İnsanın hayatında bazı filmler vardır ve bu filmler o kişiler için çok özel anlamlar ifade eder. Carol filmi de benim hayatımda etkisi olan filmlerden biri. Carol filmini tam bir sene önce 15 Şubat 2016 tarihinde sinemada, o gün daha bir blogum yokken izlemiştim. Bu nedenle bir sene sonra yine aynı günde bu incelemeyi yayınlamanın hoş olacağını düşündüm. Film bir çok festivalde ses getirmiş ve Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu ve Queer Palm ödüllerini almıştır. Geçtiğimiz günlerde de SIYAD bu filmi 2016'da vizyona giren en iyi film olarak seçti. Eğer izlemediyseniz mutlaka izlemenizi öneririm.
Önce filmin görsel yanına bakalım.Bu filmi ikinci kez izlediğimde The Double Life of Veronique filmiyle olan benzerlik gözüme çarptı. O filmi de sinemada izleme şansı bulmuştum. Sanırım iki film de aynı filtreyi ,renkleri kullanarak çekilmiş. Çok kez yeşil,kırmızı ve mavinin ayrı ayrı baskın olduğu planlar görüyoruz film boyunca iki filmde de. Bu durum görselliği ,dolayısıyla filmin havasını, oldukça güzel bir yere taşıyor bana kalırsa. Bunun dışında araba çekimleri filmde benim dikkatimi çeken diğer bir güzellik. O buğulu camların ardında yatan yüzlerin çok hoş bir biçimde yansıtıldığını düşünüyorum. Bunun haricinde filmde çok kez karakterlerin gözünden görüyoruz dünyayı ve bunu tüm doğallığıyla yansıtıyor yine yönetmen. O ışıklı camların ardından bakan kişilerin neler hissettiklerini anlıyoruz belki de bu sayede. Filmin müzikleri de tüm bu görsel güzelliğe eşlik eder biçimde. Tüm bunların dışında dönemin şartları çok güzel yansıtılmış ,gerek görsellerle gerek dekorların güzelliğiyle olsun başarı bir film.
Carol filmi aynı Blue Is the Warmest Color'da olduğu gibi eşcinsel bir aşkı temeline alıyor ve bunu yaparken bayağılaşmaktan oldukça uzak. Böyle güzel bir aşk hikayesinin geçtiği bir filmi izlediğim zaman hissettiğim duyguların heteroseksüel aşkları konu alan filmlerden farkı olmaması benim hoşuma giden şeylerden biri. Çünkü aslında insanların gözlerindeki perdeleri kaldırmak istiyorsak sanat bunun için kullanabilecek en önemli araçtır ve insanlar karakterlerle empati kurmaya ,onların hissetiklerini hissetmeye başlayınca kafasındaki çağ dışı düşüncelerden de uzaklaşmaya başlıyor. Filmde aşk yaşayan çiftin de film boyunca yaşadıkları problemlerin temelinde bu empati yoksunluğu yatıyor aslında. İnsanlar onlara hastalıklı gözüyle bakıyor ve onların duygularını önemsemiyor. Bu durum öyle büyük boyutlara çıkıyor ki Carol kızının velayetini bırakmak zorunda kalıyor filmin sonunda. Film bize dönemin şartlarında eşcinsel ilişkiye bakışı da biraz anlatmaya çalışmış.
Filmde aynı zamanda insanların bencilliğini de görüyoruz. Velayeti sırf Carol onunla olmak istemediği için eline almaya çalışan baba burada cezalandırdığı kişinin aslında çocukları olduğunu fark edemeyecek kadar körleşiyor. Sırf bu işi gerçekleştirebilmek uğruna eşinin peşine bir dedektif takıyor. Bu bencil insanlar çocukluktan beri bize dayatmadıkları şeyi bırakmıyor. Therese küçüklüğünde bile diğer kız çocuklarından farklı olarak bebeklerle oynamak yerine trenlerle oynamayı seçmiş.
Filmde Carol Therese'in hayatında çok büyük değişikliklere yol açıyor ve 15 Şubat günü ve o günü birlikte geçirdiğim kişinin de benim üzerimde benzer bir etkisi var. Bu blogu açmam, sinemaya daha çok odaklanmam, salsa gecelerinde dans ediyor olmam gibi bir sürü şeyin o günün bir sonucu diyebilirim. O gün tek yaptığım şey Therese'nin yaptığı gibi hislerimi takip etmek oldu. Filmde de benzer bir biçimde Therese daha toy bir genç kızken ,filmin sonunda hayallerine ulaşmış ve daha olgun bir kadın oluyor.
