor. Filmin son ve çok güzel işlenmiş bölümü ise Homo sapiens isimli bölümdür . Bu bölümde maymun üzerinden Homo sapiens olmanın getirdiği avantajlara değinilir. Eğer bu dünyada Homo sapiens değilseniz sizin üzerinizde garip deneyler uygulamak meşrudur. Sizi istediğimiz deneyde kullandığımız, istediğimiz gibi zarar verdiğimiz halde hesap vereceğimiz kişi yine bir Homo sapiens olacağı için bundan zarar göreceğimiz bir durum yoktur. Fakat bazı Homo sapiensler vardır ki öz ve hakiki Homo sapiens değildir. Bunlar pis Homo sapiensler olarak adlandırılabilir. Bu bahsettiğim eksik Homo sapienslere soykırım uygulayabilir ,öldürebilir ve Homo sapiens olmayanlara yaptığımız bütün şeyleri yapabiliriz çünkü hesap vereceğimiz kişi zengin , yüksek rütbeli öz ve öz Homo sapineslerslerdendir ve bu kişiler böyle basit olayları umursamazlar.


Özetle üç filmde farklı insanlık hallerine değinmektedir. Bu insanların tek ortak özellikleri yaşıyor oluşları ama tabi buna yaşamak denebilirse. Umarım yazı hoşunuza gitmiştir. Bütün filmleri detaylı bir şekilde ele alamasam da ana noktalarına değinmeye çalıştım ve size biraz da olsa Roy Andersson'u tanıtmak istedim. Sizlere bu yazının sonunda verebileceğim bir mesaj varsa o da lütfen Roy Andersson'un sinemada yarattığı ruhlardan biri olmak yerine yaşadım diyebilmek için yaşayan insanlardan biri olmaya çaba sarf edin.

2 Ocak 2017 Pazartesi

White God (Fehér isten) Film İncelemesi

Bir aydan fazla bir süre sonra blogumu okuyan ,beni takip eden herkese koca bir merhaba. Üçüncü sınıfın yoğun temposundan kurtulup ne yeterince film izleyebildim ne de yazı yazmak için kendime zaman ayırabildim. Final öncesinde oluşan ya da benim kendimi rahatlatmak için oluşturduğum küçük bir boşlukta White God isimli filmi sizlere tanıtmak ve üzerine konuşmak istiyorum. Buraya yazı yazmadan önce yazacağım filmin içime sinmesini birinci koşul olarak seçiyorum ve White God öyle bir film ki benim ülke ve dünyada yaşananlar hakkındaki düşüncelerimi çok güzel bir üslupla açıklıyor. İlk bakışta küçük kız ve sevimli köpeğini konu alan bir film gibi gözükse de aslında ,yozlaşmış ,sevgiden uzaklaşmış bir toplumun anatomisini inceliyoruz. Ayrımcılığı,şiddeti en saf haliyle diyaloglara ihtiyaç duymadan görüyoruz. Bu filmi anlattığı şeyler dışında önemli yapan ve benim ilgimi özellikle çeken durumlardan biri ise oyunculardan birinin köpek olması. Bu da sinemanın gücünü gösteren ve ufukları genişleten bir durum aslında. Doğru kareleri ,doğru anları arka arkaya anlamlı olacak şekilde birleştirmek ve anlatılmak isteneni insanların repliklerine ihtiyaç duymadan anlatmak bana oldukça büyüleyici geliyor. Köpeğin oynamasının filmi etkilememesi ,hatta tam tersi olumlu etki yapması duyguların ve hislerin ortaklığı olarak da yorumlanabilir. Aslında ne kadar farklıyız ve kadar farklı hissedip üzülüyoruz. Köpekler , kediler , inekler ve memeli hayvanların belki de hepsi ne kadar basit hayvanlar. Kendimizi onların yanında tanrısal bir yere koymak mümkün mü? Bence değil. Filmin anlatmak istediği şeylerden biri de bu.


