16 Haziran 2016 Perşembe

Scenes from a Marriage Film İncelemesi

Merhaba beni ve sanatı bir nebze olsun seven insanlar :). Kısa bir aranın sonunda yeni incelememle yeniden karşınızdayım. Özellikle yaz tatilimin başlamasıyla birlikte yazacağım incelemelerin sıklığını arttırmaya çalışıcam. Eğer "Berkay şu filmi de izlesene" dediğiniz filmler hakkında da inceleme yazmayı düşünebilirim. Bu yazımda inceleyeceğim film yine bir Ingmar Bergman filmi. Bu film öncelikle bir televizyon dizisi olarak çekiliyor. Sonra sanırım beğenildiği için ayrı bir film düzenlemesi de yapılıyor. Bu filmi seçmemin nedeni bir çok ünlü yönetmenin en beğendiği filmlerin arasında olması öncelikle. İkincisi de filmin Bergman'a ait olması. Çok popüler filmleri incelemediğimin farkındayım. İncelemelerimin arasına daha popüler olan filmleri eklemeye çalışacağım ilerleyen zamanlarda.

Film tamamen diyaloglar üzerinden yürüyor. Filmin neredeyse tamamı kapalı mekanlarda geçiyor. Fazla karakter yok. Hız olarak da ağır bir film olarak değerlendirilebilir. Filmi izlerken kitap okuyormuş gibi hissettim kendimi. Sürekli geri sarıp bazı söylenen cümlelere ,kelimelere tekrardan baktım. Film boyunca kamera çok sabit görüntüler veriyor ve zaten hep uzun süren diyalogları çekiyor. Fakat konu kadın erkek ilişkileri olduğu için mi nedendir bilmiyorum, filmi izlemek zor gelmedi benim açımdan. Filmde müzik hiç kullanılmıyor. Böyle bir filmde müzik kullanılmamasının sebebi müziğin yaşattığı duyguların diyalogların verdiği alt metinleri gölgede bırakabilecek olması olabilir bence. Yine bir diyalog filmi olan Kış Uykusu'nda da sadece bir tane müzik kullanıldığını görebiliyoruz. 

Bence bu filmi izlediyseniz veya izleyecekseniz The Lobster'ı da izlemenizi öneririm. İki filmin tartıştırdığı bazı konular ortak ve bazı konular ayrı olduğu için birbirlerini tamamlıyorlar gibi düşünülebilir. En azından ilişkilere baktığımız perspektifi daha genişleteceğini düşünüyorum. Film öncelikle mükemmel evlilik portresinin yansıması niteliğinde bir röportaj ile başlıyor. Evliliklerinin ne kadar güvenli ,düzenli ve sadakat içeren bir şekilde yaşandığına vurgu yapılıyor. Sormamız gereken soru şu: İdeal evliliği (eğer böyle bir şey varsa) ideal  yapan nitelikler nelerdir? Röportaj sırasında belirtilen bu nitelikler evliliği toplumun gözünde daha iyi yapan niteliklerdir aslında. Zaten insanların evlenmelerinin belirli sebepleri vardır. Kimisi günahkar olmadan seks yapmanın peşinde, kimisi maddi durumunun yetersizliğinden dolayı paçayı kurtarma derdinde, kimisi ise ailesini ve toplumu mutlu etmenin derdindedir. Bizim filmimizde bahsedilen evlilik türü sonuncu belirttiğim evlilik türüdür. Anneler ve babalar bir gün bizim evlilik yaşımıza geldiğimizi bizden önce fark ederler hatta bize talip bile bulmaya hazırdırlar. Bazı insanlar da bu toplum hegomonyasını benimsemiş bir şekilde yaşamaktadırlar. Hayattaki en büyük hedefleri para kazanmak,askere gittikten sonra evlenmek ve çocuk sahibi olmak olan insanlardan bahsediyorum. Aynı insanalar sonra kendi çocuklarına da aynı baskıları ve dayatmaları yapmaya devam ediyorlar. İnsanlar buradan evliliğin insanın hayatına düzeni , güveni getireceğini ve buradan bir mutluluk doğacağına inanıyorlar. İşte tam da bu yüzden filmdeki gibi insanlar hayatlarına mutluluk getireceklerine dair olan dogmatik inançlarına sarılıp evlilik kararı alıyorlar. Hatta bu insanların kendi mesleklerini seçmeye bile hakları yok. ÖSYM tercih formu zaten çocukları için doldurulmuştur bile. 


Bu insanların yaşadıkları problem burada bitmiyor aslında. Hayat uzun bir yolculuk olduğu için insan geçmişte üzerine düşünmediği , yaşamadığı şeyleri düşünmek için fazlasıyla zaman bulabiliyor ve bunun üzerinden pişmanlık ,üzüntü gibi sonuçlara varabiliyorlar. Toplum baskısıyla şekillenmiş bu insanların problemi bu noktada büyümeye başlıyor. Sürekli suyun içinde yaşadığı için suyu fark etmeyen balık misali ,bu normların onlara dayatıldığını ve mutsuz olduğunu göremiyorlar. Görebildikleri ve artık bu durumdan kaçmak istedikleri zaman yani suyun üstüne çıkma istedikleri zaman güçlü karakterleri olmadıkları için suyun dışına çıktıklarında nefes almakta zorlanıyorlar. Tüm bu normların , kuralların üzerine inşa edilen hayatları onlar için kaçılması imkansız bir hal almıştır. Hayatlarının yönünü değiştirmek istedikleri zaman bunu beceremezler. Tabii bu durumu normal bir ilişki veya mutlu bir evlilik için de düşünebiliriz aynı zamanda. O insanla hayatının çok büyük bir bölümünü geçirdiğin için o kişiye bağlanmaya başlıyorsun. Bu noktada bu iki insan mutsuz olsalar dahi alışkanlıklar ve yaşanmışlıklar bu insanların ilişkiyi bitirme kararını almasını zorlaştırıyor. Bu bitirme aşamasındaki en büyük problem en temelinde evliliğin bir kalıcılık yemini olmasıdır. Biriyle normal bir ilişki sürdürürken de tabii ki o ilişkinin elbet biteceğini aklınızın bir ucunda bilirsiniz ama evlilik kurumu böyle değildir. İnsanlar birbirleriyle sonsuza kadar yaşamak için mühürlenmeye çalışılır. Bence duyguların çok kolay değişebildiği, insanların birbirlerini iki günde unutabildiği bir dünyada evlilik gibi çok büyük sorumlulukların altına girmenin hiç bir anlamı yoktur. İnsanlar birbirlerini çok seviyorlarsa zaten evlenmeden de birlikte yaşayabilirler. Burada evliliğin verdiği tek artık topluma karşı da "düzgün" bir ilişki yaşamak.


