20 Eylül 2016 Salı

Fahrenheit 451 Film İncelemesi

Selam hayat damarlarından biri kopmuş ülkenin sanatsız kalmış insanları. Ülkemizde özellikle de malum partinin iktidarı süresinde geçen dönemde sanatçının ve sanatın ne kadar ayaklar altına alındığını görmemek elde değil. Bunun için yakın zamanda kaybettiğimiz Tarık Akan gibi değerli sanatçıları ve bu sanatçıların bizlere sunduğu çalışmalarını yaşatmak hayattaki motivasyonlarımızdan biri olmalı. Sanat yaşamın içindendir,insancıldır. İnsanların hayat ve toplum üzerine düşünmesine yardımcı olur. Bu yüzden insanların karakterlerinin,düşüncelerinin gelişiminde sanat aslında çok önemli bir rol oynar diyebiliriz. Biz Holywood'un içi boşaltılmış , günlük hazların peşinde olan filmleri yerine bizi düşündürebilecek, hayatımızı değiştirebilecek değerli filmler tercih etmediğimiz zaman Ankara'daki Başka Sinema salonu sayısı biri geçecek ve İzmir'deki Karaca Sineması kapanmayacak. Biz bunlara itiraz edebilmeye başladığımız zaman Devlet Tiyatroları'nda yabancı oyun oynansın mı tartışması olmayacak. Hayat üzerine daha çok düşünen ,sorgulayan bireyler yetiştirmekte sanat çok kilit bir rol oynuyor. Benim bu blogu yazmaktaki amaçlarımdan biri de sizlerin bu filmleri izlemeyi istemenizi sağlamak. Zaten aslında detaylı olarak alatacağım ütopya da tam bu değindiğim konuyla bağlantılı. Tüm bunlar bir yana Mart ayında anlık bir kararla Dogville filmini yazarak başladığım bu blog serüveninde otuzuncu yazıma gelmiş bulunmaktayım. Bu süre zarfında 200'ü aşkın film izledim Türk ve dünya sinemasından. Türk sinemasını biraz boşladığımı söyleyebilirim ama zamanla sıranın ona da geleceğini düşünüyorum. Bu süre içinde yazılarımı takip eden okuyan bana site üzerinden olmasa da yüz yüze güzel yorumlarını söyleyen insanlara teşekkür ederim ve otuzuncu yazıya, günümüz dünyasıyla inanılmaz benzerlikler taşıyan François Truffaut'un başarıyla Fahrenheit 451 filmini incelemeye başlayalım.


Fahrenheit 451 izledikten insanı dürten düşündüren iz bırakıcı bir ütopya. Filmi 1966'da çekilmiş kitabı 1953'te yazılmış olmasına rağmen verdiği mesajlar evrensel ve ölümsüz niteliktedir. Bunun yanında benim bu tarz bilim kurguya da yakın olan filmlerde görmeyi sevdiğim şey günümüz yaşantısıyla olan paralelliğidir. Henüz daha televizyonun insanları hipnotize edemediği zamanlardan bunun öngörülebiliyor olması çok hoşuma gitti. Sadece salonda ana bir televizyon değil evin yerlerinde küçük küçük televizyonlar olması hepimizin elindeki akıllı cihazlarla paralellik gösteriyor diyebiliriz. Benzer bir örnek ise 1968'de çekilen 2001: A Space Odyssey filmidir. Fahrenheit 451 filmindeki teknolojik cihazlar veya kullanılan haplar teknolojik gelişme tahmini dışında ütopyayı destekleyici amaçla kullanıldığı için ayrı bir anlam taşıyor bence. Ütopyanın içinde teknolojiye ,günlük hayata dair farkla olsa da bu durum filmin vereceği mesajların önüne geçmeyen basitlikte bana kalırsa. Bu noktada film bilim-kurgu türünden bir nebze daha uzaklaşıp ütopyaya yaklaşıyor ve dolayısıyla filmdeki mesajlar ön plana çıkmış oluyor.



Film sahne geçişleri,planlar özelinde başarılı bir film olsa da bu yazıda içerik üstünde durmak istiyorum. Filmdeki itfaiyecilerin görevlerinin tam tersi olan şeyi yapmakla görevlendirildiklerini görüyoruz. Bunu yozlaşmış devlet mekanizmalarının bir temsili olarak görebiliriz. Aslında zaten toplumlarda da yozlaşmanın kaynağı iktidardaki kişilerdir. Devlet kurumu veya iktidar denen kavramlar insanların akıllarında vardır. İnsanlar düzeni sağlayabilmek ve büyük toplulukları yönetmek için duydukları ihtiyaçtan dolayı bu kavramlara anlamlar yüklemeye ve bazı insanları kendi liderleri yapmaya başlamıştır. Rousseau'ya göre bu bir toplum sözleşmesi sayesinde sağlanır. İnsanlar bu toplum sözleşmesi çerçevesinde liderleri yaptıkları insanlara onların hayatlarını yönlendirebilme gücünü vermiştir. İktidarı denetleyebilecek daha üst mekanizmalar işlevliğini yitirir ve iktidarda olanlar totaliter ve baskıcı olurlarsa onları başa getiren halk doğrudan etkilenir bundan. Yani aslında ütopyada kitapların yakılıyor olmasının sebeplerinden biri iktidarın yozlaşmış ve halkın yararını göz ardı ediyor olmasıdır. İktidarın yozluğu da görevinin tam tersini yapan itfaiye birimi üzerinden anlatılıyor. İktidardakilerin tek amacı kendi iktidarlarını sürdürüp , insanların bu duruma olan itirazlarını sindirmeye ,minimuma indirmeye çalışmaktır.


Bu noktada sistematik olarak geçmiş unutturulmaya ve insanların hayatları basitlik ve itaat kavramları üzerinden şekillendirilmeye başlanıyor. Halkın bilgiye ulaşabileceği yegane kaynaklar kesiliyor. Televizyonlar üzerinden propaganda yapılıyor ve zaten yayınları yapan devleti üst kimlik olarak kabul ettikleri için etkilenmeleri çok zor olmuyor. Ayrıca medya insanları sakinleştirmek ve yönlendirmek için araç olarak kullanılıyor. Olmayan olaylar televizyon yardımıyla insanların gözünde gerçekliğe ulaşıyor.  Bunu yaparlarken insanlara hafızalarını yitirmelerini sağlayan unutkanlık haplarından içmelerini ; geçmişlerini ve geçmişte,öğrendikleri bilgileri unutmalarını sağlıyorlar. Dolayısıyla bugünü basit ve itaatkar bir şekilde yaşayan insanlar iktidarın devamı için tehdit oluşturmuyorlar. Bu yüzden kitap yakan insanlar neden kitap yaktıklarını bile bilmiyorlar sadece yakıyorlar. Neden kitap yaktığı sorulduğunda ise öğretilmiş ,içi boş ,hazır cevaplar ile karşılaşıyoruz. Toplumun sorgulamaktan ve düşünmekten ne kadar yoksul olduğunu görmeye başlıyoruz. Türkiye'de yaşayan insanların liderleri sorgusuz sualsiz takip etmeye meyilli olması (Atatürk veya RTE) bu duruma paralel gerçek bir örnek olarak gösterilebilir. Bugün Türkiye'deki insanların bir kısmı RTE'yi peygamber olarak görüyorken söylediği şeyleri sorgulama zahmetinde bulunmadan uyguluyorlar. Zaten aksi olsa darbe büyük ihtimalle daha zor durdurulabilir bir hal alacaktı ve insanlar ölebileceklerini düşünüp sokağa çıkmayacaklardı. Türkiye'de yaşadığım için ve ülkenin şu anki durumu her türlü filme ,ütopyaya uygun olduğu için genelde örneklerimi Türkiye üzerinden veriyorum ama çok daha fazla genişletebilir.


İnsanları düşünmeye sevk edecek ve bu gidişata dur diyebilecek en önemli silah eğitimdir. Filmde kitapları seven ,koruyan ve toplumdaki diğer bireylerden farklı olmaya çalışan öğretmenin görevinden alındığını da görüyoruz. Bu da ikinci aşamadır. Eğer insanları cahil ,düşünmeyen makineler haline getirmek istiyorsan kalıplaşmış itaat eğitimini küçüklükten başlatman en iyisi olacaktır. İktidar öğretmeni kendine tehdit olarak gördüğü için görevden almaktan çekinmiyor. Benzer olarak iktidar karşıtı tiyatrocuların devlet tiyatrolarından kovulması, özgürlük ve barış uğruna yapılan yürüyüşlerin engellenmesi örnek verilebilir. İnsanlar tektipleştirici eğitimden çıktıktan sonra kendilerine zorla verilen sorumlulukları yerine getirme telaşına sürerler ve birey olmak adına adım atamazlar. Bu kişiler o kadar aynıdır ki hepsi berbere gitmek zorundadırlar. Eğer saçını bile farklı uzunlukta bırakmak istiyorsan ahlak polislerini atlatman gerekiyor ütopyada. Gerçek dünyamızda yine buna benzer olayları görüyoruz. Yani en azından ben küçükken ailemin saçım uzadığı gerekçesiyle otomatik bir şekilde beni sürekli berbere götürdüklerini hatırlıyorum. Aile kurumu bunu yapmasa bile okulda saç uzatmak yakın bir zamana kadar aykırı ve ceza gerektiren bir durumdu ki serbest kıyafet okullara geldi. Böyle küçük bir değişiklik bile biraz olsun kişilerin eğitim sistemi içinde nefes almasını sağlıyor ve bireyselliklerinin kaybolmamasına yardımcı oluyor diyebiliriz. Biz eğitimden geçirene kadar aslında çocuklar meraklı ve sorgulayıcı canlılar olarak geliyorlar dünyaya. Küçük çocukların ebeveynlerini soru yağmuruna tuttuğunu çok defa görmüşüzdür. Fakat soru sormayı ve düşünme yetenekleri onlara verilen eğitimden sonra inanılmaz bir şekilde düşüyor ve sonunda hepsi beyinleri yıkanmış zombiler haline gelmeye başlıyor. (Bu zombi kavramına ayrıca Only Lovers Left Alive filminde de oldukça güzel değiniliyor.) Filmde çocukların kitaba olan merakı yakılan kitaba merakla bakan çocuk üzerinden resmediliyor.

