30 Ağustos 2016 Salı

Nymphomaniac Vol.1 Film İncelemesi

Merhaba sevgili dostlar. İki haftaya yakın bir süredir yeni yazı yazamadığımı fark ettiğinizi umuyorum. Bunun nedenlerinden biri artık "sanatlı" film izlemekten ve film üzerine kafa yormaktan bir nebze yorulmaya başlamam dolayısıyla filmleri daha az dikkatle izlemem en başta geliyor. Bu bloga yazı yazmadığım yaklaşık 12 günlük bu süreçte bir yandan Paths of Glory ,Tokyo Story, Only Lovers Left Alive ve Amadeus gibi ünlü yönetmenlerin bilindik filmlerini izlerken Attenberg gibi daha yeni ve değişik filmleri izleme fırsatı buldum. Hepsi izlenesi ve üzerine konuşulası filmler olsa da bu filmler üzerine tatmin edici incelemeler yazamayacağımı düşündüğüm için yazamadım. Peki Nymphomaniac'ı bu filmler arasına özel kılan şey neydi diye sorarsanız Lars von Trier'in tasvirlerini ve hayata bakış açısını ilginç bulduğumu söyleyebilirim. Bunun yanında zamanında "abi filmde her şey görünüyormuş ve bu yüzden yasaklanmış" diye duyup izleyip filmi gram anlamamam ve tekrar izlediğimde çok beğenmem de söylenebilir. Evet gerçekten filmde penisler ve memeler dışında anlatılan şeyler olduğunun farkına varmak hoşuma gitti diyebilirim. Bir süre yazı yazmadığım için bu süreci anlatan bir girizgah yapmak istedim. Fakat daha fazla uzatmanın lüzumu yok.


Lars von Trier'in ne kadar aykırı bir insan olduğunu onun röportajlarını veya filmlerini izlediyseniz fark etmişsinizdir. Her yönetmen başka esinlendiği ,ilham aldığı yönetmenler olsa dahi filmlerine kendi kişisel dokunuşlarını yaparlar. Lars von Trier'in filmlerinde dolayısıyla Nymphomaniac(Bu andan itibaren vol.1 demeyi bırakıyorum.) filminde gördüğümüz en temel dokunuş Dogma 95 akımından Lars von Trier'e miras kalan el kamerasıdır. Filmde ekranın sallanmasından bolca el kamerası kullandığını görüyoruz. Bunun dışında özellikle filmin başında gördüğümüz ve film boyunca ara ara gözüken kar yağışının çok hoş bir şekilde bizlere yansıtıldığını düşünüyorum. Benzer görüntüleri diğer filmlerinde de görmek mümkün. Kadın yaşadığı anıları anlatırken bazen bütün renkler siyah beyaz olurken bazen ise ekranda küçülme görüyoruz. Bu iki seçimin sahnelerin aktardığı duygularla paralellik gösterdiğini düşünüyorum. Siyah beyaz sahneler gerçekten Joe'nun yaşadığı belki de en üzgün hatıraları gösteriyor bize. Lars von Trier Nymphomaniac'ta yer yer müzik kullanmış ama bence müzikler hikaye ve diyaloglarla paralellik gösteriyor. Filmin aslında diyaloglar üzerinden yürüdüğünü söylememiz gerekiyor. Bu nedenle aslında müzikler destekleyici bir konumda bulunuyor. Lars bir yandan gerek anlattığı hikayeyle gerekse filmin sonunda ve başında çaldığı Rammstein şarkısıyla bizi rahatsız etmeye da çalışıyor aslında. Bu filmin bu kadar çok yerde sansürlenmesinin sebebi insanların tabularına, beyinlerine saldırıyor olmasından kaynaklanıyor. 


Lars'ın filmleri Nuri Bilge Ceylan filmleri kadar olmasa da diyalog üzerine kurulu diyebiliriz. Bunun yanında günümüz akıcı filmlerine bir nebze daha yakın olduğu için Lars von Trier'in filmleri kolayca izlenebilecek ama derinlikli filmler arasında yer alıyor. Nymphomaniac'ta üzerine konuşlacak konulardan belki ilki aşktır. Filmde Joe arkadaşlarıyla aşka karşı mücadele verdiğinden bahsediyor. Bunun yanında aşksız yaşayabileceklerini ve insanlara bağlanmadan seks bağımlıları olarak yaşamayı becerebileceklerini ,bunu doğru olduğunu düşünüyorlar. Ben bu noktada Suç ve Ceza'daki Raskolnikov ile Joe arasında paralellikler görmeye başlıyorum. Joe anılarını anlatırken bir yandan yaptığı hareketleri meşru gösterecek açıklamalar da yapıyor. Her ne kadar düşündüğü şeylerden dolayı mutsuz olsa dahi argümanlarını desteklemekten geri kalmıyor. Joe inandığı değerler üzerine kurmaya çalışıyor hayatını fakat bu durumdan iyi etkilendiğini söyleyemeyiz. Doğru olduğunu düşündüğü şeyler onu yavaşça terk etmeye sonuç vermemeye başlıyor. Bu öyle bir durum ki aynı düşünceleri paylaştığı Joe'nun en yakın arkadaşı bile seksi daha iyi yapan şeyin aşk olduğunu söylemesine yol açıyor. Bu eksende Joe arayışlarına başlıyor. Kendine Bach'ın çok melodili eserleri gibi bir seks hayatı yaratıp mükemmel armoni içinde bir sonuç bekliyor fakat bunun bir sonuç vermediğini görüyoruz. Burada Joe'nun teorisinin çöküşüne şahit oluyoruz.  Joe bunun hastalık benzeri bir durum olduğunu düşünüyor olmalı. Düşüncelerinin başarısızlığı onu sadece sorular içinde bırakıyor. Biz film sırasında Joe ile empati kurduğumuz için filmin müthiş ve vurucu sonu bizi de sorularla baş başa bırakıyor:"Peki ya şimdi ne olacak?" Lars'ın filmlerinde etkileyici bitirişler yaptığını ve özellikle Dancer in the Dark filminde benzer duygular hissettiğimi söylemeliyim.


Peki bu "zararlı" aşk üzerine biraz düşünelim. Aşkın ne olduğunu tanımlayamasak bile kişinin karar verme mekanizmasını,rasyonelliğini zedelediğini söyleyebiliriz. Aşık kişi hayatın gerçeklerinden kendini soyutlamayı başarabilmiş kişidir. Bu durumda onun aşık olduğu,sevdiği kişi için normalde almayacağı kararlar almasını ,yapmayacağı hareketleri yapmasını sağlıyor. Genelde insanlar bu aşklarından zarar gördükleri ve "gerçek dünyaya" geri döndükleri zaman yoğurdu üfleyerek yemeye başlarlar ve aşk denen duygunun aslında uydurma olduğunu öne sürerler. Bu tarz görüşlerin insanlarda yaşları ilerleyip ,sorumluluklarının artmaya başladığı zamanlarda artmaya başladığını görüyoruz. Filmde geçen bir söz vardı: " Yumurta kırmadan omlet yapamazsın." Bence aşktan yara almış kişilerin artık aşktan kaçar bir duruma geçmelerinin sebebi yumurta kırmaktan ,büyük hatalar yapmaktan korkmaları ve artık bu yüzden omlet yapmak istememeleridir. Fakat hayatı daha güvenli bir şekilde yaşamanın bize getireceği kümülatif anlam olduğunu düşünmeyen ve sonuçlardan çok anın ,sürecin önemli olduğunu düşünen biri olarak, aşkın bizi bu materyalist dünyadan metafiziksel dünyaya taşıma becerisi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden aslında aşk insanları yaralasa da hayata metafiziksel ,duygusal açılardan bakmamızı sağladığı için çok değerli bana kalırsa. Sürekli mantığına göre karar verip buna göre hayatını organize eden kişinin hayatının rutine bağlaması ve sıkıcılığa bağlaması içten bile değil. Bu yüzden her ne kadar zarar veriyor da olsa eğer aşk insanları bu kadar mutlu etmeseydi üç filmden ikisinin konusu aşk olmazdı. Bu eksende aşka karşı savaş açmak mantıklı ama yararsızdır ve genelde boşadır. Tabii insana yaşadığını hissettiren tek duygu aşk değildir. Hala insanlar hayatın anlamını sanat ve din gibi mecralarda arıyor olsa bu durum aşkın hayatımızda çok önemli bir rol oynadığı gerçeğini değiştirmez.


Filmde kadın ve cinsellik üzerinden genel anlatılar da var aslında. Öncelikle Joe cinselliğinin gücünün farkına varıyor. Joe bu gücü özgürce kullanıyor ve kendini hiç bir baskı altında hissetmiyor. İstediği adamları çok az bir uğraşla elde edebildiğini görebiliyoruz. Bu konuda erkeklerin kendi libidolarını baskılamakta ne kadar güçsüz olduklarını görüyoruz. Belki de aslında erkeklerin psikolojik olarak kadınlara kıyasla daha zayıf olduğunu göstermeye çalışıyor Lars von Trier bize filminde. Zaten kadınlara karşı işlenen suçların azımsanamayacak bölümünü erkeğin kontrol edemediği cinselliğini tecavüze ,şiddete kanalize etmesi oluşturuyor. Bunun yanında aynı cinsel dürtüler hiç bir şekilde kalifiye olmadan kadın olarak işe girmenizi de sağlıyor. Bu noktada aslında Joe cinselliği ön planda tuttuğu için "cinsel obje" gibi görülmenin önüne geçemese de erkeklerin aslında güçsüz taraflarını yüzümüze vurduğunu görüyoruz. Film boyunca çevresindeki erkekleri dilediği gibi yönetebilen bir kadın görüyoruz aslında. Bu açıdan da her ne kadar psikolojik olarak iyi bir durumda olmasa da eril düzenin içinde cinselliğini özgürce yaşayabilen güçlü bir kadın görüyoruz.