Film romantizm üzerine kurulduğu için çok derin mesajlar çıkarmak yerine hissetmeye ,keyif almaya çalışmak gerekiyor. Ben ne kadar sayfalarca yazı yazsam da film ile bağ kurmak tamamen sizin elinizde. Bu yüzden biraz yazıyı öbürlerine göre kısa tutmanın bir zararı olmayacağını düşünüyorum. Benim için önemli bir yeri olan filmi sizlerle paylaşmak istedim.
Bonus:
https://www.youtube.com/watch?v=y33PVE1DI-A
15 Şubat 2017 Çarşamba
27 Ocak 2017 Cuma
Roy Andersson ve Yaşayanlar Üçlemesi Üzerine
Merhaba sevgili dostlar! Sizlere bu yazımda beni oldukça etkileyen Roy Andersson'dan ve onun Yaşayanlar Üçlemesi adıyla yaptığı üç filmi hakkındaki izlenimlerimi görüşlerimi aktaracağım bu yazıda. Öncelikle şunu fark ettim ki "sanat filmi" furyasına katılmamın üstünden bir seneyi aşkın bir süre geçmiş. Yanlış hatırlamıyorsam beni bu maceranın içine sokan The Lobster'ı geçen sene Aralık-Ocak aylarında izlemiştim. Bu süre zarfında da 200'ü aşkın film izledim ve sinema üzerinde daha çok söz söyleyebilir bir konuma geldiğimi düşünüyorum. Bu süreç içinde blogumda birçok yazı yazdım ama hiç bir zaman yazmış olmak için yazı yazmak istemedim. Şimdi bu yazıyı yazıyor olmamın sebeplerinden biri Roy Andersson'un beni daha da detaylı bahsedeceğim Yaşayanlar Üçlemesi filmleri Songs From The Second Floor , Du levande ve A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence'ın beni gerçekten etkilemesidir. Bu yazıyı yazmadan önce A Swedish Love Story filmini de izledim ama bu filimde daha farklı bir yönetmenlik tarzı olduğunu fark ettim. Bu yüzden benim değerlerlendirmelerim bütün sinematografisi üzerine olmaktan çok üçleme özelinde kalacaktır. Roy Andersson bu üçlemesinde kara mizah ögelerini oldukça çok kullanıyor ve bu da benim The Lobster'ı çok sevmemin en önemli nedeni. Bunun yanında Roy Andersson benim şahsen ilgimi çeken varoluşçuluk gibi konulara değiniyor ve bu yüzden Bergman'ın güldürülü versiyonu olarak görülüyormuş. Üçlemeye geri dönersek ikinci filmin yani Du levande'nin diğer iki filmin gerisinde kaldığını düşündüğümü de söylemeliyim ama her filmin anlattığı ayrı şeyler olduğu gibi bütünü görmek adına üç filmi de izlemek gerektiğini düşünüyorum. Özellikle özgün filmler görmekten benim kadar zevk alıyorsanız Roy Andersson'un filmleri bu iş için biçilmiş kaftandır.