Filmde geniş açılı bir mercek kullanıldığını görüyoruz (2.35:1) . Geniş açılı mercekler bence genelde kişileri vurgulamak için uygundur. Filmde Hagen'ın , Lilli'nin toplumdaki yalnız kalmışlıklarını vurgulamanın bir yolu da bu geniş açılı mercekten geçer aslında. Lilli'nin koca caddede tek başına kalması vurgulanıyor. Sevgiden yoksun toplumun son kalesi olarak gösteriliyor Hagen ve Lili. Bunun yanında hareketli kamera seçimi de köpeğin ,bisikletin hareketinin ve filmdeki gerilimin daha iyi yansıtılmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum. Kamera bazen köpeğin yerine geçerken,bazen bisiklet üstüne oluyor ve bazen de bize olayları yorumlama şansı veriyor. Bunu dışında filmin müzikleri oldukça güzel seçilmiş ve filmin anlatımında önemli bir etkisi var. Müzik aslında filmin ana odaklarından biri de diyebiliriz. Müzikler ve özellikle Lili'nin trompetinden çıkan ezgiler müziğin evrenselliğini ve farklılıkları hiçe sayan yapısını gözümüze sokar nitelikte. Konserde çalacakları eserin ne hakkında olduğunu sorar öğretmen ama bu sorunun cevabını sevmediğiniz Macar soyundan olmadığı için dışladığınız köpek bile çok iyi biliyor. Burada yönetmen filmin son sahnesiyle aslında bize soruyor soruyu. Peki o eserin ne hakkında olduğunu siz biliyor musunuz?


Günümüz toplumunun içi o kadar boşaltıldı ki , insanlar birbirinden o kadar uzaklaştırıldı ve duygusuzlaştırıldı ki hepimizin aslında Hagen'ın filmde yaşadığı farkındalığı yaşamamız lazım. Hagen filmde "köpek kardeşiyle" dövüşmesinden sonra niye kendi gibi bir köpeğe saldırdığını düşünür aslında iç dünyasında ve onu kendi köpek kardeşlerine düşüren insanlardan tek tek intikam almak için ordusuyla birlikte barınaktan kaçarak şehri terörize eder. Bir saniye... Terör dediysek PKK falan demedik ,değil mi? Yoksa demeli ve gerçeklerle yüzleşmeli miyiz?  Aslında filmdeki köpeklerin terörize olmasıyla insanların dağa çıkıp haklarının siyasal zeminden en uzak , insanlık dışı yöntemlerle aramalarının sebebi de biziz. Aslında farklı milletten ,farklı düşünceden ,farklı cinsel yönelimden  yani kısacası farklı olan herkesi sevmeyi unuttuğumuz için suçluyuz hepimiz. Buradan PKK veya terörist övücülüğü yaptığım çıkartılmasın. Benim söylemeye çalıştığım tek şey suçu kendimizde aramaya çalışmamız. Yaşanan her kötü olaydan sonra yalnızca terörü suçlamak, suçu dış mihraklara ya da tepenin ardındaki kötü insanlara yüklemek yerine sudaki yansımamızla yüzleşmemiz aslında en yararlı olan şeydir. Köpeklerin cins köpek olmadığı için tehlikeli görülmesi , sokaklarda yaşamak zorunda bırakılmaları , şiddet görmeleri ve hatta öldürülmeleri... Yılbaşını kutlamak isteyen insanların kâfir olarak nitelendirilmesi , vatan haini görülmesi ve bu yüzden öldürümelerinin meşru görülmesi,hapse atılması ,ifade özgürlü alanlarının kısıtlanması... Bu bahsettiklerim aslında gerçeğin iki farklı boyutu. Aralarındaki tek fark birini bilgisayar veya sinema erkanı aracılığıyla diğerini ise çıplak gözlerimizle görmemiz. İşte tam da bu nedenle bize insanlığımızı tekrar hatırlatabilen ,sevgiyi öğretebilen yegane araç olan sanatı korumak oldukça önemlidir ama içimizdeki çürümüşlük gibi sanat da çürümüşlükten nasibini alıyor. Sanatın yozlaştırılmasıyla birlikte her duygunun içi de biraz boşalmış oluyor. Tekrar söylüyorum hepimizin içi çürümüş durumda. Yanımızda patlamayan bombaya sevinir hale geldik. Hepimiz bencil ve duyarsız yaratıklar olduk. Bizi birleştirebilecek bütün değerleri yok edip ,ayrıştıranları yücelttik. Kısacası filmin de dediği gibi sevmeyi unuttuk.