Filmde üzerine konuşulan diğer bir konu ise yalnızlık. Joe o kadar çok adamla birlikte olmasına rağmen hayatı boyunca yalnız olduğunu hissetmiş. Bu yalnızlığı ise küçük yaşlarda geçireceği operasyon öncesinde fark etmeye başlamıştır. İnsanlar bebeklikten ,erişkinliğe geçen sürede olgunlaşırlar.Bu süreç sırsında çevrelerini ve kendilerini daha iyi tanımaya başlarlar. Bebeklikten ,erişkinliğe olan bu süreçte insanın dışarıyla olan zoraki ihtiyaçları azalırken , kendine iç sesine yaklaşır ve düşüncelerini şekillendirir. İçinde bulunduğu vücudu kontrol etmeyi ,düşünmeyi öğrenir. Yani en temelinde bu olgunlaşma sürecinde insan bir birey halini almaya başlar ve bu yalnızlığa giden ilk adımdır bana kalırsa. İnsan bireyselleştikçe doğumundan sonra içinde bulunduğu aile kurumu da soyutlaşmaya başlıyor. Burada sosyal canlılar olarak kendimize toplumdaki diğer bireylerle sosyalleşmeye başlıyoruz. Bu sosyalleşme eylemini yalnızlığımızı yok edecek bir boyuta çıkarmamız mümkün değil. Karşımızda biriyle konuşuyor bile olsak onun asla duyamayacağı bir iç sese sahibiz en temelde. Kendimizle kurduğumuz bağ dışındaki bütün bağlar yapaydır aslında. Bu yüzden sosyalleşme davranışı yalnızlığımızı asla bitiremez. Bizim burada yapmamız gereken şey hayatımızı ne yalnızlık üzerine ne de başka insanların varlığı üzerine kurmaktır. Joe filmde bu yalnızlığını bir çok adamla yatmasına rağmen gidermeyi başaramamıştır. Eğer çok adamla yatmak yerine , çok adamla  Daha önce de belirttiğim gibi belki de aşk bizi hayatın bu gerçekçi kısmından alıp yalnız olmadığımıza ikna edebilecek yegane bir duygu olduğu için güzel aslında.

"Berkay ne yaptın?Filmde böyle şeyler anlatılmıyor sanki?!" dediğinizi hisseder gibiyim ama bence zaten filmler bizi dürten araçlardır diyebiliriz. Zaten sanat eseri aslında az anlatan ,çok düşündürendir diyebiliriz. Mesela sırf bu yüzden sözsüz müzik ,sözlü müziğe göre çok daha fazla şey anlatabilme kapasitesine sahiptir aslında. Bu yüzden Lars von Trier'in aynı zamanda hem yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı Nymphomaniac filmlerinden ilkinin bende çağrıştırdığı ,canlandırdığı şeyleri size aktarmak istedim. Esen kalın :)

17 Ağustos 2016 Çarşamba

The Double Life of Veronique Film İncelemesi

Merhaba ey değerli takipçilerim,sanat ve dolayısıyla sinema sever insanlar. Yine bir film incelemesi ile karşınızdayım. Krzysztof Kieslowski'nin Üç Renk ve Dekalog gibi yapıtlarını izlediğim bir dönem içerisinde başka bir filminin yani Veronique'in Çifte Yaşamı'nın vizyona tekrar girdiğini görüp içimdeki izleme isteğine teslim oldum. Sonra bu hafta hakkında yazacağım filmin bu olmasına karar verdim. Aslında Kieslowski , Bresson veya Akira Kurosawa gibi yönetmenlerin filmleri üzerine yorumlar yapmak çok da kolay değil aslında. Bu yüzden buradaki yazılarımı akademik bir düzlem yerine daha çok Berkay bu filmi izlemiş ve ne düşünmüş,ne görmüş diyerek değerlendirmeniz daha isabetli olur. Odaktan yani filmimizden daha da uzaklaşmadan bir yandan filimin müziği'ni dinlerken incelemeye başlayalım.

Kieslowski'nin filmlerinin merkezinde insanlar ve onların arasındaki ilişkiler bulunur. Bu insanların arasındaki ilişkileri kullanarak bunları evrensel ve daha büyük problemleri anlatmak için kullanır. Buna örnek vermek gerekirse Üç Renk üçlemesinden Beyaz filminde göçmen problemine parmak basarken bir aşk ilişkisini kullanır. Veronique'in Çifte Yaşamı'nda da yine verdiğini düşündüğüm bazı mesajları yine kişilerin üzerinden aktarıyor bizlere. Bu kişilerin temsil ettiği gruplar ve değerler bulunmaktadır. Üç Renk'te kişiler üzerinden Avrupa'nın problemleri değerlendirilir. Bu filimde ise daha sonra daha detaylı bahsetmeye çalışacağım bir toplumsal analiz var. Polonyalı yönetmen filmlerinde renkleri yoğun bir şekilde kullanıyor. Zaten aslında onu diğer yönetmenlerden ayıran en temel özellik filmlerindeki görselliktir. Veronique'nin Çifte Yaşamı'nda kırmızı ve yeşil renkleri sürekli ön plandadır. Benzer bir şekilde ,adından da belli olacağı gibi Üç Renk üçlemesinde de renkler yoğun bir şekilde kullanılmış. Bu aslında sinemanın hissettiren yönüdür diyebiliriz. Ben filmi izlerken Veronique'in iç dünyasında seyahat ediyormuş hissine kapıldım ve sadece Veronique'e odaklanmamı sağlamıştı renkler. Bunun dışında görsel anlamda öznel çekimler de gerçekten bolca serpiştirilmiş filme. Kişinin gözünden çekilen görüntüler bolca ve hareketli bir şekilde kullanılmış. Kişinin düştüğünü kameranın düşünden anlıyoruz örneğin. Ya da benzer bir şekilde baş aşağı duran bir kızı kameranın da baş aşağı durmasından anlıyoruz. Kalabalıkların arasındaki kaçış sahnesindeki kamera kullanımı da beni etkilemişti. Buradan hareketle kameranın oldukça hareketli kullanıldığını anlayabiliyoruz. 


Kieslowski'nin filmlerinde müziği oldukça güzel kullanıyor bence. Bu konuda Kubrick bir çok kişi tarafından övülür fakat Kieslowski Kubrick'e göre daha az ve olayların akışına daha az müdahale eder bir şekilde kullanıyor. Polonyalı yönetmenin filmlerinin neredeyse tamamında içinde flüt bulunan müziklere yer vermiş. Hatta Mavi filminde flütü bir sokak sanatçısı çalıyor. Hayatımda flütü bu güzelliğiyle dinlediğim tek yer Krzystof'un filmleri. Bende evdeki blok flütü bir an önce elime alma isteği uyandırdı gerçekten. Onun dışında filmde gerek seslendirilen ,gerek kasete kaydedilen gerekse müzik sınıfında çocuklar tarafından çalınan eser bence filme inanılmaz bir hava katıyor. Film zaten diyaloglar üzerine değil , hissettirmek üzerine kurulu olduğu için müzik de bunun bir aracı olarak kullanılmış. ODTÜ'de aldığım Film Analizi dersinden kazandığım alışkanlık sayesinde artık filmin jeneriklerinin bitmesini bekliyorum ve bu sırada çalan müzikleri tekrar dinleme fırsatı buluyorum. Eğer bunu yapmıyorsanız sizlere de yapmanızı kesinlikle öneririm. Bu bir yandan müzikten zevk almanızı sağlarken filmi yaratan insanlara saygı göstermenin bir yoludur aynı zamanda.


Filmin başından sonuna kadar çizilen tablonun içinde iki kişi var. Dış görünüşleri, adları  (Veronique ve Weronika) zevkleri ve benzeri ortaklıkları olan iki insanın ya da Veronique'nin Çifte' yaşamının tablosu bu. Filmde zaman her zaman doğrusal bir şekilde hareket etmiyor ve gerçeklik ,rüya alemiyle iç içe diyebiliriz. Bu durum bizim sadece iki kadının yaşamına zaman ve mekandan bağımsız olarak odaklanmamızı sağlıyor. Bana kalırsa burada bize verilmeye çalışılan en temel mesaj her ne kadar farklı giyinsen, farklı düşüncelere sahip olsan da dünyada yaşayan tüm insanlarla taşıdığın ortak değerler mevcut. Dünyadaki bir çok insanla aynı müzikleri dinleyip benzer duygular hissediyoruz. Aşk hepimizin hayatında varlığını bir şekilde gösteriyor. Bizim insanlar olarak daha iyi bir dünya için yapmamız gereken şey farklılıklari değil ,ortak değerleri ön plana çıkarmak,kardeşlik ve eşitlik gibi duyguları bu yolla oluşturmaya çalışmaktır. Biri Polonya'lı biri Fransız olan bu iki kadın karakterin birbirinin acılarını iletişim kurmaksızın hissedebilmesinin en temel nedeni aralarındaki ortaklığın zaman ve mekandan bağımsız olarak çok üst bir düzeyde olmasıdır. Fakat gerçek hayatta bu ortaklıklarımız saklanılmaya çalışıldığı gibi görmesi ilk bakışta o kadar kolay değildir. Bizler bu ortaklıkların hep gözümüze sokulmasını bekliyoruz. Filimde bunu Veronique'in sevgilisi ve çektiği fotoğraflar yapıyor. Burada filmin gerçekçiliğinden çok vermeye çalıştığı mesaj daha önemlidir. Veronique'in sevgilisi yolladığı kasetlerle ,hediyelerle Veronique ve Weronika bağını somutlaştırır aslında. Veronique'in ona aşık olmamasının birincil sebebi adamın yarattığı masalsı dünyadır. Ona Weronika'yı hatırlatma yolu gerçekçi değil ,masalsı ve şaşırtıcıdır.