Roy Andersson'u bu kadar özgün kılan şey öncelikle sahneleri tek bir planda çekiyor olmasıdır. Tek planda çekilen sahneler benim üzerimde bir canlı resim algısı yaratıyor. Yönetmen filmlerinde canlı insanlık tabloları yaratıyor ve bunu bizim yorumumuza bırakıyor. Gerçek hayatta bir tabloya baktığınızda onun üzerine hayal gücünüzü kullanarak orada olduğunu hayal etmeye çalışırsınız ama bu filmlerde kişilerin hareketleri size sunulmuştur zaten. Bu durumun karikatürize olduğunu söyleyebileceğim bir yanı da var bence. Karakterler doğal olmanın çok uzağında bana kalırsa. Hepsi birey oldukları kadar tablonun yani gördüğümüz tek planlı çekimin bir parçası gibi hareket ediyorlar. Roy Andersson'un yönetmenlik hünerleri tam da bu noktada ortaya çıkıyor o tabloda hangi insanı nereye koyacağını ,hangi objeleri nasıl yerleştireceğini düşünmesi ve ortaya güzel bir sonuç çıkarması gerekiyor. Filmleri izlerken ekran görüntüsü almayı seven biri olarak her saniyesini durdurup görüntüyü yakalama isteği uyandırdı bende filmler. Yaşayan tabloların büyülü evrenine girmiş gibi hissediyorsunuz filmleri izlerken. Sinema ve tiyatro arasındaki farklardan birini de ortadan kaldırıyor bu durum. Tiyatroyu izlerken sahnedeki her olay çok önemlidir ve siz istediğinize odaklanabilirsiniz. Genelde yönetmenler açıları ,kameraları değiştirerek izleyicilerin algısını yönlendirmek ister ama bu filmlerde insanlığın tabloları bize olduğu gibi gösteriliyor ve yorum izleyiciye bırakılıyor.

Bu üç filmde de müzik insanı rahatsız etmeyecek bir biçimde kullanılmıştır. Filmin ve duyguların hiç bir şekilde önüne geçmemekle birlikte onlara eşlik etmiştir diyebiliriz. Bunun yanında filmlerin müzikale uygun sahneleri de olduğunu es geçmemek gerekiyor. Etraftaki insanların bir anda hep beraber şarkı söylemeye başlaması ya da farklı yerlerdeki sesleri birleştirip arkadan müzikle desteklemek gibi müziğin kullanılışını çokça görmekteyiz. Bu yaratılan müzikal atmosferi de zaman zaman filmin içindeki güldürüye destek veren bir şekilde kullanılıyor. Üçlemede gözüme çarpan başka bir olgu ise Yaşayanlar ismi verilen üçlemedeki insanlar hepsinin aslında ölü ruhlar halinde dolaşmasıdır. İnsanların hepsinin suratları bembeyaz ve hareketleri oldukça durağan. Bu durum da filmlerin karikatürize hal almasına yardım ediyor ve aynı zamanda filmin kara mizah yönünü zenginleştiriyor. Only Lovers Left Alive filminde bahsedilen zombiler gibi bütün insanlar. Beyaz yüzleriyle karşımıza çıkan ruhlar üzerinden yaşamın anlamı, çalıştığımız sıkıcı işler, vahşi kapitalizm,yaşamın anlamsızlığı gibi temaları görüyoruz filmde. Aslında o insanlar yaşam fonksiyonlarını yerine getirmelerine rağmen ruhen ölüler. Kimse yaşadığı hayattan dolayı mutlu değil. En zengininden en yoksuluna kadar kimse içine girdiği rutin hayatın dışına çıkamıyor. Bu insanları gözlemlerken film sırasında insanlar dördüncü duvarı yıkarak bizlerle iletişime de geçiyor çokça çünkü biz de onların yaşamlarından bağımsız değiliz aslında. Her ne kadar gözlemci gibi dursak da karakterler bizi bakışlarıyla sürekli rahatsız ederler. Bunu bu kadar çok yapan başka bir yönetmen ile karşılaşmadım henüz. Haneke Funny Games filminde karakterlerle izleyiciyi benzer bir şekilde birleştiriyor ama bu kadar sık değil. Fakat iki yönetmenin de amacı temelde izleyiciyi dürtmekten başka bir şey değildir.
Bu üç filmin ortak özelliklerinden bir başkası ise baş rol kavramının olmamasıdır. Üç filmin amacının da bize insanlık manzaralarını göstermek olduğunu biliyoruz ve büyük ihtimalle bu konuları ana karakterler üzerinden anlatmak anlatılanları oldukça sınırlandıracaktır. Farklı meslek gruplarından , zevklerden ,yaşlardan bir sürü insan yer alır bu üç filmde ve biz onları anlamaya ,gözlemlemeye çalışırız. Çeşitliliğin bu açıdan fazla olması bizim farklı insanların yaşamlarına bakarak onların yaşamlarındaki ortak noktaları ve farklılıkları ayırmamıza yardımcı olur. Tabi bunlar bile insanları anlamak için yeterli olmayacaktır ama zaten sanatın neredeyse tüm çabası insan öznesini tanımak veya anlatmak değil midir. Bu açıdan baktığımız zaman yaşayanlar üçlemesinin ana karakteri insandan başkası değildir.