Filmde kitapların yakılmasının ana sebebinin insanları mutlu etmek olduğu söyleniyor. İnsanlar kitapların yakılması ve onlara uygulanan sistematik yozlaştırmanın sonucu olarak "eşit" ve mutlu olmuş oluyorlar. Aslında burada yaratılan eşitlik kavramı insanların eşit ve benzer zombiler oluyor olmasından başka bir şey değil. Bu zombilerin hayatlarına karışan, gidişe dur diyen insanlar olmadığı için bu insanların sistem içinde kişilere mutlu oldukları illüzyonu gösteriliyor. Bu insanlar içinde bulundukları durumda hayatın gerçek yüzünden ve insan olmanın temel gereksinimlerinden uzak olarak yaşıyorlar. Bu yüzden o kişiler aslında yaşayan ölüler olarak sürdürüp hayatlarını en sonunda ise ait oldukları yerlere yani mezarlara giderler. Montag evdeki kadınlara elindeki romandan bir parça okuduğu zaman bu kişilerin hayatla olan izolasyonunu yıkmış ve onları gerçeklerle buluşturmasından dolayı üzmüş oluyor. Hayatını gerçeklerden izole bir biçimde yaşamış bu kişilerin gerçekler veya onları dürten kitaplarla karşılaşması onları rahatsız ediyor ve aynı zamanda üzüyor.


Gözüme çarpan diğer bir nokta ise sansür tartışmasıydı. Filmde öyle bir an var ki itfaiye şefi bütün kitapların yakılması üzerine nutuk atarken elinde Hitler'in Kavgam kitabını görüyoruz. Bu durumda bir çok insan kendi içinde çelişkiye düşmüş olabilir. Sonuçta Adolf Hitler Yahudi katliamının baş sorumlusu ve onun yazdığı Yahudi karşıtı kitap bu sebepten dolayı yasaklanmalıdır. Bu noktada sansürün sınırını nerede çizmeye başlayacağımız sorusu benim aklıma geliyor. Sansür genelde kendini toplumun koruyucusu ve kural koruyucuları ilan eden kurulun veya kişilerin elindedir. Bu kişiler üst akıl oldukları iddiasındadırlar ve iktidarın temsilcileridirler aynı zamanda. Fakat aslında kitaplara sansür uygulayabilecek ideal bir akıl olmadığı için sansürler her türlü taraflı olmak zorundadır ve sansürler taraflı yapılmaya başlandığı zaman denetlenemez hal almaya başlar. Bu sebeple Kavgam kitabı her ne kadar ırkçı bir kitap olursa olsun düşünce özgürlüğünün korunması adına yasaklanmamalıdır. Yasaklar başladığı zaman bu refleksif bir hale gelir ve iktidar kendine tehtid olarak gördüğü bütün düşünceleri sansürleme yoluna gider ve bu ülkedeki özgür düşünce ortamını çok derin bir şekilde etkiler. Bir kitap veya bir film ne kadar iğrenç bir düşünceyi anlatıyorsa olsun toplum tarafından destek görmüyorsa onun topluma etkisi olamaz. Bunun önüne geçmenin tek yolu da daha önce söylediğim gibi çocuklara sorgulayıcı düşündürücü eğitim vermektir. Kitap okumayı ,araştırmayı hayatının bir parçası haline getirmiş bireyler zaten Kavgam kitabını tarihsel değeri nedeniyle incelemek üzere okuyacaklar ve kitap tarafından etki altına alınmayacaklardır. Burada etkilenen insanlar varsa burada suçlu olan kitaplar değil onların içinde bulunduğu dünya ve onlara verilen eğitimdir aslında.

Fahrenheit 451 ütopyası üzerine konuşabilecek ,tartışabilecek oldukça çok şey var.  Ben sadece bunun bir kısmını size kendi bakış açımdan aktarmaya çalıştım. Eminim ki kitabı filminden çok daha farklı detaylara da sahiptir bu yüzden hem filmi izlemenizi hem de kitabı okumanızı öneririm. Sonraki yazılarımda buluşmak dileğiyle :)

10 Eylül 2016 Cumartesi

Certified Copy Film İncelemesi

Selam a dostlar. Bir sonraki blog yazımı hangi film üzerine yazsam diye düşündüm durdum. Bu sırada Altyazı dergisinin eylül sayısını Abbas Kiarostami'ye ayrıldığını gördüm ve kendisinin yazıp yönettiği bu güzel filmi inceleme kararı aldım. Abbas Kiarostami'yi çok yakın bir tarihte kaybettiğimizi de unutmayıp,bu yazı vesilesiyle kendisini bir daha anmaya çalışalım. Ünlü yönetmenin daha önce Close-Up ve Taste of Cherry filmlerini de izlemiştim ama Certified Copy bende daha fazla yazma isteği uyandırdı. Certified Copy'i seçmemin diğer bir nedeni ise şu ana kadar üzerine inceleme yazdığım filmlerden farklı ve özgün bir konuyu işliyor oluşu aslında. Bize orijinal,kopya,sahte gibi kavramların anlamlarını tartıştırıyor ve bunu yaparken değer yargılarımızla da oynuyor aslında. Bu konulara yazımın devamında detaylı olarak değinmeye çalışacağım.

Certified Copy izlemesi çok kolay bir film değil. Büyük ihtimalle filmi ilk izlediğinizde aklınızda bir sürü soru işareti kalacaktır, yani en azından bende olan şey buydu. Belki de bu yüzden filmi ikinci izleyişimden sonra yazacağım inceleme daha başarılı olacaktır. Filmin uzunluğu iki saatten az olsa da akıcı bir film olmadığını söylemem gerekiyor. Film uzun ve basit olmayan diyaloglar üzerine kurulu. Tabii bu diyalogların altından çok güzel kalkan iki baş rol oyuncusunun hakkını vermemiz gerekiyor. Özellikle Juliette Binoche'un performansı o kadar iyiydi ki zaten kendisi Cannes'da en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülmüş. 


Film diyalogların yanı sıra görsel olarak da çok başarılı. Ben şahsen "yansıma çekimlerine" bayılan biriyim. Yansıma çekimi diyerek kastettiğim şey yönetmenin kameranın açısını değiştirmeden etraftaki yansıtıcı ayna ve cam gibi yüzeyleri kullanarak bizim normalde göremeyeceğimiz yerdeki aksiyonları ,detayları bize göstermesi aslında. Filmde bunun sıkça ve mükemmel bir biçimde kullanıldığını görebiliyoruz. Bunun dışında filmin sonunda otel içindeki sahnede kuşun gölgesi ve kanat çırpma sesiyle yapılan görsel bir oyun yakaladım. Ayrıca araba ile gezdikleri sahnede araba camından yapılan bize hem şehrin güzelliğini hem de ikilinin diyaloğunu yansıtan müthiş çekime de ayrıca hayran kaldım. Bu iki anın fotoğrafını incelemenin içinde bulacaksınız. Filmde gerektiğinde el kamerası ,gerektiğinde sabit ama dönen bir kamera görüyoruz. Bu açıdan da çeşitlilik olduğunu söyleyebiliriz. 