Kieslowski filmlerinde yaşlı ve yardıma muhtaç insanları adeta karakterleri test etmek için kullanır. Üç Renk üçlemesinde yaşlı karakterleri geri dönüşüm yapmaya çalışırken görürürüz. Bildiğim kadarıyla Üç Renkte kullanılan yaşlı karakterlerin başlangıcı bu filmledir. Veronique gördüğü yaşlı kadınlara bir yardım etme isteği taşır içinde fakat film boyunca onlara yardım edebildiğini görmüyoruz. Bu durum insanların dünyada yaşanan olaylara seyirci kalması olarak değerlendirilebilir. Evet belki karakterlerin o anki durumları o kişilere yardım etmek için elverişli olmayabilir fakat bu durumların arkasına saklanmak bahane üretmek dışında pek bir işleve sahip de değil. Yaşlı insanlar üzerinden çizilen problemleri çözmek için ilk adım empati ve sonraki adım ise harekete geçmektir. Veronique ve Weronika empati kısmında başarılı olsalar dahi ikisi de somut bir adım atamıyorlar. Belki de birbirleri arasında kurdukları empatiyi yaşlı karakterlerle kuramadıkları için yardım etmiyorlar, fakat ne de olsa o yaşlı insanlar da o toplumun bir parçası ve hayatları aslında bu yüzden bağımsız değiller. Başkalarının problemlerine gözümüzü kapatmamalıyız belki de bu noktada. Konforlu yaşamlarımızın arkasına sığınmamalıyız. Krzysztof "Hala umut var mı?" sorusuna Üç Renk üçlemesinde bir cevap bulmaya çalışıyor. 


Filmde tüm bu yaşanan olaylar sırasında Veronique'in sevdiği adamı arayışı sırasında karşılaştığı siyah şapkalı ve gizemli bir kadın var. Bence o kadın filmin içinden ya da filmin atmosferinden biri hiç değil. Veronique'in ne yaptığının farkında olan ve onu dışarıdan izleyen bir insan bence o kadın. Acaba gerçekten Veronique'in sevdiği kişiyi bu yolla bulup bulamayacağını ,hareketlerini gözlemleyen bir insan. Hatta bana kalırsa Veronique'in bu kadar keskin adımlar atması onu üzüyor ve bir yandan şaşırtıyor. Bu kadın hakkında bir çok yorum yapılabilir bu benim aklıma gelen ilk yorum.

Benim film hakkında gözlemlediğim şeyler aşağı yukarı bu kadar. İzlemediyseniz yazdığım diğer bütün filmler gibi bir an önce izlemeye bakın. Görsel ve anlamsal derinliğe sahip güzel bir Kieslowski filmini izlemek eminim sizlere faydalı olacaktır. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)

7 Ağustos 2016 Pazar

Mon Roi Film İncelemesi

Son zamanlarda çevremdeki ve sosyal medyadaki film takip eden insanların Mon Roi ( Prensim) filmine olan ilgisine kayıtsız kalmayıp vizyona girdikten sonra arkadaşımla izlemeye gittim. Filmi genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle de Tony rolündeki Emmanuelle Bercot'un oyunculuğunun gerçekten üst düzeyde olduğunu görüyoruz. Zaten bu yüzden de 2015 yılı Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alıyor. Filmin yönetmenin Maiwenn yani bir kadın olduğunu da belirtmek önemli.


Filmi başarılı yapan yanlardan söz etmek istiyorum öncelikle. Filmin müziklerini özellikle de jenerikteki müziği oldukça sevdim. Film sırasında kullanılan müzikler de oldukça başarılıydı. Daha önce belirttiğim gibi Emmanuelle Bercot'un oyunculuğu gerçekten beni izlerken inanılmaz bir şekilde etkiledi. Hatta filmi büyük oranda taşıdığını da söyleyebiliriz bence. Antidepresan ilaç kullanıp sağlıklı bir psikolojiye sahip olmadığı anlardan, aşkın doruklarında olup mutlu olduğu zamanlara kadar çeşit çeşit yüzünü görüyoruz Tony'nin. Bunun dışında filmin akışı özellikle ilk bölümde inanılmaz dalgalı bir şekilde ilerliyor diyebiliriz. Tony'nin Georgio ile tanışmasından ilişkilerindeki ilk güçlü ve evlilik sonrası edilen kavgalara kadar olan süreye kadar aslında geçmişten kesitlerin oldukça komik ve sempatik bir ilişkiyi yansıttığını görüyoruz. Belki de hayatta içinde bulunmayı hep beklediğimiz o çılgın aşk bize gösteriliyor ve onu hemen benimsiyoruz. Filmin rehabilitasyon merkezinde geçen sekansı da bu mutlu anların arasına çok güzel bir şekilde yerleştirilmiş özellikle filmin ilk bölümünde.  Biraz gülerken biraz da ağlar gibiydik film sırasında , bir nevi duygu karmaşasına girdiğimi söylemem gerek. Fakat bu bence olumlu bir durum çünkü bize hissettirilmek istenen iki farklı duygu da gerçekten tatmin edici yoğunlukta.


Filmi başarısız yapan özelliklerin başında ikinci bölümün birinci bölüme uyum sağlayamaması ve filmin temposunun yavaşlaması geliyor. Birinci bölümde o girdiğimiz duygusal karmaşadan eser yok. İlişki sekansı ve rehabilitasyon sekansı birbirine paralel bir şekilde ilerlemeye başlıyor. Bu durum da ilk bölümdeki büyünün bozulmasına sebep oluyor diye düşünüyorum. Okuduğuma göre süresi bakımından da bir sürü eleştiri almış film. Bence 15-20 dakika daha az olsa ,bazı sahneler kesilse film anlatmak istedikleri bakımından çok eksilmez ama bence çok büyük bir problem değil. Bunun dışında bence müzik ilişkinin dramatik anlarında filmdeki duygusallığa bazı anlarda gereğinden fazla yardım ediyor diye düşünüyorum. Bunların dışında filmdeki anlatılan aşk hikayesi gerçekçi bir aşk olmak yerine fantezi dünyamızı doyuran bir aşk aslında. Ayrıldıkları gün aynı yatakta sevişen iki insan veya birinden hemen çocuk yapmak isteyecek ,sonra onunla ilgilenmeyecek kadar sorumluluk yoksunu insanlar gerçek hayatta var mı acaba? Aynı şekilde Tony'nin saflığı da sorgulanabilir bu durumda. Son bir negatif özellik olarak filmin sonunu söyleyebilirim. Anlıyorum ki filmin sonu açık bir şekilde bırakılmak istenmiş. Bana kalırsa eğer bir filmin sonunu açık bir şekilde bitirmek istiyorsa yönetmen, izleyicileri en azından ne üzerine düşünecekleri hakkında küçük yönlendirmelerde bulunur. Zaten bütün film boyunca rehabilitasyon sürecinin bitmesini , dizin iyileşmesini ve dolayısıyla ruhsal iyileşmeyi takip eden değişimi görmeyi bekliyoruz. Tüm bu sürecin sonunda anladığımız tek şeyi yani Tony'nin Georgio'ya olan özlemini zaten filimin başında çok açık bir şekilde kendini sakatlamasından da anlayabiliyoruz bence. Ben şahsen filmin daha iyi bir sonu hak ettiğini düşünüyorum.