Songs From The Second Floor bize paranın hüküm sürdüğü ve işlerini yapmaktan aciz acınası insanları gösterir. İnsanlar paraya adeta tapar olmuş ve işlerini yapmaktan çok parayı kısa yoldan nasıl elde edeceklerini düşünmeye başlamışlardır. İnsanlara cevap vermesi ve çözüm sunması beklenen din adamları işlevsiz hale gelmiş ,din de üzerinden para kazanılacak bir mecra olarak görülmeye başlamıştır. Filmin içindeki evrende problemler o kadar büyümüştür ki bunların çözümü mümkün değildir ve bu yüzden herkes olduğu yerden kaçmak istemektedir. Gözleri önünde yaşananlara kimse müdahale etmemekte ve çözümü hep başkalarından beklemektedirler. İş adamları çözümü din adamlarında ve medyumlarda aramaya başlar. Tüm bu yozlaşmış düzen çocukların üstüne ölüm olarak düşer ve onlara yaşanabilecek bir dünya bırakmaz. Bu dünyanın yozlaşmasının sebebi bizleriz ve çocuklar ölürken ,filmdeki kız çocuğu seremoni şeklinde uçuruma atılırken hepimiz oradaydık ve şimdi yarattığımız bu dünyadan kaçmak mümkün değil. Bence filmdeki en komik ve anlamlı sahnelerden biri İsa'nın acısını anlamak için birbirini kırbaçlayan insanların parodisinin çalışan takım elbiseli insanlar tarafından yapılması. Yani zulmün işçi sınıfından başladığını söyleyebiliriz ama üstlere bu insanların çektiği acıların sadece formu değişiyor aslında. Hepsi birer köle haline geliyor bu insanların. Paranın kölesi olmak ve acıya katlanmanın onları ilerde mutlu edeceğini düşündükleri bir rutin üzerine kuruyorlar hayatlarını. Filmin sonunda patron kişi vicdanıyla yüzleşiyor. Zarar verdiği bütün insanlar onu gittiği son noktaya kadar takip ediyor ve film burda bitiyor. Bir çocuk öldü, insanlar işsiz kaldı ve problemler bizim kolayca çözebileceğimiz düzlemden çok uzakta . Bu problemleri görmezden gelmek veya kaçmak mümkün değilse o zaman arkamızda bıraktıklarımızla yüzleşmemiz gerekiyor.
You ,The Living filmi ise genel ve kapsayıcı mesaj taşımak yerine daha çok küçük skeçlerin görüldüğü bir film gibi. Bu filmde daha çok yaşamanın bireysel yönüne ve insanların hayatlarındaki tatminsizliğe eğilmiş yönetmen. İnsanlar ne istediklerini bilmiyorlar, mutsuzlar ve tek yaptıkları bir sonraki günün gelmesini beklemek ve gelene kadar da o yaşadıkları kötü günü unutabilmek için içki içmek. Filmin içinde gerçekten yaşamdan biraz zevk alan insanlar büyük müzik aletleriyle apartmanlarda istenmeyen insanlardır. Tüm bunların dışında filmde yorumlaması çok zor anlaşılmaz sahneler de var ama bence bunu yönetmene sorsak o da "zaten insanlar da anlaşılmaz değil mi yahu" diye cevaplayacaktır bence. Bu yüzden her filmden müthiş bir vuruculuk beklemek yanlıştır. Bazen olaylar gerçek hayatta olduğu gibi yansıtılabilir ve bir anlam bütününe uymak zorunda da değildir. Fakat zaten ben bu filmi diğer iki filmden daha başarısız bulduğumu belirtmiştim bu yüzden çok da zorlamaya gerek yok bence.