Film öncelikle bize orijinal ve sahte kavramlarını sorgulatıyor. Bir tabloya baktığımızda onun orijinal veya inanılmaz benzerlikte taklidi olması onun değerini azaltır mı sorusunu soruyor bize. İnsanlar romantik olmaya yatkındır genelde ve bu yüzden orijinal tablo insanlara daha çekici gelir. Fakat tabloyu aslında güzel yapan o tablonun var olmasıdır diyebiliriz. Elbette tabloya Leonardo Da Vinci'nin fırçasının değmesi ona ayrıca bir romantiklik katıyor olabilir ve bu bizim o tablodan aldığımız hazzı arttırabilir. Bu bize aslında hayatın aslında bizim üzerimizden anlamlandığını gösteriyor. Biz o tablonun ünlü bir ressamın elinden çıktığını düşündüğümüz için o tablonun değeri gözümüzde birden artmış oluyor. Bu da perspektif denen olguyu öne çıkarıyor. Eğer biz bir sanat eserine değer veriyorsak bu bizim ona olan bakış açımızla oldukça bağlantılı. Bir sanat müzesinde yere konulan gözlüğe insanların ilgisini hatırlayalım. Onun ne kadar ilginç bir sanat eseri olduğunu düşünüyorlardı ama aslında ortada normal ve sıradan bir gözlük vardı. Bu durum filmde James'in söylediği gibi sadece sanat için geçerli değildir. Bu aslında hayatımızın kendisiyle doğrudan ilgilidir. Bir insana aşık oluyor olmanız sizin ona olan bakış açınızla,ona atfettiğiniz değerlerle alakalıdır. Güzelliğin on para etmez bendeki aşk olmasa demiş Aşık Veysel ve çok doğru söylemiş. Aslında bizim karşıdaki kişiye olan hislerimiz ve düşüncelerimiz onu sevmemizi veya nefret etmemizi sağlar. Platonik aşkınız karşılık bulabilir fakat sizin o kişi hakkında düşünceleriniz gerçeklerden uzak olabilir ve siz o kişiyle bir ilişki yaşamak istemeyebilirsiniz. Bu durumda gerçekler kafanızda kişiyi sevdiren özelliklerin değişmesine yol açmıştır. Özetle aslında bir cismin,tablonun veya kişinin değeri onun size nasıl sunulduğu ve sizin ona baktığınızla oldukça alakalıdır. Mona Lisa tablosunda esas olan ortaya çıkan iş ve hatta Mona Lisa'nın güzelliğidir. Elbet orijinal tabloyu görmek insanın hayatına bir romantizm katıyor olsa da sahte tabloların değersiz veya anlamsız olduğunu iddia etmek yanlıştır. 


Parayı ele alalım. Para dediğimiz şey birkaç metal ve kağıt cisimden başka bir şey değildir aslında. Fakat biz toplumlar olarak ekonomiyi yaratmışız ve para denen cisimleri ekonominin araçları olarak kabul etmişiz. Benzer bir şekilde pırlanta,altın gibi cisimlerin aslında özlerinde değerleri yoktur fakat biz nadir ve parlak olmanın güzel olduğunu kabul ettiğimiz için onlara oldukça para harcıyoruz. Peki oldukça benzer sahtelerini kullanmak yerine servetlerimizi değerli madenlere,takılara yatırmanın anlamı nedir? Fakat insanlar psikolojik olarak pahalı olanın daha kaliteli, güzel olduğunu düşünmeye eğilimlidirler. Bununla alakalı National Geographic'te iki deney görmüştüm. Birinde aynı şarabı diğerinde ise aynı pastayı farklı etiketlerle insanlara satıyorlardı. Tabii ki daha pahalı daha kaliteli görünen şarap ve pasta insanların çok daha hoşuna gidiyor. Benzer bir şekilde insanlar içeriği tamamen aynı olan üründen pahalı olmaya daha yatkınlar. Reklamcılar bizim bu özelliklerimizi bildiği için reklamlarında ve pazarlama stratejilerinde insanları manipüle etmeye çalışırlar. 


Tekrar orijinal ve sahte konusuna geri dönelim. Filmde öyle bir an geliyor ki biz James ve Elle'nin aslında 15 yıldır evli olduğunu düşünmeye başlıyoruz çünkü bizi buna zorluyorlar. Özelikle ilk izlediğimde oldukça kafam karışmıştı bu konuda ,fakat ikinci kez izlediğimde ikisinin de rol yaptığını ama bu rolün oldukça gerçekçi olduğunu çok net bir şekilde anladım. Bu durumu ayırmak çok kolay değil çünkü Elle ve James'in zaman zaman sinir krizlerine girip sahte ama gerçek tartışmaların içine girdiklerini görüyoruz. İşte burada anahtar bu tartışmaların sahte ama gerçek olması. Yani yine aslında konunun ucu bize dayanıyor. Bizim sahteyle ,gerçeği ayırmakta çok başarısız olan zihnimize dayanıyor. Evet aralarındaki kavgalar ,yaşanmışlıklar ve hikayeler yalan olsa dahi o an yüksek sesle kavga ediyor olmaları , ağlamaları gerçek olan şeyler. Bu gerçeklerin film özelinde bizim üzerimizde etkisi var ve aslında önemli olan şey de budur. Abbas Kiarostami filmi içerisinde yarattığı alegorik çift üzerinden bizim gerçeklik algımızı paramparça ederken diğer bir yandan film içerisinde tartıştırdığı tezlerinin gücünü gösteriyor. 

30 Ağustos 2016 Salı

Nymphomaniac Vol.1 Film İncelemesi

Merhaba sevgili dostlar. İki haftaya yakın bir süredir yeni yazı yazamadığımı fark ettiğinizi umuyorum. Bunun nedenlerinden biri artık "sanatlı" film izlemekten ve film üzerine kafa yormaktan bir nebze yorulmaya başlamam dolayısıyla filmleri daha az dikkatle izlemem en başta geliyor. Bu bloga yazı yazmadığım yaklaşık 12 günlük bu süreçte bir yandan Paths of Glory ,Tokyo Story, Only Lovers Left Alive ve Amadeus gibi ünlü yönetmenlerin bilindik filmlerini izlerken Attenberg gibi daha yeni ve değişik filmleri izleme fırsatı buldum. Hepsi izlenesi ve üzerine konuşulası filmler olsa da bu filmler üzerine tatmin edici incelemeler yazamayacağımı düşündüğüm için yazamadım. Peki Nymphomaniac'ı bu filmler arasına özel kılan şey neydi diye sorarsanız Lars von Trier'in tasvirlerini ve hayata bakış açısını ilginç bulduğumu söyleyebilirim. Bunun yanında zamanında "abi filmde her şey görünüyormuş ve bu yüzden yasaklanmış" diye duyup izleyip filmi gram anlamamam ve tekrar izlediğimde çok beğenmem de söylenebilir. Evet gerçekten filmde penisler ve memeler dışında anlatılan şeyler olduğunun farkına varmak hoşuma gitti diyebilirim. Bir süre yazı yazmadığım için bu süreci anlatan bir girizgah yapmak istedim. Fakat daha fazla uzatmanın lüzumu yok.


Lars von Trier'in ne kadar aykırı bir insan olduğunu onun röportajlarını veya filmlerini izlediyseniz fark etmişsinizdir. Her yönetmen başka esinlendiği ,ilham aldığı yönetmenler olsa dahi filmlerine kendi kişisel dokunuşlarını yaparlar. Lars von Trier'in filmlerinde dolayısıyla Nymphomaniac(Bu andan itibaren vol.1 demeyi bırakıyorum.) filminde gördüğümüz en temel dokunuş Dogma 95 akımından Lars von Trier'e miras kalan el kamerasıdır. Filmde ekranın sallanmasından bolca el kamerası kullandığını görüyoruz. Bunun dışında özellikle filmin başında gördüğümüz ve film boyunca ara ara gözüken kar yağışının çok hoş bir şekilde bizlere yansıtıldığını düşünüyorum. Benzer görüntüleri diğer filmlerinde de görmek mümkün. Kadın yaşadığı anıları anlatırken bazen bütün renkler siyah beyaz olurken bazen ise ekranda küçülme görüyoruz. Bu iki seçimin sahnelerin aktardığı duygularla paralellik gösterdiğini düşünüyorum. Siyah beyaz sahneler gerçekten Joe'nun yaşadığı belki de en üzgün hatıraları gösteriyor bize. Lars von Trier Nymphomaniac'ta yer yer müzik kullanmış ama bence müzikler hikaye ve diyaloglarla paralellik gösteriyor. Filmin aslında diyaloglar üzerinden yürüdüğünü söylememiz gerekiyor. Bu nedenle aslında müzikler destekleyici bir konumda bulunuyor. Lars bir yandan gerek anlattığı hikayeyle gerekse filmin sonunda ve başında çaldığı Rammstein şarkısıyla bizi rahatsız etmeye da çalışıyor aslında. Bu filmin bu kadar çok yerde sansürlenmesinin sebebi insanların tabularına, beyinlerine saldırıyor olmasından kaynaklanıyor. 


Lars'ın filmleri Nuri Bilge Ceylan filmleri kadar olmasa da diyalog üzerine kurulu diyebiliriz. Bunun yanında günümüz akıcı filmlerine bir nebze daha yakın olduğu için Lars von Trier'in filmleri kolayca izlenebilecek ama derinlikli filmler arasında yer alıyor. Nymphomaniac'ta üzerine konuşlacak konulardan belki ilki aşktır. Filmde Joe arkadaşlarıyla aşka karşı mücadele verdiğinden bahsediyor. Bunun yanında aşksız yaşayabileceklerini ve insanlara bağlanmadan seks bağımlıları olarak yaşamayı becerebileceklerini ,bunu doğru olduğunu düşünüyorlar. Ben bu noktada Suç ve Ceza'daki Raskolnikov ile Joe arasında paralellikler görmeye başlıyorum. Joe anılarını anlatırken bir yandan yaptığı hareketleri meşru gösterecek açıklamalar da yapıyor. Her ne kadar düşündüğü şeylerden dolayı mutsuz olsa dahi argümanlarını desteklemekten geri kalmıyor. Joe inandığı değerler üzerine kurmaya çalışıyor hayatını fakat bu durumdan iyi etkilendiğini söyleyemeyiz. Doğru olduğunu düşündüğü şeyler onu yavaşça terk etmeye sonuç vermemeye başlıyor. Bu öyle bir durum ki aynı düşünceleri paylaştığı Joe'nun en yakın arkadaşı bile seksi daha iyi yapan şeyin aşk olduğunu söylemesine yol açıyor. Bu eksende Joe arayışlarına başlıyor. Kendine Bach'ın çok melodili eserleri gibi bir seks hayatı yaratıp mükemmel armoni içinde bir sonuç bekliyor fakat bunun bir sonuç vermediğini görüyoruz. Burada Joe'nun teorisinin çöküşüne şahit oluyoruz.  Joe bunun hastalık benzeri bir durum olduğunu düşünüyor olmalı. Düşüncelerinin başarısızlığı onu sadece sorular içinde bırakıyor. Biz film sırasında Joe ile empati kurduğumuz için filmin müthiş ve vurucu sonu bizi de sorularla baş başa bırakıyor:"Peki ya şimdi ne olacak?" Lars'ın filmlerinde etkileyici bitirişler yaptığını ve özellikle Dancer in the Dark filminde benzer duygular hissettiğimi söylemeliyim.