Filmin en temelde bizlere sorduğu bir soru var :İnsanların romantik ilişkilerden beklentileri nelerdir? Dalgalı inişleri ve çıkışları bol olan bir ilişkiyi mi yoksa ön görülebilir ve mantığın ağır bastığı bir ilişkiyi mi tercih ederiz? Georgio dalgalı ilişkinin aslında yaşamak denen şey olduğunu belirtiyor. Hangisinin ilişki biçiminin bizim için daha olumlu olacağını bir kenara koyarsak aslında bir çoğumuz gerçekten fantezi dünyamızı doyuran dalgalı ilişkileri tercih ederiz. Çok sevdiğimiz sorumsuz adamı değiştirebileceğimize inanmak isteriz. Aşk bu noktada uyuşturucu görevi görmeye başlıyor. Aşkınıza karşılık alıp çok mutlu anlar yaşamaya başladıktan sonra ilişkinin size zamanla zarar verip vermediğini değerlendiremez bir pozisyona geliyorsunuz. Bunun en temel nedeni insanların gerçekten çok sevdiği ve sevildiği zamanlarda hissettiği duyguyu tekrar hissetmek istemeleri. Bu tarz derin duygular aslında bir noktada bizleri hayatımızın monotonluğundan kurtarıp alıyor ve yaşama bağlıyor. Tony hayatının monotonluğunun onu boğması ve geçmişe duyduğu özlemin onda yarattığı duygu patlaması sonucu hiç düşünmeden dizini sakatlayabiliyor. Psikologu ona dizinin iyileşmesiyle aynı zamanda ruhsal iyileşme yaşayacağını da söylüyor. Fakat ruhsal iyileşme denen şey aslında mümkün mü böyle bir durumda merak ediyorum. Filmin sonunu bir önceki paragrafta yermiş olmama rağmen aslında bize sorgulatmak istediği şey bu durum olabilir. Tony çektiği tüm o acılara rağmen filmin sonunda gram değişiklik yaşamadan Georgio'nun karşısına onu seven ve özleyen biri olarak çıkıyor.  Bu durumda belki de böyle bir iyileşme durumunun bulunmadığı sonucuna varabiliriz. Zaten konu ilişkiler ve aşk olunca kesin ve kapsayıcı doğrulardan söz edemeyiz aslında. Herkes kendi hayat görüşü ve yaşadıkları üzerinden bir sonuca varır ve kararlarını buna göre verir. Tony'nin hislerini takip eden ve onlara yaşamayı seçen kişi olduğu aşikardır.


 Film şu sıralar vizyondayken gidebilirsiniz. Şahsen bilgisayardan başımı kaldırıp gerçekten bir sinema salonunda film izlemeye gitmek benim için güzel oldu , sizlere de tavsiye ederim. Ben de Tony gibi fakat izleyici koltuğumdan filmin daha aksiyonlu ilk bölümünü ikinci bölümüne tercih ediyorum. Keşke ilk bölümde hissedebildiğim olumlu duyguları film boyunca hissedebilmek isterdim. Fakat belki de gerçekler hayatın kendisinin filmin ilk bölümü kadar dalgalı olamayacağıdır ve bizlerin ikinci yarının monotonluğuyla yetinmeyi , mutlu olmayı da öğrenmemiz gerektiğidir.

31 Temmuz 2016 Pazar

Amour Film İncelemesi

Bonjour çok değerli okurlarım. Yazın başında sayısal anlamda fazla yazı yazacağımdan söz ediyordum fakat bunu pek başarabilmiş değilim. Fakat bunun yerine yazdığım yazların uzunluklarını arttırıp daha özenli bir şekilde yazmaya çalışıyorum ve haftada en az bir yazı çıkarmaya çalışıyorum. Bu doğrultuda üzerine çok övgüler okuduğum fakat bir türlü izleme fırsatı bulamadığım Haneke'nin Amour yani Aşk filmini incelemeye karar verdim. Filmin 2012 yılında Altın Palmiye ödülünü aldığını da belirtmemiz gerekiyor. Aşk aslında tanımlanması güç bir duygu. Bu yüzden ne zaman insanlar aşkı tanımlamaya ya da üzerine filmler çekmeye çalışsa ortaya birbirinden özgün anlatılar çıkıyor. Örneğin Gaspar Noe'nun Love filmi aşkı anlatırken cinsel ögeleri kullanırken Amour filminde daha çok fedakarlık üzerinden bir anlatı görüyoruz. Sanatın ve aşkın güzelliği biraz da buradan geliyor. İki farklı film, iki çok farklı anlatım ama ikisi de aşkın klişelerinden uzak ve bu yüzden başarılı. Filmde çiftin arasındaki aşk dışında değinilen bir çok konu var yazının devamında bunlara da değinmeye çalışacağım. Ayrıca filmde oyunculukların gerçekten başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle de Anne'i canlandıran Emmanuelle Riva inanılmaz bir oyunculuk çıkarmış. Venedik Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü almış zaten bu performansıyla.


Filmde çok nadir bir şekilde de olsa hareketli ve dönen bir kamera görüyoruz. Kameranın genelde sabit ve az hareket ettiğini söyleyebiliriz. Zaman zaman ev içinde simetrik çekimler de görüyoruz. Uzun çekimler bol bol kullanılmış filmin içinde. Çok Haneke filmi izlemediğim için bunun Haneke'nin tarzı olup olmadığı hakkında bir şey söyleyemeyeceğim. Kamera kullanımından çok filmdeki ses kullanımı benim dikkatimi çekti. Film başlar başlamaz sesin çok kuru bir şekilde kullanıldığını farkettim. Bütün hışırtılardan diyaloglara kadar daha sert diye tanımlayabileceğim bir ses kullanılmış. Bu durum evin sessizliğini ön plana çıkarmak için kullanılmış veya diyalogları daha karamsar kalıplar içine sokmuş bana kalırsa. Bunun dışında Haneke sesi görünmeyen yerdeki olayları anlatmak ve bize hayal ettirmek için de kullanmış. Filmin başında musluğun kapatılması , Anne'nin odasından inilti sesleri gelmesi bu duruma iki örnek. Ses kadar sessizlik de filmde bize bir çok şey anlatıyor ve duyguların bizim tarafımızdan sindirilmesine yardımcı oluyor. Bazen diyalog olmadan sadece karakterlerin yüzlerine baktığımızda da bize çok şey anlattıklarını görüyoruz. Filmde piyanoyla çalınan müzikler dışında ekstra müzik kullanılmamış ,duygu daha çok yüz ifadeleri ve diyaloglarla verilmeye çalışılmış.


Film sırasında Haneke hayata dair bir çok konuya parmak basmış. Bunlardan biri çok sevdiği eşinin gözü önünde eriyişini gören ve kendini ona bakmaya adayan birinin psikolojisi. Hepimiz bir nebze de olsa kendimizi Georges'in yerine koyup düşünüyoruz ve diyoruz ki biz böyle bir duruma düşsek ne yapardık. Burada kritik olan şey çiftin arasındaki aşkın gücü. O aşk aslında Georges'i bir paradoksa sürüklüyor. Aşık olduğun kişiyi kaybetmek ,onun ölmesine razı olmak ya da onun yaşaması için ondan ayrılmamak için elinden geleni yapmak önündeki iki seçenek. Her iki seçenekte de Georges zarar görüyor aslında. Birinde yalnızlığa sürüklenirken öbüründe sevdiği kadının konuşamamasını , yürüyememesini ve çektiği acıları görmek zorunda kalıyor. Bu işinden çıkılması zor durum onun zaman zaman duygu patlamaları yaşamasına sebep oluyor. Bunu Anne'e attığı tokatta (çok vurucu bir sahne bence) ve ona bağırdığı zamanlarda görebiliyoruz. Georges bir çözüm yolu bulmaya çalışırken bir süre sonra Anne'nin çektiği acıların ne kadar fazla olduğunu gördüğü zaman onu öldürebilecek kadar çok sevdiğini anlıyoruz. Filmin sonunda ise Georges'in ölüp Anne ile birlikte gittiğini görüyoruz. Bu durum aslında ikisi için de mutlu son aslında çünkü Georges eşinin ölümünden sonra evine girmesini istemediği güvercini yakalayıp sevgi gösterecek kadar yalnızlaşıyor o sessiz evinde.


Biraz da Anne'nin gözünden bakmamız gerekiyor. Başlarda yürüyen sandalyeden koltuğa geçme ,normal bir insan gibi çabasını görüyoruz. Kitap okuyor ve hayata devam etmeye çalışıyor. Georges'den yardımına muhtaç olduğunu anlamak onu çok üzüyor. İnsanın en basit ihtiyaçlarını bile kendi başına yerine getiremeyecek olması gerçekten üzücü bir durum. Kendimizi Anne'nin yerine koyduğumuzda hem Georges'a kötülük yaptığımızı hem de yaşamın git gide anlamını yitirdiğini fark ediyoruz. Anne bu süre zarfında uykudan önce çok düşünüyor. Bence eğer kafanızı yastığa koyar koymaz uyuyamıyorsanız beyniniz sizi yaşadığınız olayları düşünmeye ve onlar hakkında yorum yapmaya itiyor. Anne'in bu tarz düşünüşlerini özellikle başlarda olmak üzere görüyoruz. Anne geçmiş özlemini fotoğraf albümlerine bakarak dile getiriyor. Fakat bir süre sonra onu bu yaşama bağlayan hareketlerin hiç birini yapamaz duruma gelip ölümü beklemeye başlıyor. Kendisini bu düştüğü hali görmeye tahammül edemiyor. Bu sırada Georges de tüm bu gerçeklerden bir süre kaçıp ona hemşireler tutup durumunun iyiye gitmesini umuyor. Fakat Anne tüm bu hayalciliğe inlemeler ,gördüğü sanırlar ve konuşma yeteneği kaybetmesiyle cevap veriyor. Tüm bu acıklı durum bana ötenazi hakkını sorgulattı. İnsan yaşamsal faaliyetlerini kendi başına getirebilmek,sağlıklı düşünebilmekten bu kadar uzakken neden ötenazi bu insanların acısını dindirmek için güzel bir yol olmasın? Anne kadar kötü bir duruma düşmemiz gerekmiyor insanlara bu hakkı tanımamız için. Sadece bu film bile işin korkunç yanını gözler önüne seriyor.