A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence filmi serinin son filmi olarak ağzımızda güzel bir tat bırakır. Açılış sekansında aslında ölen kişiden çok insanların ölüme yaklaşımları ele alınır. Birinci sahnede sevdiği eşiyle yemek yiyecek biri şanssız bir şekilde hayatını kaybeder ve büyük ihtimalle bu ölüm eşini yasa boğacaktır. İkinci ölüm beklenen bir ölümdür ve ölüm bir çok kişinin hayatını değiştirecektir. Ölen kişi dünyevi birikimlerini de kendisiyle götürmek isterken arkasında bırakacağı insanlar ona daha ölmeden göz koymuştur. Burada ölen kişiye duyulacak yas ikinci planda kalmıştır. Son ve üçüncü ölümde ise ölümün yakınımızın başına geldiğinde bizim için bir anlamı olduğunu görüyoruz. Öyle ki ölen kişinin satın aldığı yiyecekler yolcular tarafından hiç bir şey olmamış gibi tüketiliyor. Bu filmin de ikinci film gibi bağımsız sahnelerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Filmde en uzun gördüğümüz insanlar iki tane eğlence sektöründe olduğunu söyleyen ve şaka ürünleri satan iki tane satıcı. Bu satıcıların trajikomik hallerini görüyoruz. İki adam da alabildiğine üzgün ve sakin kişiler ,bunun yanında belkide eğlence sektöründe çalıştıkları aklımıza en son gelebilecek şey ve bu durum filmde inanılmaz komik bir şekilde yansıtılıyor. Satılan şaka ürünleri insanları güldürmek yerine onları korutuyor desek daha doğru olabilir bu işi daha da vahim bir hale sokuyor. Bu filmde değinilen diğer bir konu ise savaştır. Savaş üzerinden yapılan bir erkeklik vurgusu da yapılıyor bence. Kadınların evlerine gönderilip susturulduğu bir dünyada erkekler tarafından çıkarılan savaş kadınlara zarar veriyor ve onların dul kalmasına sebep oluyor. Bu kadar eril sistemi savunan kralın aslında eşcinsel eğilimlerinin gösterilmesi de kasti olarak seçilmiş bana kalırsa. Tüm bunların yanı sıra filmde otorite ve kuralcı sistem eleştiriliyor. Eğlence sektöründe çalışan adamların kaldığı yerde uymaları gereken kurallar vardır. Geceleri müzik dinlemek,tartışmak gürültü yapmak yasaktır çünkü elbet sabah işe gitmek zorunda olan insanlar vardır ama aslında belki de o insanlar varsa hayatlarındaki rutinden biraz sıyrılıp gürültü yapmalılardır ve o zaman filmin sonundaki gibi günleri karıştırmazlar. Çevresindeki insanlar ve hayat tarafından insanlar rutinin içinde yer almaya zorlanıyor adeta ve filmde bu güzel bir şekilde vurgulanıyor. Filmin son ve çok güzel işlenmiş bölümü ise Homo sapiens isimli bölümdür . Bu bölümde maymun üzerinden Homo sapiens olmanın getirdiği avantajlara değinilir. Eğer bu dünyada Homo sapiens değilseniz sizin üzerinizde garip deneyler uygulamak meşrudur. Sizi istediğimiz deneyde kullandığımız, istediğimiz gibi zarar verdiğimiz halde hesap vereceğimiz kişi yine bir Homo sapiens olacağı için bundan zarar göreceğimiz bir durum yoktur. Fakat bazı Homo sapiensler vardır ki öz ve hakiki Homo sapiens değildir. Bunlar pis Homo sapiensler olarak adlandırılabilir. Bu bahsettiğim eksik Homo sapienslere soykırım uygulayabilir ,öldürebilir ve Homo sapiens olmayanlara yaptığımız bütün şeyleri yapabiliriz çünkü hesap vereceğimiz kişi zengin , yüksek rütbeli öz ve öz Homo sapineslerslerdendir ve bu kişiler böyle basit olayları umursamazlar.