Peki bu "zararlı" aşk üzerine biraz düşünelim. Aşkın ne olduğunu tanımlayamasak bile kişinin karar verme mekanizmasını,rasyonelliğini zedelediğini söyleyebiliriz. Aşık kişi hayatın gerçeklerinden kendini soyutlamayı başarabilmiş kişidir. Bu durumda onun aşık olduğu,sevdiği kişi için normalde almayacağı kararlar almasını ,yapmayacağı hareketleri yapmasını sağlıyor. Genelde insanlar bu aşklarından zarar gördükleri ve "gerçek dünyaya" geri döndükleri zaman yoğurdu üfleyerek yemeye başlarlar ve aşk denen duygunun aslında uydurma olduğunu öne sürerler. Bu tarz görüşlerin insanlarda yaşları ilerleyip ,sorumluluklarının artmaya başladığı zamanlarda artmaya başladığını görüyoruz. Filmde geçen bir söz vardı: " Yumurta kırmadan omlet yapamazsın." Bence aşktan yara almış kişilerin artık aşktan kaçar bir duruma geçmelerinin sebebi yumurta kırmaktan ,büyük hatalar yapmaktan korkmaları ve artık bu yüzden omlet yapmak istememeleridir. Fakat hayatı daha güvenli bir şekilde yaşamanın bize getireceği kümülatif anlam olduğunu düşünmeyen ve sonuçlardan çok anın ,sürecin önemli olduğunu düşünen biri olarak, aşkın bizi bu materyalist dünyadan metafiziksel dünyaya taşıma becerisi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden aslında aşk insanları yaralasa da hayata metafiziksel ,duygusal açılardan bakmamızı sağladığı için çok değerli bana kalırsa. Sürekli mantığına göre karar verip buna göre hayatını organize eden kişinin hayatının rutine bağlaması ve sıkıcılığa bağlaması içten bile değil. Bu yüzden her ne kadar zarar veriyor da olsa eğer aşk insanları bu kadar mutlu etmeseydi üç filmden ikisinin konusu aşk olmazdı. Bu eksende aşka karşı savaş açmak mantıklı ama yararsızdır ve genelde boşadır. Tabii insana yaşadığını hissettiren tek duygu aşk değildir. Hala insanlar hayatın anlamını sanat ve din gibi mecralarda arıyor olsa bu durum aşkın hayatımızda çok önemli bir rol oynadığı gerçeğini değiştirmez.


Filmde kadın ve cinsellik üzerinden genel anlatılar da var aslında. Öncelikle Joe cinselliğinin gücünün farkına varıyor. Joe bu gücü özgürce kullanıyor ve kendini hiç bir baskı altında hissetmiyor. İstediği adamları çok az bir uğraşla elde edebildiğini görebiliyoruz. Bu konuda erkeklerin kendi libidolarını baskılamakta ne kadar güçsüz olduklarını görüyoruz. Belki de aslında erkeklerin psikolojik olarak kadınlara kıyasla daha zayıf olduğunu göstermeye çalışıyor Lars von Trier bize filminde. Zaten kadınlara karşı işlenen suçların azımsanamayacak bölümünü erkeğin kontrol edemediği cinselliğini tecavüze ,şiddete kanalize etmesi oluşturuyor. Bunun yanında aynı cinsel dürtüler hiç bir şekilde kalifiye olmadan kadın olarak işe girmenizi de sağlıyor. Bu noktada aslında Joe cinselliği ön planda tuttuğu için "cinsel obje" gibi görülmenin önüne geçemese de erkeklerin aslında güçsüz taraflarını yüzümüze vurduğunu görüyoruz. Film boyunca çevresindeki erkekleri dilediği gibi yönetebilen bir kadın görüyoruz aslında. Bu açıdan da her ne kadar psikolojik olarak iyi bir durumda olmasa da eril düzenin içinde cinselliğini özgürce yaşayabilen güçlü bir kadın görüyoruz.


Filmde üzerine konuşulan diğer bir konu ise yalnızlık. Joe o kadar çok adamla birlikte olmasına rağmen hayatı boyunca yalnız olduğunu hissetmiş. Bu yalnızlığı ise küçük yaşlarda geçireceği operasyon öncesinde fark etmeye başlamıştır. İnsanlar bebeklikten ,erişkinliğe geçen sürede olgunlaşırlar.Bu süreç sırsında çevrelerini ve kendilerini daha iyi tanımaya başlarlar. Bebeklikten ,erişkinliğe olan bu süreçte insanın dışarıyla olan zoraki ihtiyaçları azalırken , kendine iç sesine yaklaşır ve düşüncelerini şekillendirir. İçinde bulunduğu vücudu kontrol etmeyi ,düşünmeyi öğrenir. Yani en temelinde bu olgunlaşma sürecinde insan bir birey halini almaya başlar ve bu yalnızlığa giden ilk adımdır bana kalırsa. İnsan bireyselleştikçe doğumundan sonra içinde bulunduğu aile kurumu da soyutlaşmaya başlıyor. Burada sosyal canlılar olarak kendimize toplumdaki diğer bireylerle sosyalleşmeye başlıyoruz. Bu sosyalleşme eylemini yalnızlığımızı yok edecek bir boyuta çıkarmamız mümkün değil. Karşımızda biriyle konuşuyor bile olsak onun asla duyamayacağı bir iç sese sahibiz en temelde. Kendimizle kurduğumuz bağ dışındaki bütün bağlar yapaydır aslında. Bu yüzden sosyalleşme davranışı yalnızlığımızı asla bitiremez. Bizim burada yapmamız gereken şey hayatımızı ne yalnızlık üzerine ne de başka insanların varlığı üzerine kurmaktır. Joe filmde bu yalnızlığını bir çok adamla yatmasına rağmen gidermeyi başaramamıştır. Eğer çok adamla yatmak yerine , çok adamla  Daha önce de belirttiğim gibi belki de aşk bizi hayatın bu gerçekçi kısmından alıp yalnız olmadığımıza ikna edebilecek yegane bir duygu olduğu için güzel aslında.

"Berkay ne yaptın?Filmde böyle şeyler anlatılmıyor sanki?!" dediğinizi hisseder gibiyim ama bence zaten filmler bizi dürten araçlardır diyebiliriz. Zaten sanat eseri aslında az anlatan ,çok düşündürendir diyebiliriz. Mesela sırf bu yüzden sözsüz müzik ,sözlü müziğe göre çok daha fazla şey anlatabilme kapasitesine sahiptir aslında. Bu yüzden Lars von Trier'in aynı zamanda hem yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı Nymphomaniac filmlerinden ilkinin bende çağrıştırdığı ,canlandırdığı şeyleri size aktarmak istedim. Esen kalın :)

17 Ağustos 2016 Çarşamba

The Double Life of Veronique Film İncelemesi

Merhaba ey değerli takipçilerim,sanat ve dolayısıyla sinema sever insanlar. Yine bir film incelemesi ile karşınızdayım. Krzysztof Kieslowski'nin Üç Renk ve Dekalog gibi yapıtlarını izlediğim bir dönem içerisinde başka bir filminin yani Veronique'in Çifte Yaşamı'nın vizyona tekrar girdiğini görüp içimdeki izleme isteğine teslim oldum. Sonra bu hafta hakkında yazacağım filmin bu olmasına karar verdim. Aslında Kieslowski , Bresson veya Akira Kurosawa gibi yönetmenlerin filmleri üzerine yorumlar yapmak çok da kolay değil aslında. Bu yüzden buradaki yazılarımı akademik bir düzlem yerine daha çok Berkay bu filmi izlemiş ve ne düşünmüş,ne görmüş diyerek değerlendirmeniz daha isabetli olur. Odaktan yani filmimizden daha da uzaklaşmadan bir yandan filimin müziği'ni dinlerken incelemeye başlayalım.