Bana kalırsa ev filmdeki gizli oyuncu. Hiç bir şey yapmadan sessizce olduğu yerde dursa dahi aslında bizlere çok şey anlatıyor. Tüm o yaşanmışlıklar, kitaplıkta okunmuş kitaplar ,salonda binlerce belki milyonlarca kez başına oturulup çalınmış piyano hepsi aslında bize çiftin yaşamı hakkında bilgiler veriyor. Ev yeri geldiğinde Anne'in tuvalete gitmesine izin vermezken yeri geldiğinde ise sessizliğiyle korkunç bir hal alıyor. Ev sessiz olduğunda tüm yaşanmışlıklar çiftin üstüne üstüne gelmeye başlıyor. O ev Anne'in ölümünden sonra dayanılmaz sessizliğiyle Georges'in üstüne geliyor. Çiftin yıllarca paylaştığı o ev artık yalnızlığın somut bir hali gibi.Bu yüzden Georges'in kendini öldürmesi onun da huzura kavuşabilmesi için tek yol aslında. Çiftin ölümünden sonra eve gelen kızları da tüm yaşanmışlıklarla yüzleşmek üzere evi görmeye gidip düşüncelere dalıyor ve film burada etkileyici bir şekilde bitiyor.


Amour izleyicinin empati duygusunu sömüren çok başarılı bir film. İncelemenin başlarında da dediğim gibi tüm bu anlattığım şeyleri yaparken klişelerden uzak duruyor ve aslında başarısının altında yatan önemli sebeplerden biri bu. Film bittikten sonra insan tanıdıklarının hayatları ve kendi hayatı üzerine düşünmeden edemiyor, ben filmden kendime dair mesajlar çıkardım umarım sizde de benzer bir etki yaratır. Sonraki yazılarda görüşmek üzere şimdilik au revoir!

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Tepenin Ardı Film İncelemesi

Merhaba çok değerli okurlarım. İncelemelerime daha önce Abluka filmini incelemeye çalıştığım Emin Alper'in ilk filmi Tepenin Ardı ile devam ediyorum bu yazımda. Bu filmi elbet incelemeyi veya en azından izlemeyi düşünüyordum fakat şimdi inceliyor olmamın birincil sebebi okulda aldığım film analizi dersinde Emin Alper üzerine sunum yapmayı seçmem. Emin Alper bu filmiyle Berlin Uluslararası Film Festivali'nden iki önemli ödül alıyor. Bunun en önemli nedeni verdiği mesajların evrensel niteliklerinin olmasıdır aslında. İlk gözle bakıldığında film Türkiye'deki erkeklik problemini ve kürt sorunu gibi konuları ele alıyor gözükse de aslında tepenin ardındaki düşman ve erkeklik,güç,iktidar mücadelesi tüm dünyanın anlayabileceği ,üstüne düşünebileceği meselelerdir. Filmi günümüz siyasi sorunlarıyla bağdaştırmak da çok zor olmasa gerek. Zaten bu tarz filmleri başarılı yapan şeyler üzerine düşündürmesi ve açık uçlu olması. Şimdi ne oldu yörükleri vurdular mı  niye böyle bitti diye soruyorsanız zaten film izleyiş tarzınızı gözden geçirmenizi öneririm. Girizgahı çok da uzatmadan filmde gözlemlediğim ayrıntılara değinmek istiyorum.


IMDb'de ki bilgilere göre Emin Alper bu filmi için 2.35:1 ekran formatını kullanmış. Bunun bence ilk sebebi film boyunca bize doğanın güzelliğini geniş açılardan göstermek istemesi. Film sırasında görsellik olarak besleniyoruz sürekli. Film doğanın güzelliğini gözümüze sokuyor diyebiliriz. Bu güzelliğin yanında özellikle geniş açılı görüntülerde insanların aslında ne kadar küçük olduğunun da farkına varıyoruz. Bu insanoğlunun aslında sandığından önemsiz olduğuna dair bir gönderme olarak düşünülebilir bence. Benim gözlemlediğim diğer bir kamera kullanımı ise hareketli kameranın kişileri sürekli olarak sırtından takip etmesi. Bu kamera kullanımını Emin Alper'in karakteristik bir özelliği olarak söyleyebiliriz bence. Bu durum bize karakterin gördüğü şeyleri onun açısından görmemize yarıyor. Direk kişinin gözünden olan çekimler de var ama kameranın takip etmesi oyuncunun elemine edilmesini önlüyor. Film sırasında kamera gerek hareketli gerekse sabit olarak çeşitli şekillerde kullanılmış gerçekten ama anlattıklarım ilk dikkatimi çekenler. 


Filmde sonunda çalan askeri marş dışında müzik yoktu. Ortam sesleri yoğun olarak kullanılmıştı. Ortam seslerinin bu denli yoğun kullanılması , manzaraların,ağaçların,suyun bu kadar çok gösterilmesi galiba Tarkovski'den etkilemenin bir sonucu sanırım. Sinemanın sözsüz anlatım tarafı da denebilir. Bolca su , rüzgar,sinek ve arı sesleri duyuluyor filmde. Görsel olarak gördüğümüz doğanın içine ortam sesleri ile daha çok giriyoruz. Ses aynı zamanda izleyiciyi yönlendirmek için de kullanılmış. Bunu en yoğun olarak A Man Escaped filminde görmüştüm. O filmde insanların idam edildiğinin bir göstergesi olarak silah sesi kullanılıyordu. Bu filmde ise ses hayali yörüklerin bir işareti olarak görülüyor özellikle de Faik için. Onun dışında çobanı da hiç bir şekilde görmüyoruz ama otlatılan hayvanların sesinden çobanın sürüsüyle yakınımıza geldiğini anlıyoruz.


Filmin teknik tarafını bir yana bırakırsak artık filmin meseleleri üzerine konuşabiliriz. Benim filmi izlerken gördüğüm ilk dikkatimi çeken durum erkeklik üzerinden bir hiyerarşi ve aynı durum üzerinden karakterler arasında oluşan çatışma. Nusret'in oğullarının küfürlü konuşmalarına tanık oluyoruz filmin başında. Küfürler nefret söylemi içerir ve bir çoğu seksist ve ırkçı temellere sahiptir. Her ne kadar insanlar "ben o anlamda söylemedim" ya dese de küfürlerin neredeyse hepsi kendi nefret söylemlerinden beslenir. Özellikle bu erkeklik hiyerarşisinin altında olan erkek çocukların kendi erkekliklerini gösterme , kanıtlama biçimlerinden biridir aynı zamanda. Fakat mesela erkeklik hiyerarşisinde kendilerinden üstün olan babalarının yanında küfür etmeleri ise saygısızlık olarak adlandırılır. Aynı eksende babalar erkek çocuklarına erkekliği öğretmekle görevlendirilmişlerdir. Bu noktada Nusret'le Faik arasında bir çatışma yaşanmaktadır. Faik oğlunu yarım herif olmakla itham ediyor. Hatta daha ileri gidip Nusret'e miras kalacak tarlaların Mehmet'e kalmasına karar veriyor çünkü babaya göre tarlalar önemlidir ve gelenek devam ettirilmelidir fakat Nusret sadece sefa sürmeye gelmiştir oralara onun bulunduğu yerine başka bir anlamı yoktur. Nusret Faik'in batıya daha çok yaklaşmış ve geleneklerinden kopmuş oğlunu temsil ediyor. Nusret şiir okumak isterken Faik onun bir türkü söylemesini ister. Faik tepenin ardındaki düşmanla silahlı mücadeleye girmek isterken Nusret onun daha medeni yollarla işi çözmesini ister. Film sırasında ikili arasında sürekli bir çatışma durumu vardır. Nusret'in hayatındaki problemler daha batılı problemlerdir. Nusret yalnızlıktan şikayetçidir ama yalnızlık tanımları çok batılıdır. Kişinin evliyken bile yalnız olabileceğini düşünür ve en sonunda "herkes kendi yalnızlığını yaşıyor" diye bitirir. 


Bahsettiğim hiyerarşinin en üstünde dede yani Faik vardır. Bütün olaylarda son sözü Faik söyler. Tepenin ardına yapılacak operasyonu o yönetir. Faik'i film boyunca bağırarak görüyoruz bir yandan. Sesi en gür ve en yüksek perdeden çıkan kişi olması Faik'in en erkeksi karakter olmasının bir göstergesi. Bu erkeklik hiyerarşisinin en altında Süleyman ve Caner yani en küçük iki erkek çocuk bulunuyor. Onların görevi erkekliği öğrenmek ve onlara verilen görevleri yerine getirmek. Caner bu yüzden erkekliğini geliştirmek için tüfek kullanmayı öğrenmek istiyor ve gizli gizli rakı içiyor. Bu erkeklik yarışı öyle ki Süleyman ile Caner arasında da sürtüşmeye neden oluyor ve sonunda Caner "korkmadığı" köpeği tüfeğiyle vuruyor. Tabii aslında vuran Caner değil tepenin ardındaki yörüklerdir (!) Bu durum hangi hikayeye inanmak istediğinize göre değişir. Aynı şekilde Zafer'in babasını vurması da yine yörüklerin suçlanmasına sebep olmuştur. Askerlik kurumu var tabii bir da bu işin içinde. Zaferin askerde yaşadığı atmosferden sonra delirdiğini anlıyoruz. Askerlik de yine bu anlattığım erkeklik olgusunun yüce koruyucularındandır. (Daha detaylı bir askerlik incelemem için Full Jacket incelememi okuyabilirsiniz. ) Asker geldiği zaman ortama Faik yani hiyerarşinin en üstündeki kişi bile tedirgin olur. Militarizm aslında felsefe olarak özellikle de Türk toplumunun en derinine işlemiştir. Hiyerarşi, kadınlığın korunması ve erkekliğin silahla,ölümle yüceltilmesi gibi kavramlar aynı zamanda militarizmin kavramlarıdır. Filmin sonunda askeri marşın kullanılmasının sebebi buna bir göndermedir aslında.