Marianne toplum tarafından baskılanmış yönlendirilmiş ve içi boşaltılmış biri haline gelmiştir. Kendisini işi ve kocası üzerinden tanımlayan biridir. Filmdeki diğer bir kadın olan Katarina'da kendisini kocası üzerinden tanımlar. Kocasının makalelerini onun yazdığını fakat Peter'in isminin geçtiğinden bahsederler. Bu noktada evlilik içinde kadının kimliksizleştiği ve benliğini kaybetmeye başlattığı söylenebilir. Benliğini bu kadar kocası üzerinden tanımlayan bir kadın aldatılmasına rağmen hayatına dönmekte çok zorlanır filmdeki gibi. Marianne , Johan evden gittikten sonra onun çalışma odasını kendine özel bir oda haline getirir. Bu onun kendine özel bir şeyler yaratma çabasına dair bir metafor olarak değerlendirilebilir. Marianne filmin sonuna kadar başka bir adamla evlenir fakat yine de eski alışkanlığı olan Johan'dan kopamaz. Onunla buluşmak onu daha mutlu yapmasa bile ona bir şekilde ilgi gösterecek ve değer verecek olması bir sürelik sakinleştirecektir. Son bölümde gördüğü rüyada Marianne insanlardan onun elini tutmasını ,yani onu yönlendirmesini, ister fakat elleri yoktur. Bu korkunç rüya aslında onun hayatının özetidir. İlk eşinden ayrıldıktan sonra Johan'ın onun elinden tuttuğunu ve bundan dolayı hayatının daha düzenli ve güvenli bir hal aldığını düşünüp rahatlamıştır. Fakat gerçek Marianne'nin rüyasında gördüğü gibidir ve kimse ona yardım edemez. Marianne eğer zamanında kendi benliğini herkesten bağımsız ve güçlü bir şekilde oluşturmuş olasaydı bu evlilik macerası onda sadece duygusal hasar bırakacaktı. Kendisi de tüm bu durumu özetlemek için " Bizim hatamız,bu aile çemberini kırıp uzkalara kendimizce yaşamaya değer bir şey oluşturamamamızdı." der.


Çok güçlü ve kendinden emin gözüken Johan'ın da aslında en temelinde Marianne'den bir farkı yoktur. Her ne kadar Paula ile bir ilişki yaşayıp geçmiş hayatından kurtulabileceğini düşünmüş olsa da o da düzenin ve güvenin bağımlısı haline gelmiştir.  Filmde Johan'ın sürekli olarak sandviç ve bira tüketmesi bu rutinin tekrarın göstergesidir. Boşanma evraklarını imzalamamak için saçma bahaneler öne sürer aynı Peter gibi. İnsanlar birbirlerini severek evlenebilirler fakat bu sevginin yok olması mümkündür ve evlilik bir alışkanlık halini alır. Belki de Johan'ın dediği gibi 5 yılda bir yenilenen kontrat halinde olsaydı evlilik daha fazla kişi insan mutlu olacaktı. Olmaması da çok yüksek bir ihtimal çünkü Marianne filmin sonuna hiç sevilmediğini ve sevmediğini düşündüğünü söyler. Birbirlerini sevmeyen insanlar alışkanlıkları uğruna bu kontratı imzalayıp duracaklardır.

Biraz düzensiz ve karışık bir inceleme olduğunun farkındayım ama filmde inceleyecek hakkında konuşacak çok fazla malzeme var ve hepsi birbiriyle bağlantılı olduğundan dolayı bu durum ortaya çıktı. Film diyaloglardan oluştuğu için gerçekten kitap niteliğinde ve tekrar tekrar izlenilmesi gerekiyor diyalogları özümsemek için. Ben elimden geldiğimce size anladıklarımı geçirmeye çalıştım umarım beğenirsiniz. Sonraki incelemelerimde görüşmek üzere :)

3 Haziran 2016 Cuma

Blue Is the Warmest Color Film İncelemesi

Finallerimden bir nebze de kurtulabildiğim bir günde 2013 yılı Palme d'Or 'u kazanan filmi izlemeye karar verdim. Filmi daha önce de çok kez görmüştüm ama yeni izleme fırsatı buldum. Süre olarak çok kısa bir film sayılmaz ama gerçekten sürükleyici ve akıcı bir film olduğu için benim açımdan kolay oldu izlemek. Girizgah bölümünü fazla uzatmadan filmden bana kalanları size aktarmaya başlıyorum.

Filmin başından itibaren karakterlerin yüzlerini hep yakın çekimde görüyoruz. İnsanların yüzleri çok şey anlatır. Bakışlar ve mimikler duygu durumumuzu karşımızdaki insanlara ,bu durumda izleyicilere, aktarmada çok etkili araçlardır. Sevdiğiniz insana bazen sevdiğinizi söylemek yerine onun gözlerinin içine bakmak veya gülümsemek sözcüklerin yerine geçebilir. Hatta bazı durumlarda bu yaptığınız jest ve mimikler kelimelerin verebileceği duygu ve anlamdan çok daha fazlasını içerir. Burada sinemanın büyüsü devreye giriyor. Sinema görsel bir sanat olduğu için duyguları anlatırken diyaloglara bağlı kalmak zorunda değildir. Bu filmde bizim evrimsel olarak gelişmiş olan yüzü görüp tanıyıp ruh halini anlama ,empati kurabilme yeteneğimiz çok güzel sömürülüyor. Ayna nöronlarımız sayesinde karşıdaki gördüğümüz insanların ruh halleri bizi de doğrudan etkiliyor. Özetlemek gerekirse yakın çekimin sık kullanımı tutkulu bir aşkın konu edildiği filmde hisleri güçlendiren bir öge haline gelmiş. Filmde yakın çekimlerin dışında sıkça yönetmenin perspektifinden müthiş kareler de görüyoruz. Filmi izleyecekseniz yüksek çözünürlüklü bir versiyonunu izlemeniz bu yüzden filmin görsel güzelliğini görmenizi sağlayacaktır. Bazı karelerde filmi durdurup karenin güzelliğine bakmak istedim film sırasında gerçekten. Bunun dışında filmde adında da geçen mavi renginin bütün tonlarını cisimlerin kıyafetlerin üzerinde görüyoruz. Tüm bunlar filmi izlerken insanı görsel olarak doyuruyor gerçekten.
(Filmdeki güzel karelere bir örnek)