Kieslowski'nin filmlerinin merkezinde insanlar ve onların arasındaki ilişkiler bulunur. Bu insanların arasındaki ilişkileri kullanarak bunları evrensel ve daha büyük problemleri anlatmak için kullanır. Buna örnek vermek gerekirse Üç Renk üçlemesinden Beyaz filminde göçmen problemine parmak basarken bir aşk ilişkisini kullanır. Veronique'in Çifte Yaşamı'nda da yine verdiğini düşündüğüm bazı mesajları yine kişilerin üzerinden aktarıyor bizlere. Bu kişilerin temsil ettiği gruplar ve değerler bulunmaktadır. Üç Renk'te kişiler üzerinden Avrupa'nın problemleri değerlendirilir. Bu filimde ise daha sonra daha detaylı bahsetmeye çalışacağım bir toplumsal analiz var. Polonyalı yönetmen filmlerinde renkleri yoğun bir şekilde kullanıyor. Zaten aslında onu diğer yönetmenlerden ayıran en temel özellik filmlerindeki görselliktir. Veronique'nin Çifte Yaşamı'nda kırmızı ve yeşil renkleri sürekli ön plandadır. Benzer bir şekilde ,adından da belli olacağı gibi Üç Renk üçlemesinde de renkler yoğun bir şekilde kullanılmış. Bu aslında sinemanın hissettiren yönüdür diyebiliriz. Ben filmi izlerken Veronique'in iç dünyasında seyahat ediyormuş hissine kapıldım ve sadece Veronique'e odaklanmamı sağlamıştı renkler. Bunun dışında görsel anlamda öznel çekimler de gerçekten bolca serpiştirilmiş filme. Kişinin gözünden çekilen görüntüler bolca ve hareketli bir şekilde kullanılmış. Kişinin düştüğünü kameranın düşünden anlıyoruz örneğin. Ya da benzer bir şekilde baş aşağı duran bir kızı kameranın da baş aşağı durmasından anlıyoruz. Kalabalıkların arasındaki kaçış sahnesindeki kamera kullanımı da beni etkilemişti. Buradan hareketle kameranın oldukça hareketli kullanıldığını anlayabiliyoruz. 


Kieslowski'nin filmlerinde müziği oldukça güzel kullanıyor bence. Bu konuda Kubrick bir çok kişi tarafından övülür fakat Kieslowski Kubrick'e göre daha az ve olayların akışına daha az müdahale eder bir şekilde kullanıyor. Polonyalı yönetmenin filmlerinin neredeyse tamamında içinde flüt bulunan müziklere yer vermiş. Hatta Mavi filminde flütü bir sokak sanatçısı çalıyor. Hayatımda flütü bu güzelliğiyle dinlediğim tek yer Krzystof'un filmleri. Bende evdeki blok flütü bir an önce elime alma isteği uyandırdı gerçekten. Onun dışında filmde gerek seslendirilen ,gerek kasete kaydedilen gerekse müzik sınıfında çocuklar tarafından çalınan eser bence filme inanılmaz bir hava katıyor. Film zaten diyaloglar üzerine değil , hissettirmek üzerine kurulu olduğu için müzik de bunun bir aracı olarak kullanılmış. ODTÜ'de aldığım Film Analizi dersinden kazandığım alışkanlık sayesinde artık filmin jeneriklerinin bitmesini bekliyorum ve bu sırada çalan müzikleri tekrar dinleme fırsatı buluyorum. Eğer bunu yapmıyorsanız sizlere de yapmanızı kesinlikle öneririm. Bu bir yandan müzikten zevk almanızı sağlarken filmi yaratan insanlara saygı göstermenin bir yoludur aynı zamanda.


Filmin başından sonuna kadar çizilen tablonun içinde iki kişi var. Dış görünüşleri, adları  (Veronique ve Weronika) zevkleri ve benzeri ortaklıkları olan iki insanın ya da Veronique'nin Çifte' yaşamının tablosu bu. Filmde zaman her zaman doğrusal bir şekilde hareket etmiyor ve gerçeklik ,rüya alemiyle iç içe diyebiliriz. Bu durum bizim sadece iki kadının yaşamına zaman ve mekandan bağımsız olarak odaklanmamızı sağlıyor. Bana kalırsa burada bize verilmeye çalışılan en temel mesaj her ne kadar farklı giyinsen, farklı düşüncelere sahip olsan da dünyada yaşayan tüm insanlarla taşıdığın ortak değerler mevcut. Dünyadaki bir çok insanla aynı müzikleri dinleyip benzer duygular hissediyoruz. Aşk hepimizin hayatında varlığını bir şekilde gösteriyor. Bizim insanlar olarak daha iyi bir dünya için yapmamız gereken şey farklılıklari değil ,ortak değerleri ön plana çıkarmak,kardeşlik ve eşitlik gibi duyguları bu yolla oluşturmaya çalışmaktır. Biri Polonya'lı biri Fransız olan bu iki kadın karakterin birbirinin acılarını iletişim kurmaksızın hissedebilmesinin en temel nedeni aralarındaki ortaklığın zaman ve mekandan bağımsız olarak çok üst bir düzeyde olmasıdır. Fakat gerçek hayatta bu ortaklıklarımız saklanılmaya çalışıldığı gibi görmesi ilk bakışta o kadar kolay değildir. Bizler bu ortaklıkların hep gözümüze sokulmasını bekliyoruz. Filimde bunu Veronique'in sevgilisi ve çektiği fotoğraflar yapıyor. Burada filmin gerçekçiliğinden çok vermeye çalıştığı mesaj daha önemlidir. Veronique'in sevgilisi yolladığı kasetlerle ,hediyelerle Veronique ve Weronika bağını somutlaştırır aslında. Veronique'in ona aşık olmamasının birincil sebebi adamın yarattığı masalsı dünyadır. Ona Weronika'yı hatırlatma yolu gerçekçi değil ,masalsı ve şaşırtıcıdır.


Kieslowski filmlerinde yaşlı ve yardıma muhtaç insanları adeta karakterleri test etmek için kullanır. Üç Renk üçlemesinde yaşlı karakterleri geri dönüşüm yapmaya çalışırken görürürüz. Bildiğim kadarıyla Üç Renkte kullanılan yaşlı karakterlerin başlangıcı bu filmledir. Veronique gördüğü yaşlı kadınlara bir yardım etme isteği taşır içinde fakat film boyunca onlara yardım edebildiğini görmüyoruz. Bu durum insanların dünyada yaşanan olaylara seyirci kalması olarak değerlendirilebilir. Evet belki karakterlerin o anki durumları o kişilere yardım etmek için elverişli olmayabilir fakat bu durumların arkasına saklanmak bahane üretmek dışında pek bir işleve sahip de değil. Yaşlı insanlar üzerinden çizilen problemleri çözmek için ilk adım empati ve sonraki adım ise harekete geçmektir. Veronique ve Weronika empati kısmında başarılı olsalar dahi ikisi de somut bir adım atamıyorlar. Belki de birbirleri arasında kurdukları empatiyi yaşlı karakterlerle kuramadıkları için yardım etmiyorlar, fakat ne de olsa o yaşlı insanlar da o toplumun bir parçası ve hayatları aslında bu yüzden bağımsız değiller. Başkalarının problemlerine gözümüzü kapatmamalıyız belki de bu noktada. Konforlu yaşamlarımızın arkasına sığınmamalıyız. Krzysztof "Hala umut var mı?" sorusuna Üç Renk üçlemesinde bir cevap bulmaya çalışıyor. 


Filmde tüm bu yaşanan olaylar sırasında Veronique'in sevdiği adamı arayışı sırasında karşılaştığı siyah şapkalı ve gizemli bir kadın var. Bence o kadın filmin içinden ya da filmin atmosferinden biri hiç değil. Veronique'in ne yaptığının farkında olan ve onu dışarıdan izleyen bir insan bence o kadın. Acaba gerçekten Veronique'in sevdiği kişiyi bu yolla bulup bulamayacağını ,hareketlerini gözlemleyen bir insan. Hatta bana kalırsa Veronique'in bu kadar keskin adımlar atması onu üzüyor ve bir yandan şaşırtıyor. Bu kadın hakkında bir çok yorum yapılabilir bu benim aklıma gelen ilk yorum.

Benim film hakkında gözlemlediğim şeyler aşağı yukarı bu kadar. İzlemediyseniz yazdığım diğer bütün filmler gibi bir an önce izlemeye bakın. Görsel ve anlamsal derinliğe sahip güzel bir Kieslowski filmini izlemek eminim sizlere faydalı olacaktır. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)

7 Ağustos 2016 Pazar

Mon Roi Film İncelemesi

Son zamanlarda çevremdeki ve sosyal medyadaki film takip eden insanların Mon Roi ( Prensim) filmine olan ilgisine kayıtsız kalmayıp vizyona girdikten sonra arkadaşımla izlemeye gittim. Filmi genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle de Tony rolündeki Emmanuelle Bercot'un oyunculuğunun gerçekten üst düzeyde olduğunu görüyoruz. Zaten bu yüzden de 2015 yılı Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alıyor. Filmin yönetmenin Maiwenn yani bir kadın olduğunu da belirtmek önemli.