Bir de kadının açısından bakmamız gerekiyor tüm bu olaylara. Meryem ve kızı genelde evlerinde durup ev işleriyle ilgilenirler. "Erkek işlerine" karışmazlar , rakı sofrasında bulunmazlar. Onlar yemek yaparlar ve çocuk doğururlar. Erkek çocuk doğurur ve yanına da güzel yemekler yapabilir erkeğine güzel hizmet edebilirse ondan iyisi yoktur. Kadınların erkeklerin dünyasında suskundur. This is a man's world desek çok yanılmış olmayız. Meryem ona yapılan cinsel istismara ,biçilen rollere karşı suskundur. Fakat küçük kızı tam Meryem gibi değildir. Daha dobra ve biraz da asi ruhlu olduğunu söyleyebiliriz küçük kızın. Fakat zamanla toplum yani çevresindeki adamlar onu da Meryem'leştirecek ve sesini kesecektir. Her ne kadar dünyada Merkel veya Hilary Clinton gibi kadın liderlerin sayısının artışta olduğunu görüyor bile olsak hala insanlık olarak atmamız gereken çok adım var. Sonuçta Obama siyahi bir başkan olmasına rağmen hala zenciler sokaklarda polisler tarafından öldürülüyorsa Hilary'nin başkan olması da kadınların problemlerinin çözüldüğünü değil sadece bir kadının başarılı olup başkan oldabildiğini gösterir.


Filmin en can alıcı ve bütün anlattıklarımı toparlayacak noktasına gelelim. Bütün bu anlattığım örnek verdiğim problemlerin kaynağı hiç bir zaman bizler değiliz. Zaferin delirmesinin ,ölmesinin veya Nusret'in vurulmasının sebebi biz değiliz. PKK'nın ortaya çıkmasının sebebi biz değiliz. Kürtlerin TC'den nefret etmesinin sebebi değiliz. Bütün suçlular tepenin ardındakiler. Darbenin olmasının sebebi kesinlikle AKP'nin yarattığı sivil darbe atmosferi değildir tek suçlu FETÖ'dür. Gülen cemaatinin 40 yıldır devletin her kademesine yayılabilmesinin sebebi AKP değildir Amerika'dır. Yani aslında suçlu hiç bir zaman biz değiliz. Ermeni soykırımının olmasının sebebi biz değiliz savaş koşullarıdır. Aslında biz ne zaman yaptığımız hareketlerin sorumluluğunu üstlemeyi öğreneceğiz işte o zaman problemlerin çözümünde bir noktaya gelebiliriz. Ülkemizde veya kişisel hayatımızda yaşadığımız problemlerin sorumluluğunu almaktan kaçmak ve bunlardan kurtulmak için tepenin ardında düşmanlar yaratmak çözüme giden yolun önünü kapatır. Ne zaman kendimize dürüst olursak o zaman bu engelleri aşıp problemlerin çözümünde güçlü adımlar atmaya başlayabiliriz. Filmde köpeğin,Zafer'in ve Nusret'in vurulmasının tek sebebi ataerkil toplumu devam ettiren bizleriz. Biz bile aslında bir nebze suçu karakterlere atmak yerine kendi hayatımızda yaptığımız yanlışlara bakmalıyız. Üniversite bitirmiş eğitimli adamlar kızlarını , eşlerini dövebiliyorsa bu sadece doğunun problemi de değildir. Suçu doğunun eğitimsizliğine atarak da kurtulamayız. Bu yüzden artık tepenin ardı yerine önümüzdeki gerçeklerle ilgilenmek yapacağımız en doğru hareket olur.

Özetlemek gerekirse Tepenin Ardı içinde bir çok meseleyi barındıran çok başarılı bir ilk filmdir. Emin Alper ,Tolga Karaçelik gibi genç Türk yönetmenlerin güzel filmlerini görmek de insanı mutlu ediyor. Bu tarz filmlerin çekilebilmesi için Türk sinemasına belki de daha çok önem vermemiz ,filmlerini daha çok izlememiz ve gündeme getirmemiz gerekiyor olabilir. Sonraki yazımda görüşmek üzere...

17 Temmuz 2016 Pazar

Rashomon Film İncelemesi ve Gündeme Dair Analojiler

Merhaba sayın kalkışma mağdurları. Ülkemizde mağdur olmanın hepimiz için kaçınılmaz olduğu bu günlerde bir süreliğine de olsa haber kanallarını kapatıp film izlemeye karar verdim. Akira Kurosawa, Ingmar Bergman, Robert Bresson gibi ünlü yönetmenlerin yaptığı filmler hayatımızdaki önemli sorunlara parmak basar ve bizi onlar hakkında düşünmeye iter. Öyle ki Rashomon'dan insanlığa dair hatta daha spesifik olarak ülkemizdeki darbe girişimi sonrası insanların davranışlarına dair sonuçlar çıkarmak kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden filmi incelerken daha önceki yazılarımda da yapmaya çalıştığım gibi gündemle filmin ortaklaştığı noktaları size aktarmaya çalışacağım. Rashomon 90 dakika uzunluğunda , insanoğlunun bildiğimiz ama görmezden geldiğimiz yüzünü bize gösteren bir film. Film temel olarak işlenen cinayetin ve çevresinde yaşanan olayların anlatımının kişiden kişiye ne kadar çok değişebileceğini bize gösteriyor.


Öncelikle filmde kamera kullanımı hakkında gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Film sırasında bir çok yakın çekim görüyoruz ve kamera hem sabit hem de hareketli olarak kullanılıyor. Aksiyonun fazla olduğu ormanda koşma sahnelerinde kameranın hızlı hareketleri filmin hızını arttırmak için kullanılmış. Özellikle Takashi Shimura'nın ormanda gezdiği sahnelerin değişik açılardan yansıtılması beni izlerken memnun etti. Benzer bir şekilde hırsızın kızla birlikte ormanda koşuşturması çekilirken kameranın hızı inanılmaz yüksekti ve bu filmin temposunun arttığı bir andı. Akira Kurosawa yakın çekim seviyor. Bana kalırsa Asyalılar özellikle soğuk ülkedeki insanların aksine daha duygusal ve daha heyecanlı karaktere sahipler. Hatta bazı insanlar bu sebepten dolayı Asya sinemasını pek sevmezler ve aşırı bulurlar. Bu nedenle yakın plandan yapılan çekimlerin etkisi bana kalırsa bir Bergman filmindeki yakın çekimlerden daha fazla duygu anlatır. Bu filmde gözlemlediğim diğer bir teknik ayrıntı görüntünün bir kare içinde katmanlara ayrılmasıdır. Kişiler sırayla ifade verdiği sırada kamera sadece onları değil arka planda bulunan ve onu dinleyen insanları da çeker. Bu durum iki ayrı katman iki ayrı olayın aynı kare içinde buluşması demektir. Hırsız ve evli çiftin aynı kare içine girdiğin başka sahneler de bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bunun dışında müzik izleyicinin duygu durumunu yönlendirir bir nitelikte. Bize film hakkında ipuçları vermektedir. Müzik bizimle heyecanlanır bizimle gerilir ve bizimle birlikte üzülür.