Aşk, sevgi,üzüntü, sevinç gibi duygular insanların cinsel yönelimlerine ,ırklarına ve bütün diğer farklılıklarına bakılmaksızın insanların üzerinde ortaklaşabildiği duygulardır. Filmde en temelinde eşcinsel bir ilişki ele alınıyor olsa dahi bu ilişkinin içindeki aşk ve şehvet gibi yoğun işlenen temalar aslında hepimizin hayatında deneyimlediklerinden çok farklı değil. Özellikle inanılmaz gerçekçilikle çekilmiş seks sahneleri sayesinde yakın bir perspektiften bakıyoruz Emma ve Adele'in ilişkisine. Emma ve Adele iki farklı dünyanın insanları olsalar dahi birbirlerine hissettikleri duygular inanılmaz derecede güçlü. Seks sahneleri bu duygu yoğunluğunu göstermekte inanılmaz başarılı. İnsanlar sevdikleri biriyle sevişirken içindeki tüm duyguları serbest bırakırlar. Fiziken çıplak olmanın yanında duygusal olarak da bir çıplaklık vardır. Sevişirken insan hiç bir duygusal kısıtlamaya bağlı kalmaz ,yani kısacası sevişmek sevginin en doruklarda yaşandığı bir aktivite olarak değerlendirilebilir. Bu sahneleri bu kadar gerçekçi bir şekilde yansıtan oyuncuları da ayrı olarak tebrik etmek gerek tabii ki. Filmde hiç bir diyalog veya olay yarım kesilmemiş. Özellikle zamanın hızlı geçmesini sağlayan belirli atlamalar olsa dahi filmin akışı gerçek hayatın akışına yakın hızda diyebiliriz. Bu durum da bütün filmi daha gerçekçi yapıyor.

Film aslında en temelinde Adele'in psikolojik gelişimini ve kendini bulmasını anlatıyor. Filmin başında Adele'in kafası inanılmaz derecede karışık. Bunu yüz ifadesinden veya saçlarını toplama biçiminden bile anlamamız mümkün Kafasının bu kadar karışık olması normal, çünkü yaşı gereği insanlar kendilerini lise çağlarında yeni yeni keşfetmeye başlarlar. Emma ile tanıştıktan itibaren hayatı biraz daha düzene girer Adele'in . Emma'dan ayrıldıktan sonra iş sahibi bir yetişkin olmuştur Adele ve kafasındaki soru işaretleri minimuma inmıştir. Karışık toplu saçları yerine artık ciddiye alınmak için uzun ve düzgün bir saç modeli kullanmayı bile seçmiştir.

Filmde LGBT bireylerin toplum içinde gördüğü muameleye dair de birkaç gönderme mevcuttu. Bence bu tarz filmleri izlemek empati kurabildiğimiz zaman LGBT bireyleri anlamamıza gerçekten büyük bir katkı sağlıyor. En azından benim için öyle olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında Adele ve Emma'nın hayata bakışları veya aileleri gibi üzerine konuşulabilecek bir sürü konu var ama ben daha çok internetteki diğer incelemelerde olmayan şeylere yönelmeye çalıştım. Filmi izlemediyseniz izleyin ve Adele'in dünyasını, yaşadıklarını anlamaya çalışın ve hissettiklerini hissedin. Bazen doğru olan filmin alt metinleri hakkında çok düşünmek yerine onu hissetmeye çalışmaktır. İyi seyirler :)

Benzer film önerileri: I Love You Philip Morris , Carol

24 Mayıs 2016 Salı

The Name of the Rose Film İncelemesi

Merhaba sayın okurlarım. Kısa bir aranın ardından yeni bir inceleme yazma fırsatı bulmuşken bunu kullanmak istedim. Eminim sizler de 2-3 günde bir inceleme yazmama alışmıştınız ama maalesef artık o kadar zaman bulamıyorum. Merak etmeyin özellikle finallerimden sonra ,yazın blogumu doldurmak için bolca boş vaktim olacak. Mayısın 23'üncü günün akşamında canım oda arkadaşım ve başlangıçta bazı yazılarımda "editörlük yapan" Ferhat Ozan adlı arkadaşımın önerisiyle Umberto Eco'nun ünlü eseri Gülün Adı'nın sinemaya uyarlanmış versiyonunu izlemeye karar verdim. Kısaca yorumlamak gerekirse akıcı ve mesajları oldukça net bir film. İzlerken sıkılmadım. Zaten filmin uzunluğu da 2 saat 10 dakika olduğundan dolayı izlemesi de zor değil.

Filmde müzikler çok fazla yer kaplıyor . Bana kalırsa bazen yönetmen sessizliği kullanmayı bilmeli. Filmde müzik bu kadar çok kullanıldığı zaman izleyici yönlendirilmiş oluyor. Ne zaman ne hissedeceğini müziklerden anlıyor ve bu kişinin filme kendi gerçekliğini katmasının bir nebze önüne geçiyor. Görsel açıdan da güzel bir film izledim diyebilirim. Öncelikle bütün kıyafetler, dekorlar ,görkemli manastır ve doğa manzarası film boyunca ilgimi çekti. Doğa manzaraları ve manastırı çokça defa geniş açılardan önümüze sunmuş yönetmen Jean-Jacques Annaud. Bu yazıyı yazarken okuduğuma göre manastırı filmi çekmek için baştan yaratmışlar. Gerçekten mükemmel bir iş çıkardıklarını söyleyebilirim.