Filmi başarılı yapan yanlardan söz etmek istiyorum öncelikle. Filmin müziklerini özellikle de jenerikteki müziği oldukça sevdim. Film sırasında kullanılan müzikler de oldukça başarılıydı. Daha önce belirttiğim gibi Emmanuelle Bercot'un oyunculuğu gerçekten beni izlerken inanılmaz bir şekilde etkiledi. Hatta filmi büyük oranda taşıdığını da söyleyebiliriz bence. Antidepresan ilaç kullanıp sağlıklı bir psikolojiye sahip olmadığı anlardan, aşkın doruklarında olup mutlu olduğu zamanlara kadar çeşit çeşit yüzünü görüyoruz Tony'nin. Bunun dışında filmin akışı özellikle ilk bölümde inanılmaz dalgalı bir şekilde ilerliyor diyebiliriz. Tony'nin Georgio ile tanışmasından ilişkilerindeki ilk güçlü ve evlilik sonrası edilen kavgalara kadar olan süreye kadar aslında geçmişten kesitlerin oldukça komik ve sempatik bir ilişkiyi yansıttığını görüyoruz. Belki de hayatta içinde bulunmayı hep beklediğimiz o çılgın aşk bize gösteriliyor ve onu hemen benimsiyoruz. Filmin rehabilitasyon merkezinde geçen sekansı da bu mutlu anların arasına çok güzel bir şekilde yerleştirilmiş özellikle filmin ilk bölümünde.  Biraz gülerken biraz da ağlar gibiydik film sırasında , bir nevi duygu karmaşasına girdiğimi söylemem gerek. Fakat bu bence olumlu bir durum çünkü bize hissettirilmek istenen iki farklı duygu da gerçekten tatmin edici yoğunlukta.


Filmi başarısız yapan özelliklerin başında ikinci bölümün birinci bölüme uyum sağlayamaması ve filmin temposunun yavaşlaması geliyor. Birinci bölümde o girdiğimiz duygusal karmaşadan eser yok. İlişki sekansı ve rehabilitasyon sekansı birbirine paralel bir şekilde ilerlemeye başlıyor. Bu durum da ilk bölümdeki büyünün bozulmasına sebep oluyor diye düşünüyorum. Okuduğuma göre süresi bakımından da bir sürü eleştiri almış film. Bence 15-20 dakika daha az olsa ,bazı sahneler kesilse film anlatmak istedikleri bakımından çok eksilmez ama bence çok büyük bir problem değil. Bunun dışında bence müzik ilişkinin dramatik anlarında filmdeki duygusallığa bazı anlarda gereğinden fazla yardım ediyor diye düşünüyorum. Bunların dışında filmdeki anlatılan aşk hikayesi gerçekçi bir aşk olmak yerine fantezi dünyamızı doyuran bir aşk aslında. Ayrıldıkları gün aynı yatakta sevişen iki insan veya birinden hemen çocuk yapmak isteyecek ,sonra onunla ilgilenmeyecek kadar sorumluluk yoksunu insanlar gerçek hayatta var mı acaba? Aynı şekilde Tony'nin saflığı da sorgulanabilir bu durumda. Son bir negatif özellik olarak filmin sonunu söyleyebilirim. Anlıyorum ki filmin sonu açık bir şekilde bırakılmak istenmiş. Bana kalırsa eğer bir filmin sonunu açık bir şekilde bitirmek istiyorsa yönetmen, izleyicileri en azından ne üzerine düşünecekleri hakkında küçük yönlendirmelerde bulunur. Zaten bütün film boyunca rehabilitasyon sürecinin bitmesini , dizin iyileşmesini ve dolayısıyla ruhsal iyileşmeyi takip eden değişimi görmeyi bekliyoruz. Tüm bu sürecin sonunda anladığımız tek şeyi yani Tony'nin Georgio'ya olan özlemini zaten filimin başında çok açık bir şekilde kendini sakatlamasından da anlayabiliyoruz bence. Ben şahsen filmin daha iyi bir sonu hak ettiğini düşünüyorum.


Filmin en temelde bizlere sorduğu bir soru var :İnsanların romantik ilişkilerden beklentileri nelerdir? Dalgalı inişleri ve çıkışları bol olan bir ilişkiyi mi yoksa ön görülebilir ve mantığın ağır bastığı bir ilişkiyi mi tercih ederiz? Georgio dalgalı ilişkinin aslında yaşamak denen şey olduğunu belirtiyor. Hangisinin ilişki biçiminin bizim için daha olumlu olacağını bir kenara koyarsak aslında bir çoğumuz gerçekten fantezi dünyamızı doyuran dalgalı ilişkileri tercih ederiz. Çok sevdiğimiz sorumsuz adamı değiştirebileceğimize inanmak isteriz. Aşk bu noktada uyuşturucu görevi görmeye başlıyor. Aşkınıza karşılık alıp çok mutlu anlar yaşamaya başladıktan sonra ilişkinin size zamanla zarar verip vermediğini değerlendiremez bir pozisyona geliyorsunuz. Bunun en temel nedeni insanların gerçekten çok sevdiği ve sevildiği zamanlarda hissettiği duyguyu tekrar hissetmek istemeleri. Bu tarz derin duygular aslında bir noktada bizleri hayatımızın monotonluğundan kurtarıp alıyor ve yaşama bağlıyor. Tony hayatının monotonluğunun onu boğması ve geçmişe duyduğu özlemin onda yarattığı duygu patlaması sonucu hiç düşünmeden dizini sakatlayabiliyor. Psikologu ona dizinin iyileşmesiyle aynı zamanda ruhsal iyileşme yaşayacağını da söylüyor. Fakat ruhsal iyileşme denen şey aslında mümkün mü böyle bir durumda merak ediyorum. Filmin sonunu bir önceki paragrafta yermiş olmama rağmen aslında bize sorgulatmak istediği şey bu durum olabilir. Tony çektiği tüm o acılara rağmen filmin sonunda gram değişiklik yaşamadan Georgio'nun karşısına onu seven ve özleyen biri olarak çıkıyor.  Bu durumda belki de böyle bir iyileşme durumunun bulunmadığı sonucuna varabiliriz. Zaten konu ilişkiler ve aşk olunca kesin ve kapsayıcı doğrulardan söz edemeyiz aslında. Herkes kendi hayat görüşü ve yaşadıkları üzerinden bir sonuca varır ve kararlarını buna göre verir. Tony'nin hislerini takip eden ve onlara yaşamayı seçen kişi olduğu aşikardır.


 Film şu sıralar vizyondayken gidebilirsiniz. Şahsen bilgisayardan başımı kaldırıp gerçekten bir sinema salonunda film izlemeye gitmek benim için güzel oldu , sizlere de tavsiye ederim. Ben de Tony gibi fakat izleyici koltuğumdan filmin daha aksiyonlu ilk bölümünü ikinci bölümüne tercih ediyorum. Keşke ilk bölümde hissedebildiğim olumlu duyguları film boyunca hissedebilmek isterdim. Fakat belki de gerçekler hayatın kendisinin filmin ilk bölümü kadar dalgalı olamayacağıdır ve bizlerin ikinci yarının monotonluğuyla yetinmeyi , mutlu olmayı da öğrenmemiz gerektiğidir.

31 Temmuz 2016 Pazar

Amour Film İncelemesi

Bonjour çok değerli okurlarım. Yazın başında sayısal anlamda fazla yazı yazacağımdan söz ediyordum fakat bunu pek başarabilmiş değilim. Fakat bunun yerine yazdığım yazların uzunluklarını arttırıp daha özenli bir şekilde yazmaya çalışıyorum ve haftada en az bir yazı çıkarmaya çalışıyorum. Bu doğrultuda üzerine çok övgüler okuduğum fakat bir türlü izleme fırsatı bulamadığım Haneke'nin Amour yani Aşk filmini incelemeye karar verdim. Filmin 2012 yılında Altın Palmiye ödülünü aldığını da belirtmemiz gerekiyor. Aşk aslında tanımlanması güç bir duygu. Bu yüzden ne zaman insanlar aşkı tanımlamaya ya da üzerine filmler çekmeye çalışsa ortaya birbirinden özgün anlatılar çıkıyor. Örneğin Gaspar Noe'nun Love filmi aşkı anlatırken cinsel ögeleri kullanırken Amour filminde daha çok fedakarlık üzerinden bir anlatı görüyoruz. Sanatın ve aşkın güzelliği biraz da buradan geliyor. İki farklı film, iki çok farklı anlatım ama ikisi de aşkın klişelerinden uzak ve bu yüzden başarılı. Filmde çiftin arasındaki aşk dışında değinilen bir çok konu var yazının devamında bunlara da değinmeye çalışacağım. Ayrıca filmde oyunculukların gerçekten başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle de Anne'i canlandıran Emmanuelle Riva inanılmaz bir oyunculuk çıkarmış. Venedik Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü almış zaten bu performansıyla.


Filmde çok nadir bir şekilde de olsa hareketli ve dönen bir kamera görüyoruz. Kameranın genelde sabit ve az hareket ettiğini söyleyebiliriz. Zaman zaman ev içinde simetrik çekimler de görüyoruz. Uzun çekimler bol bol kullanılmış filmin içinde. Çok Haneke filmi izlemediğim için bunun Haneke'nin tarzı olup olmadığı hakkında bir şey söyleyemeyeceğim. Kamera kullanımından çok filmdeki ses kullanımı benim dikkatimi çekti. Film başlar başlamaz sesin çok kuru bir şekilde kullanıldığını farkettim. Bütün hışırtılardan diyaloglara kadar daha sert diye tanımlayabileceğim bir ses kullanılmış. Bu durum evin sessizliğini ön plana çıkarmak için kullanılmış veya diyalogları daha karamsar kalıplar içine sokmuş bana kalırsa. Bunun dışında Haneke sesi görünmeyen yerdeki olayları anlatmak ve bize hayal ettirmek için de kullanmış. Filmin başında musluğun kapatılması , Anne'nin odasından inilti sesleri gelmesi bu duruma iki örnek. Ses kadar sessizlik de filmde bize bir çok şey anlatıyor ve duyguların bizim tarafımızdan sindirilmesine yardımcı oluyor. Bazen diyalog olmadan sadece karakterlerin yüzlerine baktığımızda da bize çok şey anlattıklarını görüyoruz. Filmde piyanoyla çalınan müzikler dışında ekstra müzik kullanılmamış ,duygu daha çok yüz ifadeleri ve diyaloglarla verilmeye çalışılmış.