Savaş,kıtlık,deprem,fırtına,yangın,salgın hastalık ve çetelerin saldırıları gibi etmenlerin insanları umutsuzluğa sürüklediği bir yerde yaşanıyor olaylar. Her gün bir çok insan saydığım bu sebepler yüzünden ölmekte fakat filmin konu aldığı bu ölümü diğerlerinden ayıran şey insanların acımasız ,bencil ve olaylara işine geldiği gibi bakan yüzünü gözler önüne sermesi. Olaya şahit olan insanlar anlattıkları hikayeleri kendi versiyonlarıyla anlatmaktadırlar. Anlatılan bütün hikayelerin ortak olduğu belirli noktalar olmasına karşın dışarıdan düz bir bakışla hepsi birbirinden taban tabana farklıdır. Bunun birinci ve masum sebebi insanların olaylara farklı açılardan bakıyor olmalarıdır. Buna örnek olarak bir ressamın domateste gördüğüyle bir manavın gördüğü şeyin aynı olmaması verilebilir. Ressam daha öznel ve sanatsal bir domates görürken ,manav aynı domatesi fiziksel özellikleriyle daha nesnel bir açıdan tanımlar. Benzer bir şekilde kişilerin sahip oldukları bilgi setleri , duyguları ve tecrübeleri olayları farklı pencerelerden görmelerine ve yorumlamalarına sebep olur. Aslında işlenen cinayete baktığımı zaman bütün hikayelerde belirli ortak noktalar var. Eşinin ,karısını hor görmesi, hırsızın kadına tacizde bulunması ve adamın ölmesi bütün hikayelerde aynı. Fakat hikayelerin ayrışmasını güçlendiren diğer şey insanların olayları istediği gibi görmeye harcadığı özel çabadır. Bütün hikayeler kişilerin gözünden en doğru ve en haklı kendileri olacak şekilde işlenmiştir. Bu da insanoğlunun kibrinden ileri gelen bir durumdur. Hırsız hikayeyi anlatırken kendinin en iyi hırsız olduğundan ve adamı öldürmeden önce onunla onurlu bir şekilde savaştığını söyler. Hırsızı yakalayan adam onu yakalamaktan dolayı kendini oldukça başarılı görür ama aslında olan hırsızın yorgunluktan bayılması ve böylelikle yakalanmasıdır. Benzer bir şekilde kadın "namuslu" olmak üzerinden bir anlatıyla karşımıza çıkar. Ayrıca olayın anlatılış biçimine göre adaleti sağlamak adına kendilerine verilebilecek olası cezalardan da kaçma çabasıdır bu. İşin diğer bir yanı ise insanların bu anlattıkları hikayelere gerçekten inanıyor olmasıdır. Bu da kibrin insanın gözlerini kör etmesinden başka bir şey değildir.


Biri rahip biri oduncu olan ve onlara katılan diğer adamın arasında geçen konuşmadan ibaret aslında film. Rahip de oduncu adam da oldukça dürüst ve güvenilir kişiler olarak gözüküyorlar gözümüze. Sanki hata yapmazlar,yalan konuşmazlarmış gibi zannediyoruz. Fakat filmin sonunda oduncu adamın da en az diğerleri kadar suçlu olduğunu görüyoruz. Sahip olduğu kibir onun kendi suçunu yani hançeri çaldığı gerçeğini görmezden gelmesini sağlıyor. Bu durumda oduncu yaşadığı sıkıntılar aynı zamanda kendi iç hesaplaşmasıyla da bağlantılı hale gelmiş oluyor. Aralarına sonradan katılan adam ise bütün sorulan sorulara oldukça gerçekçi cevaplar veriyor. Adam gerçekçi ama iyi biri mi diye sorarsak cevabı hayır. Adamı bebeğin üşümesini engelleyen kimonoyu çalarken görüyoruz ve ayıplıyoruz fakat soru şu hangimiz kendi eylemini meşrulaştırmak yerine tüm kötülüğüyle kabul eden adamdan daha dürüstüz. Kötü biri olsa da adamın en azından kendine ve çevresine karşı dürüst biri olduğu söylenebilir. Adamın bu dürüstlüğü ve ölü adamın medyum aracılığıyla konuşup yalan söylemesi rahibin insanlığa olan inancını yok ediyor. Rahip de dünyanın gerçeklerine biraz daha yaklaşmış oluyor böylelikle.


Filmin başında çok şiddetli yağmur yağdığını görüyoruz. Bu oduncu ve rahibin kafasını kurcalayan soruları temsil eden bir metafor olarak kullanılmış diye düşünüyorum. Filmin sonunda yağmur durma noktasına gelmişti ama tamamen durmamıştı yani oduncu ve rahip artık "Anlamıyorum! Anlamıyorum!" diye ortada dolaşmıyordu. İnsanların neden yalan söylediklerini hatta kendilerinin de onlar gibi olduğunu anlıyorlar. Çiseleyen yağmur belki de bizim kafamızdaki soru işaretlerinin bir temsili bile olabilir. Sonuçta bizim o insanlardan bir farkımız yok. Eğer o insanlardan farklı olduğumuzu düşünüyorsak oduncu gibi yanılmış oluruz.

Bu durumu biraz da günümüze daha güncel örneklere adapte etmek istiyorum. Ermeni soykırımını ele alalım. Eğer Ermeni soykırımı hakkında yaşanan hikayeleri Ermenilerin tarafından dinlerseniz babalarının ,dedelerinin nasıl öldürüldüğü ve onlara nasıl işkenceler yapıldığını anlatan taraflı bir anlatı dinlersiniz. Benzer bir şekilde eğer Türklerin tarafından dinlerseniz bu hikayeyi bunların savaş koşulları içinde olabilecek şeyler olduğunu ama Ermeni çetelerini de unutmamız gerektiği söylenir bize. Peki bu hikayelerden hangisi doğrudur? Bana kalırsa ikisinin de doğru ve yanlış tarafları vardır. Evet , Ermeni soykırımı sistematik ve planlı bir şekilde gerçekleşmiştir fakat Ermeni çetelerinin yaptığı eşkıyalıklar yalan mıdır? Bana kalırsa cevap hayır ama bu durum Ermenilerin çektiği acıyı veya Ermeni soykırımının boyutunu küçültür mü? Buna da cevabım hayır. Fakat bu taraflar neden ortak bir anlatı üzerinden anlaşamıyorlar. Bunun birincil sebebi milliyetçiliktir. Rashomon filminin de bize gösterdiği şey insanların işine gelen hikayeye kendilerini inandırmaları çok daha kolaydır. Bu hikayelerin arkasında onları destekleyen milletler ve milliyetçi duygular vardır. Milliyetçi duygular da en temelinde duygulara bağlıdır nedenselliğe değil. İnsanlar "ırklarının" yüceltildikleri milliyetçi anlatılara inanmakta aynı şekilde eğilimlidirler. Bu yüzden duygusal olmasını beklediğimiz Türk ve Ermeni halklarını ortak bir anlatıda birleştirmemiz çok kolay değil. Fakat burada adımları atması gerekenler normal ve adaletli bir dünyada Ermeni ve Türk hükumetleridir. Ermeni tarafını bilemeyeceğim ama ülkemizde milliyetçilik oy toplamak için güçlü bir silah olduğu için Ermeni soykırımının kabulünün iktidar mücadelesinde onları geri plana atacağını bilen hükumet bu durumda bir adım atmamaktadır.


Benzer bir analojiyi 15 Temmuz "kalkışma girişimi" için de yapabiliriz. İnsanlar artık o kadar paranoyaklaşmıştır ki ülkemizde darbe girişimi AKP'nin bir tiyatrosu olarak görülüyor ve bu anlatı sorgusuz sualsiz kabul ediliyor. Bu aynı zamanda filmdeki gibi insanlığa veya devlete olan inancımızın yok olduğunun da çok çarpıcı kanıtıdır bu yüzden bir o kadar da üzücüdür. Ben bu senaryo yanlıştır demiyorum ama böyle bir iddiayı kabul etmek için elimizde yeterli delilimiz yok bana kalırsa. Aynı şekilde bu darbe girişiminin FETÖ terör örgütü (varlığı şüpheli) CHPKK ve dinsizler tarafından kutlu yürüyüşün kesilmesi olarak yorumlanınca yine aynı kanıt eksiğini görüyoruz. Fakat burada insanlar inanmak istedikleri hikayeye inanmak için kanıta ihtiyaç dahi duymayıp , desteği yeterli görüyorlar. Bir yandan darbenin AKP iktidarını bitireceğine sevinip ülkeyi götüreceği daha karanlık günleri görmezden gelmek de kişinin körleşmiş AKP nefretinin bir yansımasıdır. Kısacası hikayedeki karakterleri sadece insan olarak değil insan toplulukları olarak da nitelendirebiliriz. İnsan topluluklarının peşinde sürüklendiği düşünceler insanların kişisel düşüncelerinden daha tehlikelidir.


İnsanoğlu egosuna ve kibrine kapılmaya oldukça meyillidir . Yeter ki kendilerini inandırabilecekleri ve egolarının yarattığı açlığı doyurabilecek anlatılar yaratsınlar.  İncelemenin toplumsal analiz kısmında yazdıklarım kişisel düşüncelerimden çok insanların yaklaşımını açıklamayı hedefledim. Umarım propaganda yapıyormuş gibi gözükmemiştir. Sinema sanatın diğer alanları gibi insan hayatına ,problemlerine parmak basıyor ve bizi düşünmeye itiyor. Bu yüzden kalıcı , tartışmayı bitirmeyen zaman geçtikçe eskimeyen sanat eserleri yaratmak ,toplumu tüketilebilir üretimlerle yalnız bırakmamak aynı problemlerin çözümünde çok önemlidir. Tüketilebilir eserler insanı tatmin eder ve insanda soru sorma ihtiyacı doğurmaz. Bu yüzden bir Holywood komedisini izlemek Rashomon'dan daha kolay olabilir ama kesinlikle o tarz filmleri sanatın içine dahil etmek tatmin etmek ve tüketilmek üzerine kurulu olduklarından dolayı mümkün değildir. 1950'de yapılan bu filmin 2016 yılında hala çok net karşılıklarının olması Rashomon'un ne kadar başarılı bir film olduğunun da kanıtı aynı zamanda. Umarım bu (şu ana kadarki en) uzun yazımın tamamını böyle bir zamanda okuma başarısını gösterebilmişsinizdir ve umarım daha iyi yarınlar bizleri bekliyordur.