İlk 20-30 dakika boyunca filmin hızı biraz yavaştı diyebilirim. Sinemaya uyarlanmasından dolayı mı bilmiyorum ama filmin başları daha çok karakterleri izleyiciye tanıtmak üzere kurgulanmış ve hikayeye veya verdiği mesaja pek katkısı bulunmuyor bana kalırsa. Filmin başından sonuna kadar pek sevmediğim şeylerden biri ise William of Baskerville'in adeta bir Sherlock Holmes kusursuzluğunda olması. Olaylara bakışı bütün diğer insanlardan farklı ve kusursuza yakındı . Bu durum filmin gerçekçiliğini azalttığı gibi verdiği mesajların etkisini de azaltıyor bence. Evet filmde gerçekten bilginin ne kadar önemli olduğuna dair bir sürü diyalog duyuyoruz ve William'da bilgiye değer veriyor ,fakat bu bilgilerin William'ı kusursuz bir şekilde doğru hedeflere doğru sonuçlara götürmesi filmin gerçekçiliğini ciddi bir şekilde düşürüyor. Ya da başka bir değişle William dahil bütün karakterler aslında birer aktör ve bütün hikayeyi William'ı kitapla buluşturmak ve sonunda bir mesaj vermek kaygısıyla canlandırıyorlar. William'ın bilgeliğine bir gerçeklik katmak için biraz daha kusurlu bir karakter olması gerektiğini düşünüyorum. Zaten bilge olmak daha öğrenecek çok şey olduğunu bilmek durumudur aynı zamanda. Filmde bununla ilgili William'ın şöyle bir repliği var: "Adso, if I knew the answers to everything, I would be teaching theology in Paris."

William aslında bir keşişin sahip olmaması gereken sürekli öğrenme isteğine sahiptir. Keşişler filmde de bahsedildiği gibi bilgiyi ilerletmek gibi bir amaç gütmezler , onu sadece muhafaza etmekle görevlidirler. Bilgiyi sorgulamak değil ,ezberlemek önemlidir. Gülmek günahtır, esas olan tanrı korkusudur. İnsanlar öğrenmeye başladıkça sorgulamaya başlarlar ,sorgulamaya başladıkları vakit bilinmeyenlerin yüce açıklayıcısı olan tanrıdan o kadar uzaklaşırlar. Bilmemek de korku ve çaresizlik yaratır. Bu korku ve çaresizliği gölgede bırakabilecek şeylerden biri güldürüdür. İnsanlar gülmeye başladıkları bir şeyden korkamazlar. Korkamadıkları zaman kendilerini çaresiz hissedemezler. Çaresiz hissedemedikleri vakit ise tanrıya sığınma ihtiyacı duymazlar. Tanrı inancı adına en tehlikeli olan ise dalga geçen ve sorgulayan insanların keşişler ,düşünür ve okuyan kişiler olmasıdır. Bunun nedeni ise keşişlerin insanları etkileme gücü olmasıdır. Eğer sıradan halktan bir insanız küçük çevreniz dışında etki yaratmanız pek mümkün değildir. Bu nedenle Aristo'nun kitabının keşişler tarafından okunması sakıncalıdır.

Gözüme çarpan diğer konular ise engizisyonun gücü , tarikatların birbirlerini kafir ilan etme çabası. Engizisyonun gücü ağır bir şekilde hissediliyor filmde. Engizisyon zaten bildiğimiz kadarıyla Avrupa'da özgür ve rasyonel düşüncenin önündeki en büyük engellerden biri. Zamanında Galileo'yu da durduran yine aynı Engizisyon. Ne zaman ki  Engizisyon yenilgiye uğruyor o zaman Rönesans başlıyor. Ama engizisyon yenilene kadar engizisyona karşı çıkan kişiler kafir ilan ediliyor. Engizisyon yargıcının söylediklerini sorgulamak büyük bir hata , yoksa kendinizi hapiste bulmanız çok zor değil. Aynı şekilde film sırasında tarikatların tartıştığı bir konu: İsa zengin miydi fakir miydi? Herkesin bir düşüncesi var fakat uzlaşmaları hiçbir şekilde mümkün değil. Zaten uzlaşmaya gelmekten çok kendi düşüncelerini dayatmak için tartışmaya geliyorlar bence tarikatlar. Hepsi birbirine göre kafirdir. Bu kafir yaratma kavramı aslında bir nevi savunma mekanizmasıdır. 
Bu durumun AKP ve RTE'nin politikalarını beğenmeyen insanların vatan haini ilan edilmesinden pek farkı yoktur. Tek doğrucu sistem hainlerini yaratır. Tek doğruyu yanlışlamaya çalışmak ya da en azından tartışmaya açmak bile sürüden farklı olmak yani hain olmak için yeterlidir. Eğer farklıysan yani bir kafirsen veya hainsen seni suçladıkları zaman meşruiyet zemini yaratmakta güçlük de çekmeyecekledir. Filmdeki kız gibi fakirsen mesela bir orospu damgası yiyeceksin. 

Kızdan bahsetmişken , kadınların cadı gibi görüldüğünü es geçmememiz gerekiyor. Filmdeki bir çok bölümde olduğu gibi kadınların neredeyse şeytanla eş tutulduğunu görüyoruz. Bu da aynı şekilde din adamlarının çoğunlukla erkeklerden oluşması ve erkek egemen bir dünya olmasının bir sonucu. Erkekler bu şeytanlar tarafından kandırıldıkları zaman cinsel ilişkiye girerler. Sırf bu yüzden Adso sevdiği hoşlandığı birine sevgisini gösterirken çekiniyor. Filmin sonunda kızı yanına almadığı için pişman olmadığını belirtiyor fakat ben dürüst olduğunu düşünmüyorum. Bu düşüncesi kendini İsa'nın öğretileriyle kısıtlamış bir beynin  , taktığı keşiş maskesinin altından konuşan bir insanın sözleridir. Zaten bana kalırsa ne Adso ne de William için keşiş olmak ideal senaryo değildir.

Film hakkında yazabileceğim şeyler şimdilik bunlarla kısıtlı. Eğer sonuna kadar okuduysanız teşekkür ederim. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere... Chao!