Film sırasında Haneke hayata dair bir çok konuya parmak basmış. Bunlardan biri çok sevdiği eşinin gözü önünde eriyişini gören ve kendini ona bakmaya adayan birinin psikolojisi. Hepimiz bir nebze de olsa kendimizi Georges'in yerine koyup düşünüyoruz ve diyoruz ki biz böyle bir duruma düşsek ne yapardık. Burada kritik olan şey çiftin arasındaki aşkın gücü. O aşk aslında Georges'i bir paradoksa sürüklüyor. Aşık olduğun kişiyi kaybetmek ,onun ölmesine razı olmak ya da onun yaşaması için ondan ayrılmamak için elinden geleni yapmak önündeki iki seçenek. Her iki seçenekte de Georges zarar görüyor aslında. Birinde yalnızlığa sürüklenirken öbüründe sevdiği kadının konuşamamasını , yürüyememesini ve çektiği acıları görmek zorunda kalıyor. Bu işinden çıkılması zor durum onun zaman zaman duygu patlamaları yaşamasına sebep oluyor. Bunu Anne'e attığı tokatta (çok vurucu bir sahne bence) ve ona bağırdığı zamanlarda görebiliyoruz. Georges bir çözüm yolu bulmaya çalışırken bir süre sonra Anne'nin çektiği acıların ne kadar fazla olduğunu gördüğü zaman onu öldürebilecek kadar çok sevdiğini anlıyoruz. Filmin sonunda ise Georges'in ölüp Anne ile birlikte gittiğini görüyoruz. Bu durum aslında ikisi için de mutlu son aslında çünkü Georges eşinin ölümünden sonra evine girmesini istemediği güvercini yakalayıp sevgi gösterecek kadar yalnızlaşıyor o sessiz evinde.


Biraz da Anne'nin gözünden bakmamız gerekiyor. Başlarda yürüyen sandalyeden koltuğa geçme ,normal bir insan gibi çabasını görüyoruz. Kitap okuyor ve hayata devam etmeye çalışıyor. Georges'den yardımına muhtaç olduğunu anlamak onu çok üzüyor. İnsanın en basit ihtiyaçlarını bile kendi başına yerine getiremeyecek olması gerçekten üzücü bir durum. Kendimizi Anne'nin yerine koyduğumuzda hem Georges'a kötülük yaptığımızı hem de yaşamın git gide anlamını yitirdiğini fark ediyoruz. Anne bu süre zarfında uykudan önce çok düşünüyor. Bence eğer kafanızı yastığa koyar koymaz uyuyamıyorsanız beyniniz sizi yaşadığınız olayları düşünmeye ve onlar hakkında yorum yapmaya itiyor. Anne'in bu tarz düşünüşlerini özellikle başlarda olmak üzere görüyoruz. Anne geçmiş özlemini fotoğraf albümlerine bakarak dile getiriyor. Fakat bir süre sonra onu bu yaşama bağlayan hareketlerin hiç birini yapamaz duruma gelip ölümü beklemeye başlıyor. Kendisini bu düştüğü hali görmeye tahammül edemiyor. Bu sırada Georges de tüm bu gerçeklerden bir süre kaçıp ona hemşireler tutup durumunun iyiye gitmesini umuyor. Fakat Anne tüm bu hayalciliğe inlemeler ,gördüğü sanırlar ve konuşma yeteneği kaybetmesiyle cevap veriyor. Tüm bu acıklı durum bana ötenazi hakkını sorgulattı. İnsan yaşamsal faaliyetlerini kendi başına getirebilmek,sağlıklı düşünebilmekten bu kadar uzakken neden ötenazi bu insanların acısını dindirmek için güzel bir yol olmasın? Anne kadar kötü bir duruma düşmemiz gerekmiyor insanlara bu hakkı tanımamız için. Sadece bu film bile işin korkunç yanını gözler önüne seriyor.


Bana kalırsa ev filmdeki gizli oyuncu. Hiç bir şey yapmadan sessizce olduğu yerde dursa dahi aslında bizlere çok şey anlatıyor. Tüm o yaşanmışlıklar, kitaplıkta okunmuş kitaplar ,salonda binlerce belki milyonlarca kez başına oturulup çalınmış piyano hepsi aslında bize çiftin yaşamı hakkında bilgiler veriyor. Ev yeri geldiğinde Anne'in tuvalete gitmesine izin vermezken yeri geldiğinde ise sessizliğiyle korkunç bir hal alıyor. Ev sessiz olduğunda tüm yaşanmışlıklar çiftin üstüne üstüne gelmeye başlıyor. O ev Anne'in ölümünden sonra dayanılmaz sessizliğiyle Georges'in üstüne geliyor. Çiftin yıllarca paylaştığı o ev artık yalnızlığın somut bir hali gibi.Bu yüzden Georges'in kendini öldürmesi onun da huzura kavuşabilmesi için tek yol aslında. Çiftin ölümünden sonra eve gelen kızları da tüm yaşanmışlıklarla yüzleşmek üzere evi görmeye gidip düşüncelere dalıyor ve film burada etkileyici bir şekilde bitiyor.


Amour izleyicinin empati duygusunu sömüren çok başarılı bir film. İncelemenin başlarında da dediğim gibi tüm bu anlattığım şeyleri yaparken klişelerden uzak duruyor ve aslında başarısının altında yatan önemli sebeplerden biri bu. Film bittikten sonra insan tanıdıklarının hayatları ve kendi hayatı üzerine düşünmeden edemiyor, ben filmden kendime dair mesajlar çıkardım umarım sizde de benzer bir etki yaratır. Sonraki yazılarda görüşmek üzere şimdilik au revoir!

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Tepenin Ardı Film İncelemesi

Merhaba çok değerli okurlarım. İncelemelerime daha önce Abluka filmini incelemeye çalıştığım Emin Alper'in ilk filmi Tepenin Ardı ile devam ediyorum bu yazımda. Bu filmi elbet incelemeyi veya en azından izlemeyi düşünüyordum fakat şimdi inceliyor olmamın birincil sebebi okulda aldığım film analizi dersinde Emin Alper üzerine sunum yapmayı seçmem. Emin Alper bu filmiyle Berlin Uluslararası Film Festivali'nden iki önemli ödül alıyor. Bunun en önemli nedeni verdiği mesajların evrensel niteliklerinin olmasıdır aslında. İlk gözle bakıldığında film Türkiye'deki erkeklik problemini ve kürt sorunu gibi konuları ele alıyor gözükse de aslında tepenin ardındaki düşman ve erkeklik,güç,iktidar mücadelesi tüm dünyanın anlayabileceği ,üstüne düşünebileceği meselelerdir. Filmi günümüz siyasi sorunlarıyla bağdaştırmak da çok zor olmasa gerek. Zaten bu tarz filmleri başarılı yapan şeyler üzerine düşündürmesi ve açık uçlu olması. Şimdi ne oldu yörükleri vurdular mı  niye böyle bitti diye soruyorsanız zaten film izleyiş tarzınızı gözden geçirmenizi öneririm. Girizgahı çok da uzatmadan filmde gözlemlediğim ayrıntılara değinmek istiyorum.


IMDb'de ki bilgilere göre Emin Alper bu filmi için 2.35:1 ekran formatını kullanmış. Bunun bence ilk sebebi film boyunca bize doğanın güzelliğini geniş açılardan göstermek istemesi. Film sırasında görsellik olarak besleniyoruz sürekli. Film doğanın güzelliğini gözümüze sokuyor diyebiliriz. Bu güzelliğin yanında özellikle geniş açılı görüntülerde insanların aslında ne kadar küçük olduğunun da farkına varıyoruz. Bu insanoğlunun aslında sandığından önemsiz olduğuna dair bir gönderme olarak düşünülebilir bence. Benim gözlemlediğim diğer bir kamera kullanımı ise hareketli kameranın kişileri sürekli olarak sırtından takip etmesi. Bu kamera kullanımını Emin Alper'in karakteristik bir özelliği olarak söyleyebiliriz bence. Bu durum bize karakterin gördüğü şeyleri onun açısından görmemize yarıyor. Direk kişinin gözünden olan çekimler de var ama kameranın takip etmesi oyuncunun elemine edilmesini önlüyor. Film sırasında kamera gerek hareketli gerekse sabit olarak çeşitli şekillerde kullanılmış gerçekten ama anlattıklarım ilk dikkatimi çekenler. 