Sevmeyi unuttuk dedim ama aslında o kadar da unuttuk diyemeyiz. Biz çocuklarımızı, vatandaşlarımızı sevdik hem de çok sevdik ama bir şartla. Eğer bizim istediğimiz gibi yaşamazsa bu çocuklar onları sevmedik. Hayatlarını bizim söylediklerimize göre şekillendirmedikleri için biz o insanları sevmedik. Filmde babası Lilli'nin sakız çiğnemesine bile karışıyor. Baktığınız zaman ne kadar basit bir şey ama aslında arkasında yatan şey çok korkunç Size merak etmeye fırsat bırakmadan arkasında olan şeyi de açıklıyorum: Düzeni korumak ve kural sevicilik yapmak. Düzen size zarar verene kadar onun her kalesini korumak ve kollamak. Apartmandaki köpeği ihbar etmek ya da cins olmayan bir köpek besleyebilmek için para vermek zorunda kalmak... Bu kurallara itiraz etmeden yaşadığın zaman kimse kılına dokunmaz ve sana zarar veremeye çalışmaz çünkü uslu çocuklar her zaman sevilirler. Bu noktada Lilli'nin müzik öğretmeni de filmde benzer bir otorite simgesi. Otoriteye saygı duyduğun takdirde korodaki yerin her zaman hazırdır. Hatta babanın Lilli'ye bütün koro önünde özür diletmesi bile otoritenin kutsanması,yülceltilmesi ve diğer koro üyelerinin gözüne sokulması dışında bir şey değildir.


Tüm bu köpekleri bu hale getiren şey neydi ? Bu köpekler aç ,susuz bırakıldı. Toplumun en alt kesiminde sokakta yaşayan ve şiddetin götürülerini deneyimlemiş bir insan tarafından bile çıkarları uğruna satılıyor. O insanı bu kadar bencil yapan da toplumdan başkası değil aslında. Film boyunca Hagen'a ilaç veriliyor,şiddet uygulanıyor ve tam bir savaş köpeği haline geldiğini görüyoruz. Eğer filmi Hagen'in bir saldırı köpeği olduğu zamandan sonra izleseydik onun ne hırçın ,vahşi ve belki de ölmeyi hak eden bir köpek olduğunu düşünecektik. İşte günümüzde siyasetçilerin, medyanın ,yancı akademisyen ve gazetecelerin yaptıkları şey bu. Daha yeni sansürlenen Yeşim Ustaoğlu'nun Tereddüt filmi gibi istedikleri bilgileri ,geçmişi sansürlemekten çekinmiyorlar. Ülkede ve dünyada yaşanan olayları kendi eksik bakış açılarından yorumluyorlar. Bunun medyada yansıması da algı yönetiminden başka bir şey değildir. Televizyonlar ve internette sadece onların istediği bilgiler dolaşabilirken ,ülkede iki askerimizin IŞİD tarafından yakıldığından sadece küçük bir azınlık haberdar. Tüm bu yaratılan algı nedeniyle yaratılan intikam ve idam söylemlerinin arkasında destekçi bulmak da oldukça kolay oluyor. Anlamadınız mı ki terörün çözümü intikam değildir. İntikam dediğin tek şey karşılıklı kayıptan başka bir şey değildir. Peki kaybedilen ne , insanlar ,hayatlar ,sevgi. Hala dersimizi almadık mı? Belli ki almadık. Yapmamız gereken tek şey var o da sevginin karşısında olan her şeye düşman olmak. Yazıyı filmin başındaki alıntıyla tamamlayalım.

"Kötü olan her şey sevgimize muhtaçtır." R. M. Like