17 Mayıs 2016 Salı

A Man Escaped Film İncelemesi

Au Hasard Balthazar filminin çok hoşuma gitmesinden sonra Bresson'un filmlerini araştırırken karşıma A Man Escaped çıktı. Tabii ben de filmi izleyip üstüne bir yazı yazmadan edemedim. Film Naziler tarafından hapse tıkılmış bir adamın o hapishaneden kaçış hikayesini anlatıyor. İzlediğim bu ikinci Bresson filminde yine benzer karakteristik Bresson etkileri var filmde ve şahsen bu etkilerin bir kısmı gerçekten hoşuma gidiyor. Girizgahı çok uzatmadan filmden bana kalanları size anlatmaya başlayayım.

Öncelikle Bresson'un sinemaya bakışını Au Hasard Balthazar yazısında anlatmaya çalışmıştım. Filmde pek müzik duyduğumu hatırlamıyorum. Filmde ses etkili bir biçimde kullanılmış. Filmde hiç bir infaz sahnesi göremiyoruz fakat ne zaman bir infaz gerçekleşse silah sesi duyuyoruz. Bu durum filme hücreden bir bakış yakalamamızı sağlıyor ve hücredeki korku ortamına katkıda bulunuyor. Sesin görmediğimiz hikayeyi bize anlatması gibi bir özelliği var. Buna infaz örneği dışında gardianın gelişini hep duymamız,saat başı olduğunu siren sesinden anlamamız söylenebilir. Film sırasında istemeden gardianın tıkırtısından korkar bir hale geldim çünkü Fontaine'nin yakalanmasını istemiyordum. Bu açıdan sesin kullanımı gerçekten hikayenin bize daha fazla geçmesini sağlıyor.

Filmde tiyatral bir anlatımdan yine kaçınılmış. Oyuncuların suratlarına bakarsanız dümdüz ve bize bir şey anlatmayan duvarlar görürsünüz. Bresson filminin bu özelliği izleyicinin kendi gerçekliğini yarartmasına imkan sunuyor. Bresson'a göre eğer oyuncular gerçekten oynarlarsa kendi gerçekliklerini filme dayatmış olacaklar ve bu kesinlikle istenmeyen bir durum. Ayrıca filmin diyaloglarında da gerçekten bir sadelik görüyoruz. Tüm bu değindiğim detaylar filmi sadeleştirdiği için filmi izlemek gerçekten daha kolay bir hal alıyor. Bu durum da akıcılığı ve anlaşılırlığı arttırıyor. Özellikle bir Bergman filmi izleyip ardından Bresson'la devam ederseniz bu sadeliği çok net bir şekilde görebileceğinize inanıyorum.

Filmin meselesine değinelim biraz da... Filmin sonu aslında zaten filmin adında veriliyor. Bence burada bile film adına bir mesaj var. Aslında kaçabilmek veya kaçamamak filmin konusu değil. Bresson'un bize vurgulamaya çalıştığı şey Adamın kaçmaya karar verdiği andan itibaren kararlılıkla ve yılmadan bu planını uygulamaya çalışması. Sonu ne olursa olsun , bir hücrenin içinde tıkılı kalmayı kabullenmeden, Nazi zulmüne boyun eğmeden ve hayattan umudunu kaybetmeden yaşaması önemliydi Fontaine'in. Öyle bir hırs ki hayattan artık hiç bir beklentisi kalmamış , onunla başlarda konuşmaya bile yeltenmeyen ,komşu hücresinde kalan yaşlı adamı bile etkileyip onun battaniyesini kaçış aracı olarak kullanmasını sağlıyor. Diğerleri gibi İncil okuyup veya bir şeyler yazıp , düşünerek bunun üzerinden bir mutluluk arayışına girmiyor , çünkü durumu kabullenmek onun için en zor şey. Daha önce söylediğim gibi sonucu hiç önemli değil. Önemli olan tek şey tutsaklığı reddetmek. Filmin başında söylediği gibi ölüm gününü bekleyen bir tutsak olmaktansa , ani bir infaz onun için daha iyi bir seçenek. Filmde hapishane rutinini ve bunaltıcılığını üzerimizde hissediyoruz. Her sabah kontrol var. Yüzlerini yıkadıkları ve yemek yedikleri saatler hep belli. Bu insanın üstüne gelen iğrenç rutinden kaçmanın tek yolu kaçmayı denemek. Fontaine tabii ki bir anda aslana kaplana dönüşmüyor. Fontaine aşamalı bir gelişme katediyor film boyunca. O karamsar hapishane ortamında bile kaçma düşüncesini destekleyen küçük umutlara tutunup bu düşüncesini ayakta tutuyor, daha önce kaçmayı deneyip kaçamayan arkadaşını görmesine rağmen. Odasına gelen çocuk ve infaz kararı bütün planıyla önündeki bütün şüphelerini kaldırıyor. Fakat Fontaine de bir insan ve planı yapmakla , uygulamak farklı şeyler. Kaçış sırasında Fontaine'nin teklediği ve heyecanlandığı sahnelerde onunla empati kurabiliyoruz şişirilmiş Holywood karakterlerinin aksine daha gerçekçi ve bizden biri Fontaine.

İster izledikten sonra "en zor durumda bile her zaman çözüme dair bir umut vardır" gibi ulvi bir mesaj arayışına girin , ister sadece hikayenin keyfine varın iki durumda da zevk alacağınız bir film A Man Escaped.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Au Hasard Balthazar Film İncelemesi