Filmde sonunda çalan askeri marş dışında müzik yoktu. Ortam sesleri yoğun olarak kullanılmıştı. Ortam seslerinin bu denli yoğun kullanılması , manzaraların,ağaçların,suyun bu kadar çok gösterilmesi galiba Tarkovski'den etkilemenin bir sonucu sanırım. Sinemanın sözsüz anlatım tarafı da denebilir. Bolca su , rüzgar,sinek ve arı sesleri duyuluyor filmde. Görsel olarak gördüğümüz doğanın içine ortam sesleri ile daha çok giriyoruz. Ses aynı zamanda izleyiciyi yönlendirmek için de kullanılmış. Bunu en yoğun olarak A Man Escaped filminde görmüştüm. O filmde insanların idam edildiğinin bir göstergesi olarak silah sesi kullanılıyordu. Bu filmde ise ses hayali yörüklerin bir işareti olarak görülüyor özellikle de Faik için. Onun dışında çobanı da hiç bir şekilde görmüyoruz ama otlatılan hayvanların sesinden çobanın sürüsüyle yakınımıza geldiğini anlıyoruz.


Filmin teknik tarafını bir yana bırakırsak artık filmin meseleleri üzerine konuşabiliriz. Benim filmi izlerken gördüğüm ilk dikkatimi çeken durum erkeklik üzerinden bir hiyerarşi ve aynı durum üzerinden karakterler arasında oluşan çatışma. Nusret'in oğullarının küfürlü konuşmalarına tanık oluyoruz filmin başında. Küfürler nefret söylemi içerir ve bir çoğu seksist ve ırkçı temellere sahiptir. Her ne kadar insanlar "ben o anlamda söylemedim" ya dese de küfürlerin neredeyse hepsi kendi nefret söylemlerinden beslenir. Özellikle bu erkeklik hiyerarşisinin altında olan erkek çocukların kendi erkekliklerini gösterme , kanıtlama biçimlerinden biridir aynı zamanda. Fakat mesela erkeklik hiyerarşisinde kendilerinden üstün olan babalarının yanında küfür etmeleri ise saygısızlık olarak adlandırılır. Aynı eksende babalar erkek çocuklarına erkekliği öğretmekle görevlendirilmişlerdir. Bu noktada Nusret'le Faik arasında bir çatışma yaşanmaktadır. Faik oğlunu yarım herif olmakla itham ediyor. Hatta daha ileri gidip Nusret'e miras kalacak tarlaların Mehmet'e kalmasına karar veriyor çünkü babaya göre tarlalar önemlidir ve gelenek devam ettirilmelidir fakat Nusret sadece sefa sürmeye gelmiştir oralara onun bulunduğu yerine başka bir anlamı yoktur. Nusret Faik'in batıya daha çok yaklaşmış ve geleneklerinden kopmuş oğlunu temsil ediyor. Nusret şiir okumak isterken Faik onun bir türkü söylemesini ister. Faik tepenin ardındaki düşmanla silahlı mücadeleye girmek isterken Nusret onun daha medeni yollarla işi çözmesini ister. Film sırasında ikili arasında sürekli bir çatışma durumu vardır. Nusret'in hayatındaki problemler daha batılı problemlerdir. Nusret yalnızlıktan şikayetçidir ama yalnızlık tanımları çok batılıdır. Kişinin evliyken bile yalnız olabileceğini düşünür ve en sonunda "herkes kendi yalnızlığını yaşıyor" diye bitirir. 


Bahsettiğim hiyerarşinin en üstünde dede yani Faik vardır. Bütün olaylarda son sözü Faik söyler. Tepenin ardına yapılacak operasyonu o yönetir. Faik'i film boyunca bağırarak görüyoruz bir yandan. Sesi en gür ve en yüksek perdeden çıkan kişi olması Faik'in en erkeksi karakter olmasının bir göstergesi. Bu erkeklik hiyerarşisinin en altında Süleyman ve Caner yani en küçük iki erkek çocuk bulunuyor. Onların görevi erkekliği öğrenmek ve onlara verilen görevleri yerine getirmek. Caner bu yüzden erkekliğini geliştirmek için tüfek kullanmayı öğrenmek istiyor ve gizli gizli rakı içiyor. Bu erkeklik yarışı öyle ki Süleyman ile Caner arasında da sürtüşmeye neden oluyor ve sonunda Caner "korkmadığı" köpeği tüfeğiyle vuruyor. Tabii aslında vuran Caner değil tepenin ardındaki yörüklerdir (!) Bu durum hangi hikayeye inanmak istediğinize göre değişir. Aynı şekilde Zafer'in babasını vurması da yine yörüklerin suçlanmasına sebep olmuştur. Askerlik kurumu var tabii bir da bu işin içinde. Zaferin askerde yaşadığı atmosferden sonra delirdiğini anlıyoruz. Askerlik de yine bu anlattığım erkeklik olgusunun yüce koruyucularındandır. (Daha detaylı bir askerlik incelemem için Full Jacket incelememi okuyabilirsiniz. ) Asker geldiği zaman ortama Faik yani hiyerarşinin en üstündeki kişi bile tedirgin olur. Militarizm aslında felsefe olarak özellikle de Türk toplumunun en derinine işlemiştir. Hiyerarşi, kadınlığın korunması ve erkekliğin silahla,ölümle yüceltilmesi gibi kavramlar aynı zamanda militarizmin kavramlarıdır. Filmin sonunda askeri marşın kullanılmasının sebebi buna bir göndermedir aslında.


Bir de kadının açısından bakmamız gerekiyor tüm bu olaylara. Meryem ve kızı genelde evlerinde durup ev işleriyle ilgilenirler. "Erkek işlerine" karışmazlar , rakı sofrasında bulunmazlar. Onlar yemek yaparlar ve çocuk doğururlar. Erkek çocuk doğurur ve yanına da güzel yemekler yapabilir erkeğine güzel hizmet edebilirse ondan iyisi yoktur. Kadınların erkeklerin dünyasında suskundur. This is a man's world desek çok yanılmış olmayız. Meryem ona yapılan cinsel istismara ,biçilen rollere karşı suskundur. Fakat küçük kızı tam Meryem gibi değildir. Daha dobra ve biraz da asi ruhlu olduğunu söyleyebiliriz küçük kızın. Fakat zamanla toplum yani çevresindeki adamlar onu da Meryem'leştirecek ve sesini kesecektir. Her ne kadar dünyada Merkel veya Hilary Clinton gibi kadın liderlerin sayısının artışta olduğunu görüyor bile olsak hala insanlık olarak atmamız gereken çok adım var. Sonuçta Obama siyahi bir başkan olmasına rağmen hala zenciler sokaklarda polisler tarafından öldürülüyorsa Hilary'nin başkan olması da kadınların problemlerinin çözüldüğünü değil sadece bir kadının başarılı olup başkan oldabildiğini gösterir.


Filmin en can alıcı ve bütün anlattıklarımı toparlayacak noktasına gelelim. Bütün bu anlattığım örnek verdiğim problemlerin kaynağı hiç bir zaman bizler değiliz. Zaferin delirmesinin ,ölmesinin veya Nusret'in vurulmasının sebebi biz değiliz. PKK'nın ortaya çıkmasının sebebi biz değiliz. Kürtlerin TC'den nefret etmesinin sebebi değiliz. Bütün suçlular tepenin ardındakiler. Darbenin olmasının sebebi kesinlikle AKP'nin yarattığı sivil darbe atmosferi değildir tek suçlu FETÖ'dür. Gülen cemaatinin 40 yıldır devletin her kademesine yayılabilmesinin sebebi AKP değildir Amerika'dır. Yani aslında suçlu hiç bir zaman biz değiliz. Ermeni soykırımının olmasının sebebi biz değiliz savaş koşullarıdır. Aslında biz ne zaman yaptığımız hareketlerin sorumluluğunu üstlemeyi öğreneceğiz işte o zaman problemlerin çözümünde bir noktaya gelebiliriz. Ülkemizde veya kişisel hayatımızda yaşadığımız problemlerin sorumluluğunu almaktan kaçmak ve bunlardan kurtulmak için tepenin ardında düşmanlar yaratmak çözüme giden yolun önünü kapatır. Ne zaman kendimize dürüst olursak o zaman bu engelleri aşıp problemlerin çözümünde güçlü adımlar atmaya başlayabiliriz. Filmde köpeğin,Zafer'in ve Nusret'in vurulmasının tek sebebi ataerkil toplumu devam ettiren bizleriz. Biz bile aslında bir nebze suçu karakterlere atmak yerine kendi hayatımızda yaptığımız yanlışlara bakmalıyız. Üniversite bitirmiş eğitimli adamlar kızlarını , eşlerini dövebiliyorsa bu sadece doğunun problemi de değildir. Suçu doğunun eğitimsizliğine atarak da kurtulamayız. Bu yüzden artık tepenin ardı yerine önümüzdeki gerçeklerle ilgilenmek yapacağımız en doğru hareket olur.

Özetlemek gerekirse Tepenin Ardı içinde bir çok meseleyi barındıran çok başarılı bir ilk filmdir. Emin Alper ,Tolga Karaçelik gibi genç Türk yönetmenlerin güzel filmlerini görmek de insanı mutlu ediyor. Bu tarz filmlerin çekilebilmesi için Türk sinemasına belki de daha çok önem vermemiz ,filmlerini daha çok izlememiz ve gündeme getirmemiz gerekiyor olabilir. Sonraki yazımda görüşmek üzere...