Roy Andersson'u bu kadar özgün kılan şey öncelikle sahneleri tek bir planda çekiyor olmasıdır. Tek planda çekilen sahneler benim üzerimde bir canlı resim algısı yaratıyor. Yönetmen filmlerinde canlı insanlık tabloları yaratıyor ve bunu bizim yorumumuza bırakıyor. Gerçek hayatta bir tabloya baktığınızda onun üzerine hayal gücünüzü kullanarak orada olduğunu hayal etmeye çalışırsınız ama bu filmlerde kişilerin hareketleri size sunulmuştur zaten. Bu durumun karikatürize olduğunu söyleyebileceğim bir yanı da var bence. Karakterler doğal olmanın çok uzağında bana kalırsa. Hepsi birey oldukları kadar tablonun yani gördüğümüz tek planlı çekimin bir parçası gibi hareket ediyorlar. Roy Andersson'un yönetmenlik hünerleri tam da bu noktada ortaya çıkıyor o tabloda hangi insanı nereye koyacağını ,hangi objeleri nasıl yerleştireceğini düşünmesi ve ortaya güzel bir sonuç çıkarması gerekiyor. Filmleri izlerken ekran görüntüsü almayı seven biri olarak her saniyesini durdurup görüntüyü yakalama isteği uyandırdı bende filmler. Yaşayan tabloların büyülü evrenine girmiş gibi hissediyorsunuz filmleri izlerken. Sinema ve tiyatro arasındaki farklardan birini de ortadan kaldırıyor bu durum. Tiyatroyu izlerken sahnedeki her olay çok önemlidir ve siz istediğinize odaklanabilirsiniz. Genelde yönetmenler açıları ,kameraları değiştirerek izleyicilerin algısını yönlendirmek ister ama bu filmlerde insanlığın tabloları bize olduğu gibi gösteriliyor ve yorum izleyiciye bırakılıyor.

Bu üç filmde de müzik insanı rahatsız etmeyecek bir biçimde kullanılmıştır. Filmin ve duyguların hiç bir şekilde önüne geçmemekle birlikte onlara eşlik etmiştir diyebiliriz. Bunun yanında filmlerin müzikale uygun sahneleri de olduğunu es geçmemek gerekiyor. Etraftaki insanların bir anda hep beraber şarkı söylemeye başlaması ya da farklı yerlerdeki sesleri birleştirip arkadan müzikle desteklemek gibi müziğin kullanılışını çokça görmekteyiz. Bu yaratılan müzikal atmosferi de zaman zaman filmin içindeki güldürüye destek veren bir şekilde kullanılıyor. Üçlemede gözüme çarpan başka bir olgu ise Yaşayanlar ismi verilen üçlemedeki insanlar hepsinin aslında ölü ruhlar halinde dolaşmasıdır. İnsanların hepsinin suratları bembeyaz ve hareketleri oldukça durağan. Bu durum da filmlerin karikatürize hal almasına yardım ediyor ve aynı zamanda filmin kara mizah yönünü zenginleştiriyor. Only Lovers Left Alive filminde bahsedilen zombiler gibi bütün insanlar. Beyaz yüzleriyle karşımıza çıkan ruhlar üzerinden yaşamın anlamı, çalıştığımız sıkıcı işler, vahşi kapitalizm,yaşamın anlamsızlığı gibi temaları görüyoruz filmde. Aslında o insanlar yaşam fonksiyonlarını yerine getirmelerine rağmen ruhen ölüler. Kimse yaşadığı hayattan dolayı mutlu değil. En zengininden en yoksuluna kadar kimse içine girdiği rutin hayatın dışına çıkamıyor. Bu insanları gözlemlerken film sırasında insanlar dördüncü duvarı yıkarak bizlerle iletişime de geçiyor çokça çünkü biz de onların yaşamlarından bağımsız değiliz aslında. Her ne kadar gözlemci gibi dursak da karakterler bizi bakışlarıyla sürekli rahatsız ederler. Bunu bu kadar çok yapan başka bir yönetmen ile karşılaşmadım henüz. Haneke Funny Games filminde karakterlerle izleyiciyi benzer bir şekilde birleştiriyor ama bu kadar sık değil. Fakat iki yönetmenin de amacı temelde izleyiciyi dürtmekten başka bir şey değildir.
Bu üç filmin ortak özelliklerinden bir başkası ise baş rol kavramının olmamasıdır. Üç filmin amacının da bize insanlık manzaralarını göstermek olduğunu biliyoruz ve büyük ihtimalle bu konuları ana karakterler üzerinden anlatmak anlatılanları oldukça sınırlandıracaktır. Farklı meslek gruplarından , zevklerden ,yaşlardan bir sürü insan yer alır bu üç filmde ve biz onları anlamaya ,gözlemlemeye çalışırız. Çeşitliliğin bu açıdan fazla olması bizim farklı insanların yaşamlarına bakarak onların yaşamlarındaki ortak noktaları ve farklılıkları ayırmamıza yardımcı olur. Tabi bunlar bile insanları anlamak için yeterli olmayacaktır ama zaten sanatın neredeyse tüm çabası insan öznesini tanımak veya anlatmak değil midir. Bu açıdan baktığımız zaman yaşayanlar üçlemesinin ana karakteri insandan başkası değildir.