Sitop'un şiirsel sinema etkinliği aracılığıyla izlediğim Türkçesi Rastgele Balthazar olan Robert Bresson filmi gerçekten benim şu ana kadar izlediğim filmlerin çoğundan farklı bir yerdeydi ve bu yüzden hakkında bir şeyler yazmak istedim. Etkinlik sırasında öğrendiklerimden ve okumalarımdan Bresson'un sinemaya bakışının birçok yönetmenden çok farklı olduğunu anladım. Özetlemek gerekirse Bresson'a göre sinema ve sinematografi diye iki alan var. Sinema para kaygısı güdülen ve tiyatronun tekniklerinin ağır bastığı (aktörün izleyiciye doğrudan bir şeyler hissetirmeye çalışması gibi) bir alanken, sinematografi kar amacı gütmeyen ve sinemanın tiyatrodan farklı bir sanat olduğunu insanlara gösteren,hissettiren bir alandır. Bresson'a göre oyuncular birer modeldir ve modeller mümkün olduğunca duygudan uzak bir şekilde yer almalıdır filmde. Bunun nedeni eğer oyuncular oynamaya başlarlarsa filme kendi gerçekliklerini yerleştirmiş ve izleyiciye de bunu anlatmış oluyorlar, fakat Bresson'a göre bunu biz çıkarmalıyız ve oyunculuklar bizi etkilememeli. Bu nedenle filmlerinde bildiğim kadarıyla profesyonel oyuncu pek kullanmamış. Bu bilgiler ışığında Nuri Bilge Ceylan'ın Bresson'ndan inanılmaz bir şekilde etkilendiğini düşünüyorum. Kış Uykusu'nu izlediyseniz bilirsiniz , karakterler hep muallakta bir yerdedir ve izleyiciyi ekstra bir yönlendirme içine sokmazlar. Nuri Bilge Ceylan'ın etkilenmesini düşünmemdeki başka bir sebep ise Kış Uykusu'nda kullandığı müzikle bu filmdeki müziğin aynı oluyor olması. (Schubert's Piano Sonata No 20 in A Major )Şunu söylemeliyim ki bu filmi izlemek benim sinema hakkındaki ufkumu gerçekten genişletti. Yer yer sıkıcı ve sürekli takip etmekte zorlandığım bir film olsa dahi filmin sonuna geldiğimde gerçekten beni etkileyen bir film oldu Au Hasard Balthazar.

Gelelim filmin biraz daha spesifik incelemesine. Filmin başrolünde adı Balthazar olan bir eşek var. Filmi izlemediyseniz bu dediğime şaşırabilirsiniz ama evet gerçekten öyle. Balthazar'ı doğumundan ölümüne kadar izleme şansı buluyoruz. Filmde geçen olayların hepsi bir şekilde Balthazar'a bağlanıyor. Bu noktada aslında bana göre Balthazar insanların içindeki kötülüğün ve iyiliğin gösterilmesinde bir araç olarak kullanılıyor. Balthazar daha küçük bir sıpayken sevgi görüyor ve ona iyi bakılıyor , fakat büyümeye başladığından itibaren ağır işlerde çalıştırılıyor ve kötü davranılmaya başlıyorlar. Bu kötülüklerin bir kısmı onu sevdiğini iddia eden kişiler tarafından isteyerek veya istemeyerek yapılırken , bazıları da gerçekten kötü olan karakterlerden geliyor. Aslında Balthazar'ı bir noktada Dogville'deki Grace karakteriyle benzetmemiz mümkün. İki karakter de insanların içindeki kötülüğü dışarı vurmasında ve bize göstermesinde bir araç görevi görüyor. İnsanlar Balthazar'ı sadece işine yaradığı zaman seviyorlar, eğer onların belirlediği görevleri tamamlamazsa (kendini sevdirmek, samanları ,yükleri taşımak ) sopa yiyor. Bu aynı zamanda insanların bencilliğine yapılan bir vurgu olarak da görülebilir. Bu kötülük ve bencillik aslında film boyunca Marie'nin de maruz kaldığı şeylerdir. Marie'nin Balthazar'ı bu kadar sevmesinin altında kendiyle ilişkilendiriyor olması yatıyor olabilir.

Filmin final sahnesi mükemmel tasarlanmış gerçekten. Balthazar koyunların ve kuzuların "şefkati ve sevgisi" arasında huzurlu bir şekilde ölürken buluyor. Şefkati ve sevgiyi nasıl anladın diye sorarsanız ,buna cevabın sinemanın gücü ve benim hayal gücümün bir ortaklığı diyebilirim. Zaten başarılı filmleri başarılı yapan üzerine düşünülebilir ve tartışılabilir filmler olmasıdır bana kalırsa. Filmde bence verilmek istenen tek bir mesaj yok. Bresson bizlere sadece Balthazar ve Marie'nin başından geçenleri hissettirmek istemiş. Bunun üstüne nasıl yorum yapacağımız ve hissedeceğimiz tamamen bizim elimizde. Eğer filmi izlemediyseniz gerçekten izlemenizi ve bu değişik "sinematografik" deneyimi tatmanızı öneriyorum.

8 Mayıs 2016 Pazar

Wild Strawberries Film İncelemesi

Wild Strawberries benim izlediğim ikinci Bergman filmi ve film sırasında izlerken aldığım notlardan faydalanarak size filmden bana geçen noktaları anlatmak istiyorum. Bergman hem Seventh Seal hem bu filminde izleyiciye hissetirmek , düşündürmek istediği konuları ana karakterle kurduğu empati üzerinden aktarıyor. Ana karakter bu filmde ömrünün son demlerindeki Isak Borg.

Film Isak Borg'un nasıl yalnız kaldığını kibirli bir şekilde yorumlamasıyla başlıyor. Aslında hayatımızda bir çoğumuz Isak Borg'a benzer bir şekilde insanları eleştirip kendi eksiklerimizi hatalarımızı görmezden gelip peygambermişiz gibi kibirli olabiliyoruz. Elbet her insanın sevdiğimiz ve sevdiğimiz yönleri olacak ve önemli olan onlardan uzaklaşmak yerine onlarla buluşabileceğimiz en uygun yerde ilişkimizi sürdürmek. Burada önemli olan şey kibirli olmamak. Filmde gördüğümüz ikinci karakter evdeki ev işleriyle ilgilenen kadın. Film üzerinde bu kadınla birlikte başlamak üzere bir çok toplumsal cinsiyet rolleri göndermesi bulunmakta. Isak kendi valizini toplamakta, kahvaltsını hazırlamakta yani kısacası ev işlerinde pek becerikli değil. Onun yerine evdeki işleri yapması için bir "kadın" var.  Kadın sigara içemez , çünkü sigara içmek erkeğe yakışan bir eylemdir. Yolculuk sırasında yapılan kazada adamın "arabayı kadın kullanıyor
du" demesi gibi bir çok gönderme vardı filmin içinde. 