12 Temmuz 2016 Salı

Winter Light Film İncelemesi

Ingmar Bergman varoluşçuluk,din,hayatın anlamı gibi konuları filmlerinde bolca işleyen bir yönetmen. Bergman filmlerini izlerken diyaloglara dikkat etmek ve bazen geriye sarıp izlemek gerekiyor. Winter Light "silence of god" yani tanrının sessizliği üçlemesinin ikinci filmi aynı zamanda. Zamanla bu linkte isimleri olan diğer iki filmi de izleyip izlenimlerimi size aktarmak istiyorum. Filmin süresi 80 dakika ve işlediği konuya göre akıcı olduğunu söyleyebilirim. Filmde bolca metafor kullanılmış. Son zamanlarda Camus ve Sartre'dan okumalar yaptığım için filmi ateist varoluşçuluk penceresinden de elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. İnceleme sırasında filmin teknik detaylarından pek bahsedemeyeceğim maalesef.


Benim film sırasında ilk gözlemlediğim şey dinlerin insanların umutlarından beslenmesi. Hayata dindar varoluşçuluk penceresinden bakan insanlar ateist bireylerin hayatlarında umutsuzluk ve amaçsızlık görürler. Bunun en temel nedeni eğer kendileri dinlerinden vazgeçecek olurlarsa büyük bir umutsuzluğun içine sürükleneceklerini düşünmeleri. Zaten dinler de insanların bulundukları bu umutsuz durumdan çıkmalarına yardımcı oldukları için ihtiyaç üzerine çıkmıştır. İnsanlar dünyadaki adaletsizliklerin öbür dünyada karşılığı olacağına inanmak isterler. Eğer fakir ve zor bir hayat geçiriyorlarsa bunun onlar için bir test olmasını ve bu sefil hayatın cennetle ödüllendirileceğini umut etmek isterler. İçinde bulundukları kötü ve zor durumların üstesinden dua yardımıyla  gelebileceklerini düşünmek isterler. Fakat ne yazık ki hayat bu kadar romantik ve istediklerimizin gerçekleştiği bir yer değil.


Dinlerin insanlar üzerinde yarattığı atmosfer kişilerin umutsuzluğunu da arttırmak ve dine bağlılığını arttırır niteliktedir. Filmde olduğu gibi Hristiyanlık perspektifinden bakacak olursak Hristiyan ebeveynler çocuklarına daha küçüklükten itibaren İsa'nın onlar için acı çektiğini ve insanoğlunun bu yüzden günahkar olduğunu anlatırlar. Benzer anlatılar bütün İbrahimi dinlerde mevcuttur. Dinlerin kurallarına uyulmaması dahilinde cehennemle veya anlamsız bir hayatla korkuturlar insanların gözlerini. Bu öğretileri küçüklüğünden itibaren almış kişinin inandıklarını sorgulaması için tüm bu korkularının üstüne gitmelidir önce. Bu süreç bir kez başladığı andan itibaren durdurmak güçtür. Filmdeki rahibin yaşadıkları da bundan ibarettir. İnsanların tatmin olmayı gerçekleri aramaya tercih ettiği bu sürecin içerisine girebilmesi için filmde rahibin eşinin vefat etmesi gibi motivasyonlar gerekmektedir genelde. İnsanın hayatı böylesine derinden etkilendiği zaman dinler tarafından ona verilen cevaplar da tatmin ediciliğini yitirmeye başlıyor. Tanrının sessizliği tam da bu noktada devreye giriyor. İşte o zaman insan aklını kullanarak gerçeklerin arayışına girmeye başlar.


Rahipler dinlerin anlaşılmasında ve insanlara aktarılmasında kilit rol oynamaktadırlar. Rahip kendisine gelen intihara meyilli ve Çin'in atom bombası ile dünyayı mahvedeceğini düşünüp umutsuzluğa kapılan kişiyi teselli etmek,onu tanrının yoluna sokmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyor. Bunun nedeni tanrının da ona karşı sessiz olmasıdır. Rahip Hristiyanlığın öğretilerinden adama verebileceği cevaplara artık kendi de inanmamaktadır. Bu noktada rahp adamı iyileştirmek yerine kendi kafasına benzer soruları olan kişinin düşüncelerini öğrenmek ister aslında. Yaptıkları konuşma sonucunda rahip adama yardım edemez ve intiharı önleyemez. Rahip yaptığı konuşmadan sonra özgürleştiğinin farkına varmıştır. "Özgürüm, sonunda özgürüm.Bu fani umudu taşıyordum. Her şeyin bir yanılsama, hayal ve yalanlar olmayacağına dair..." Ne çanı çalmakla görevli adam ne de orgu çalan adamın düşünceleri rahipten farklı değildir. Org çalan adam bir an önce işini bitirmeye bakmaktadır ve yaptığı işe duyduğu inanç yok olmuştur. Benzer bir şekilde çanı çalmayı ve mumları yakma işini yapan adam ise duyduğu inanç azaldığı için işinde kötüleşmeye başlamıştır.

Filmdeki metaforlardan gözüme ilk çarpanı miyop olan Marta gözlükleri taktığında dünyayı gerçek haliyle görmeye başlıyor. Marta gözlükleri takılı halde rahiple konuştuğu zaman gerçekleri konuşmaya başlıyor. Tanrı'nın olmadığını ve (diğer bir gerçek bilgi olan) rahibin onunla evlenmemesinin ana nedeninin onu sevmemesi olduğundan bahseder. Rahip Marta'nın ona yazdığı mektubu okumaya başladıktan sonra Marta'nın gözlüksüz halini görmeye başlıyoruz. Duaların işe yaradığını düşünen ve kendine ulvi bir görev olarak rahiple ilgilenmeyi seçen inançlı bir Marta görüyoruz. " O kadar sefil bir durumdaydım ki daha fazla dua etmeyi düşünüyordum" der Marta mektubunda. Bu cümle Marta'nın dine bağlanışını ve yukarıda anlattığım şeyleri özetler nitelikte. Filmde gördüğüm diğer bir metafor ise hastalık metaforudur. İnsanların çektikleri varoluşsal sancılar ve hayata dair düşünceleri onları grip gibi esir alır. Bu düşünceler kendilerini geliştirmeye başladıktan sonra bulaşıcı hale de gelirler. Benzer fikirlerden başka insanlar da etkilenmeye başlarlar ve belki de onların hayatlarını daha zor bir hale sokarlar. Önemli olan hastalığa çözümü mantıksal ilerleme (uslamlama) yoluyla bulmaktır. Hastalığı yok saymak yani kendini dini masallarla  kandırmak insanı ölüme sürükleyebilir. Tabii burada varoluşsal bir ölümden bahsediyorum. Sartre , Decartes'ın  "Düşünüyorum öyleyse varım." sözüne bağlı kalır felsefesini açıklarken. Ona göre varoluş özden önce gelir. İnsan belirli bir özün (ulvi kanunların ve tanrının yaratısının) içine doğmak yerine varoluşuyla birlikte özünü ortaya çıkarır. Aksi durumda insanın özgür bir varlığından söz etmemiz mümkün değildir.


Ve film en sonunda bu müthiş sözler ile bitiyor:
"Fiziksel acıya yapılan bu vurgu. O kadar da kötü olamaz. Küstahça konuşuyormuş gibi olabilirim ama mütevazı olmam gerekirse, en az İsa kadar fiziksel acı çektim. Ve çektiği işkence nispeten kısaydı. Bildiğim kadarıyla dört saat civarındaydı, değil mi?

Başka bir çeşit acı çekmiş olabileceğini hissediyorum. Belki tamamen yanlış anlamışımdır. Ama Gethsemane’i düşünün peder.İsa’nın öğrencileri uyuyorlardı. Son yemeğin anlamını kavrayamamışlardı. Ve sonra kanun adamları geldiklerinde kaçıp gittiler. Ve Peter onu reddetti. İsa öğrencilerini 3 yıldan beri tanıyordu.

Her anlarını beraber geçirdiler ama ne demek istediğini anlayamadılar. En son kişiye kadar onu yalnız bıraktılar. Ve tek başına kaldı.
Bu acı vermiş olmalı.
Kimsenin anlamadığını fark etmiş olmak.

Güvenebileceğin birilerini ararken terk edilmek bu ıstırap verici olmalı. Ama en kötüsü daha gelmemişti. İsa çarmıha gerildiğinde ve asılı kaldığında acılar içinde bağırdı:

“Tanrım, Tanrım!” “Neden beni terk ettin?

” Bütün gücüyle bağırdı. Cennetteki babasının onu terk ettiğini düşünüyordu. Vaaz verdiği her şeyin yalan olduğunu düşündü. Ölmeden önceki anında İsa şüphe içerisinde kaldı. Kesinlikle bu onun en büyük sıkıntısı olsa gerek?

Tanrı’nın suskunluğu." 
Açıkçası İsa'nın çarmıha geriliş hikayesini farklı yerlerden bir çok kez duydum ama böylesine eşsiz olan yorumu daha önce görmemiştim gerçekten etkilendim. İsa'nın bile aslında bizim gibi soruları olan bir insan olabileceğinin vurgusunu yapar bu yorum.

Kısa ,derin ve üstüne uzun uzun konuşulabilecek bir film Winter Light. İzlemediyseniz zaman kaybetmeden izlemenizi öneririm. Sizi tanrının suskunluğuyla baş başa bırakıyorum.