Songs From The Second Floor bize paranın hüküm sürdüğü ve işlerini yapmaktan aciz acınası insanları gösterir. İnsanlar paraya adeta tapar olmuş ve işlerini yapmaktan çok parayı kısa yoldan nasıl elde edeceklerini düşünmeye başlamışlardır. İnsanlara cevap vermesi ve çözüm sunması beklenen din adamları işlevsiz hale gelmiş ,din de üzerinden para kazanılacak bir mecra olarak görülmeye başlamıştır. Filmin içindeki evrende problemler o kadar büyümüştür ki bunların çözümü mümkün değildir ve bu yüzden herkes olduğu yerden kaçmak istemektedir. Gözleri önünde yaşananlara kimse müdahale etmemekte ve çözümü hep başkalarından beklemektedirler. İş adamları çözümü din adamlarında ve medyumlarda aramaya başlar. Tüm bu yozlaşmış düzen çocukların üstüne ölüm olarak düşer ve onlara yaşanabilecek bir dünya bırakmaz. Bu dünyanın yozlaşmasının sebebi bizleriz ve çocuklar ölürken ,filmdeki kız çocuğu seremoni şeklinde uçuruma atılırken hepimiz oradaydık ve şimdi yarattığımız bu dünyadan kaçmak mümkün değil. Bence filmdeki en komik ve anlamlı sahnelerden biri İsa'nın acısını anlamak için birbirini kırbaçlayan insanların parodisinin çalışan takım elbiseli insanlar tarafından yapılması. Yani zulmün işçi sınıfından başladığını söyleyebiliriz ama üstlere bu insanların çektiği acıların sadece formu değişiyor aslında. Hepsi birer köle haline geliyor bu insanların. Paranın kölesi olmak ve acıya katlanmanın onları ilerde mutlu edeceğini düşündükleri bir rutin üzerine kuruyorlar hayatlarını. Filmin sonunda patron kişi vicdanıyla yüzleşiyor. Zarar verdiği bütün insanlar onu gittiği son noktaya kadar takip ediyor ve film burda bitiyor. Bir çocuk öldü, insanlar işsiz kaldı ve problemler bizim kolayca çözebileceğimiz düzlemden çok uzakta . Bu problemleri görmezden gelmek veya kaçmak mümkün değilse o zaman arkamızda bıraktıklarımızla yüzleşmemiz gerekiyor.
You ,The Living filmi ise genel ve kapsayıcı mesaj taşımak yerine daha çok küçük skeçlerin görüldüğü bir film gibi. Bu filmde daha çok yaşamanın bireysel yönüne ve insanların hayatlarındaki tatminsizliğe eğilmiş yönetmen. İnsanlar ne istediklerini bilmiyorlar, mutsuzlar ve tek yaptıkları bir sonraki günün gelmesini beklemek ve gelene kadar da o yaşadıkları kötü günü unutabilmek için içki içmek. Filmin içinde gerçekten yaşamdan biraz zevk alan insanlar büyük müzik aletleriyle apartmanlarda istenmeyen insanlardır. Tüm bunların dışında filmde yorumlaması çok zor anlaşılmaz sahneler de var ama bence bunu yönetmene sorsak o da "zaten insanlar da anlaşılmaz değil mi yahu" diye cevaplayacaktır bence. Bu yüzden her filmden müthiş bir vuruculuk beklemek yanlıştır. Bazen olaylar gerçek hayatta olduğu gibi yansıtılabilir ve bir anlam bütününe uymak zorunda da değildir. Fakat zaten ben bu filmi diğer iki filmden daha başarısız bulduğumu belirtmiştim bu yüzden çok da zorlamaya gerek yok bence.