Kronolojik sırayla devam etmek gerekirse sırada Isak'ın gördüğü rüya var. Bu rüya Isak'ın bilinçaltını anlamamızı sağlıyor. Rüyaları insanların kendilerine dürüst olduğu kesitler olarak değerlendirebiliriz. Rüyalarda insanlar kendi korkularıyla, düşünceleriyle yüzleşirler. Rüyalarında geleceği gördüğünü iddia eden bazı üstün yetenekli insanlarn aksine rüyamızda düşünmediğimiz veya daha önce görmediğimiz hiçbir şeyi görmemiz mümkün değil. Bu rüyadan benim anladığım şey Isak'ın öncelikle yolunu kaybetmiş olması. Sokaklar arasında kayboluyor ve yolunu bulamıyor. Saate bakmak istediğinde akrep ve yelkovanın yokluğu onun aynı zamanda zaman içinde kaybolmuşluğunu da temsil ediyor. Yüzü olmayan ve yok olan insan onun yalnızlığını simgeliyor. Atsız at arabası yolunu kaybetmişliğin bir simgesi ve tüm bu içinde bulunduğu durum onun ölüm denen olguyla yüzleşmesini sağlıyor.

Isak'ın içinde bulunduğu bu durum onu yaşamını gözden geçireceği uzun araba yolculuğuna sürüklüyor. Isakla beraber onu sevmeyen gelini de yolculukta onunla birlikte. Isak tabii ki hayat hakkında her şeyi bildiği gibi kadınları da çözmüştür. Ona göre kadınlar dedikodu yapmak,ağlamak ve dedikodu yapmaktan çok hoşlanırlar. Isak gibi yaşı ilerlemiş insanlar genelde değişime gittikçe uzaklaşırlar. Hayatlarında belirli doğrular vardır ve onlar hiç bir şekilde değişmezler. Isak' a göre ona olan borç her ne olursa ödenmeliydi. Gelin yolculuk sırasında hiç bir çekincesi olmadan Isak hakkındaki düşüncelerini doğrudan aktarmaktan çekinmiyor. Böylelikle Isak gerçeklerle direk olarak yüzleşme fırsatı buluyor. Hayatının 20 senesini geçirdiği yazlığa yol üzerinden uğrayan Isak rüyayla karışık bir şekilde o evde geçen olayların arka planlarına bakıyor. Sahip olduğu kibrin sevdiği kadının onunla olan samimiyetini ve iletişimini kötü olarak etkilediğini fark etmesini sağlıyor. Hayatta Isak'ın düşündüğü gibi kesin doğrular yoktur. Bazen çok ağır işiten bir adama şarkı yazmak bile yeterince anlamlı bir hediye yerine geçebilir her ne kadar dünyanın en işlevli hediyesi olmasa bile.

Filmde geçen başka bir konu tanrı,din ve ölüm üçlüsü. Ölümün eşiğinde olan insanlar için din gerçekten önemli bir dayanak noktası diyebiliriz. Özellikle de insanlar yaşlandıkça hayatlarının amaçlarını kaybetmeye başladıkça sarılabilecekleri en kolay şey din olmaya başlıyor. Din hem onlar için bir uğraş hem de ölüm korkusunu bastırabilecek bir araç. Filmden alıntılamak gerekirse "İnsanlar için din , ağrıyan organlar için bir afyondur." . Bu diyalog bir şiirle devam ediyor:
Şafak vakti, aradığım arkadaş nerede ?
Gece çöktüğünde, onu hala bulamamıştım.
Yanan kalbim bana onun izlerini gösteriyor.
Çiçeklerin açtığı her yerde, onun izlerini görüyorum.
Onun sevgisi tüm havaya karışmış.
Sesi yaz rüzgârında uğulduyor.”
Bu şiirde bahsettiğim durumdaki bir insanın yani yanan kalbim tanrıya ulaşmasının kolay olmasına bir vurgu var. İnsan bulmak istediği zaman tanrıya ait izleri her yerde güçlük çekmeden bulabiliyor.

Filmde temel olarak Isak'ın yaşadığı şey gerçeklerle yüzleşmek. Gerçekle yüzleşmek aynada kendine bakmak ve dolunayın kendini parlak bir şekilde göstermesi gibi metaforlar kullanılarak anlatılıyor. Sara'nın sözleri çok önemli: " O kadar çok şey biliyorsun ve hiç bir şey bilmiyorsun." Isak ne kadar başarılı ve bilgili bir doktor olursa olsun bu durum sadece onun kibrini beslemektedir. Bu yüzden kendi hayal dünyasından çıkıp gerçeklerle yüzleşmek onun bu kibrini zedelemektedir. Isak bir kapının önüne geliyor ve eline bir çivi batıyor. Bu çivi ona fiziksel ve inkar edilemez bir acı yaratıyor. Aslında Isak'ın yolculuk boyunca öğrendiği ve düşündüğü şeyler fiziksel acı gibi yadsınamaz bir gerçeklikte onun içini acıtıyor. Aynı rüyanın devamında Isak adeta Kafka'nın Dava kitabındaki gibi absürd bir davanın içinde buluyor kendini. Bu dava onun hayat boyunca yaptıkları ve kazandıklarını sorgular nitelikte. Çok güvendiği doktorluk becerileri hüsrana uğruyor. Dava sırasında Isak üç farklı sebepten dolayı suçlanıyor ve bu suçlamalar eşi tarafından yapılıyor. Duygusuzluk, bencillik ve acımasızlık... Isak'ın sahip olduğu bu üç özellik onun yalnız kalmasına sebep oluyor. Bu rüyanın sonunda Isak'ın karakterinin kırılmaya başladığını
görüyoruz. Ona ev işlerinden yardım eden kadın Agda'dan özür dilemesi buna bir örnek. Ses tonu ve yüz ifadelerinin de yumuşadığını görebiliyoruz.

Bergman filmlerinde izleyicileri düşündürmek isteyen bir yönetmen. Bu yazdıklarım benim aklıma takılanlar.  Umarım faydalı bir yazı olmuştur.

1 Mayıs 2016 Pazar

Seven Samurai (1954) Film İncelemesi

Merhaba çok sevgili bloggerlarım. Yurtta oturduğum bir pazar gününde acaba hangi filmi izlesem diye dolaşırken Tarkovsky'nin en sevdiği 10 filme bakayım dedim. Filmlerin arasından Akira Kurosawa'nın Seven Samurai filmi ilgimi çekmişti. Daha önce pek Asya sinemasından film izlediğimi söyleyemem. Bu yüzden 3 saat 27 dakikalık uzunluğuna rağmen Seven Samurai izlemeye karar verdim. 1 Mayıs işçinin ve emekçinin bayramında çiftçilerle ilgili bir film izlemek de tesadüf oldu. Şimdi film hakkında okuduğum ve filmden bana geçen ayrıntıları detayları paylaşmak istiyorum.



Öncelikle filmde sahne geçişlerinin çok hızlı olduğunu fark ettim. Bu kadar çok hareketin ve aksiyonun olduğu bir filmin bu kadar hızlı sahne geçişleriyle izleyiciye aktarılması savaş anını daha hareketli bir şekilde yaşamamıza sebep oluyor. Filmde yöresel müzikler yer yer kullanılıyor ama müzikler hiç bir şekilde filmin önüne geçmiyor. Filme doğallık katan ögelerden biri sesin kullanımı. Filmdeki köy dağların , ormanların arasında doğal bir ortama sahip. Her yerde çiçekler var. Aslında saldıran haydutlar da olmasa çok güzel bir yer. Bu ortamın üstüne filmde çokça duyduğum rahatlatıcı doğa sesleri de eklenince filmi izlerken insan kendini rahatlamış hissediyor. Bunları örneklendirmek gerekirse kuş sesleri ve özellikle akarsu gibi sürekli bir su akışının duyulması diyebiliriz. Filmin teknik kısmında değimek istediğim önemli bir şey ise bu filmde oyuncu olmanın zor bir şey olması. Filmi izlerken özellikle savaş sahnelerinde kendimi yorulmuş gibi hissettim. Tüm o yağmurun çamurun içinde düşüp kalkıp oyunculuk yapmak ve bunu izleyiciye hissetirmek kolay bir iş değil. Aynı şekilde o anları kameraya almak o kadar kolay bir şey olmasa gerek. Film sırasında hiç bir duygu hiç bir aşama üstün körü geçilmemiş. Savaş ne kadar uzun sürüyorsa o kadar uzun çekilmiş. Köylülerin tüm hazırlık aşamalarını ve samurayların tek tek nasıl toplandığını görüyoruz filmde. Filmde gerçekten bir çok konuda inanılmaz emek harcandığı belli. Benzer bir şekilde bizim de aynı emeği izlerken

Film korkak ve yılmış çiftçi köyünün cesur ve kendini savunabilecek bir köye dönüşümünü gösteriyor. Bunun yanında her biri birbirinden farklı yedi samurayın karakterlerini de tek tek inceliyor. Günümüzde bütün dövüş sanatlarının bize anlattığı temel şey bunların insanları incitmek için yapılmadığı. Film özelinde samuray olmayı bir güç elde etmek olarak nitelendirebiliriz. Gücü iyi veya kötü kullanmak samurayların kendi ellerinde. Eğer iyi kullanırlarsa savaşan yedi samuray gibi olurlar. Kullanmazlarsa köye saldıran haydutlar haline gelirler. Fakat en temelinde filmde de geçtiği gibi köylülere yapılan kötülüğün temelinde de bu güç yatıyor. Çiftçilerin bu güç tarafından yozlaştırıldığı ve üçkağıtçı,kaba,hain,cimri insanlar haline dönüşmek zorunda kaldıklarını söylüyor. Ben böyle analizleri çok seviyorum. Bir tarafı veya bir kişiyi tamamen iyi veya tamamen kötü olarak göstermek anlatıyı çok büyük şekilde zayıflatıyor. Bu yüzden , evet çiftçiler mağdurdur ama kusursuz dürüst insanlar değildir. Aynı şey samuraylar için de geçerlidir. Bazı samuraylar iyilik yapmaya çalışıyor gibi bile görünseler sadece kendi egolarını tatmin etmek için savaşıyorlar. Başka bir açıdan ise samuray olma kavramını daha yüce bir şey olarak kabul ettikleri için ve bunu sürdürmek istedikleri için savaşıyorlar.

Filmin sonunda kazananlar çiftçilerdir . Onlar mutludur çünkü haydutları "başarıyla" savuşturup köylerini istiladan kurtarmışlardır. Fakat kalan samurayların ellerine hiç bir şey geçmemiştir çünkü çiftçiler hiç bir arkadaşını veya samurayı kaybetmemiş gibi , hatta belki hiç bu savaş yaşanmamış gibi keyiflerine bakabilecek, eğlenebilecek , gününü kurtarmaya bakan insanlardır. Bu durumda kendilerine sadece mağdur oldukları durumda ihtiyaç duyulan samuraylar hiç bir şekilde saygınlık kazanmadıkları gibi kadınların aklını çelebilecek ve onların olası eşlerini çalabilecek kişiler olarak bakılıyorlar. Bu durumda savaşın kaybedeni samuraylardır. Tüm güç savaşı içinde bir hiyerarşi kavramı da var aslında filmde. Korku duyulan haydutlar ve samuraylar bu hiyerarşinin üst tarafındayken çiftçiler alt tarafındadır. Filmin başlarında köylülerden biri çiftçilerin kaderi acı çekmektir diyerek bunu belli ediyor. Çiftçiler kaderlerine razı olmak zorunda gibi hissediyorlardı çünkü güçleri yoktu. Fakat onlar da gücü samurayların yardımıyla elde etmeye başladıkları andan itibaren acıma duygularında bir azalma görülüyor. Ele geçirdikleri esirlere veya savaştıkları haydutlara karşı hiç acıma duygusu taşımıyorlar. Bunun birincil nedeni samuraylar tarafından onlara güçlü oldukları inanıdırılmasıdır

Filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin. Biraz uzun bir film olabilir kabul ediyorum. Fakat farklı ve izlemeye değer bir film olduğu da aşikar.