A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence filmi serinin son filmi olarak ağzımızda güzel bir tat bırakır. Açılış sekansında aslında ölen kişiden çok insanların ölüme yaklaşımları ele alınır. Birinci sahnede sevdiği eşiyle yemek yiyecek biri şanssız bir şekilde hayatını kaybeder ve büyük ihtimalle bu ölüm eşini yasa boğacaktır. İkinci ölüm beklenen bir ölümdür ve ölüm bir çok kişinin hayatını değiştirecektir. Ölen kişi dünyevi birikimlerini de kendisiyle götürmek isterken arkasında bırakacağı insanlar ona daha ölmeden göz koymuştur. Burada ölen kişiye duyulacak yas ikinci planda kalmıştır. Son ve üçüncü ölümde ise ölümün yakınımızın başına geldiğinde bizim için bir anlamı olduğunu görüyoruz. Öyle ki ölen kişinin satın aldığı yiyecekler yolcular tarafından hiç bir şey olmamış gibi tüketiliyor. Bu filmin de ikinci film gibi bağımsız sahnelerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Filmde en uzun gördüğümüz insanlar iki tane eğlence sektöründe olduğunu söyleyen ve şaka ürünleri satan iki tane satıcı. Bu satıcıların trajikomik hallerini görüyoruz. İki adam da alabildiğine üzgün ve sakin kişiler ,bunun yanında belkide eğlence sektöründe çalıştıkları aklımıza en son gelebilecek şey ve bu durum filmde inanılmaz komik bir şekilde yansıtılıyor. Satılan şaka ürünleri insanları güldürmek yerine onları korutuyor desek daha doğru olabilir bu işi daha da vahim bir hale sokuyor. Bu filmde değinilen diğer bir konu ise savaştır. Savaş üzerinden yapılan bir erkeklik vurgusu da yapılıyor bence. Kadınların evlerine gönderilip susturulduğu bir dünyada erkekler tarafından çıkarılan savaş kadınlara zarar veriyor ve onların dul kalmasına sebep oluyor. Bu kadar eril sistemi savunan kralın aslında eşcinsel eğilimlerinin gösterilmesi de kasti olarak seçilmiş bana kalırsa. Tüm bunların yanı sıra filmde otorite ve kuralcı sistem eleştiriliyor. Eğlence sektöründe çalışan adamların kaldığı yerde uymaları gereken kurallar vardır. Geceleri müzik dinlemek,tartışmak gürültü yapmak yasaktır çünkü elbet sabah işe gitmek zorunda olan insanlar vardır ama aslında belki de o insanlar varsa hayatlarındaki rutinden biraz sıyrılıp gürültü yapmalılardır ve o zaman filmin sonundaki gibi günleri karıştırmazlar. Çevresindeki insanlar ve hayat tarafından insanlar rutinin içinde yer almaya zorlanıyor adeta ve filmde bu güzel bir şekilde vurgulanıyor. Filmin son ve çok güzel işlenmiş bölümü ise Homo sapiens isimli bölümdür . Bu bölümde maymun üzerinden Homo sapiens olmanın getirdiği avantajlara değinilir. Eğer bu dünyada Homo sapiens değilseniz sizin üzerinizde garip deneyler uygulamak meşrudur. Sizi istediğimiz deneyde kullandığımız, istediğimiz gibi zarar verdiğimiz halde hesap vereceğimiz kişi yine bir Homo sapiens olacağı için bundan zarar göreceğimiz bir durum yoktur. Fakat bazı Homo sapiensler vardır ki öz ve hakiki Homo sapiens değildir. Bunlar pis Homo sapiensler olarak adlandırılabilir. Bu bahsettiğim eksik Homo sapienslere soykırım uygulayabilir ,öldürebilir ve Homo sapiens olmayanlara yaptığımız bütün şeyleri yapabiliriz çünkü hesap vereceğimiz kişi zengin , yüksek rütbeli öz ve öz Homo sapineslerslerdendir ve bu kişiler böyle basit olayları umursamazlar.
Özetle üç filmde farklı insanlık hallerine değinmektedir. Bu insanların tek ortak özellikleri yaşıyor oluşları ama tabi buna yaşamak denebilirse. Umarım yazı hoşunuza gitmiştir. Bütün filmleri detaylı bir şekilde ele alamasam da ana noktalarına değinmeye çalıştım ve size biraz da olsa Roy Andersson'u tanıtmak istedim. Sizlere bu yazının sonunda verebileceğim bir mesaj varsa o da lütfen Roy Andersson'un sinemada yarattığı ruhlardan biri olmak yerine yaşadım diyebilmek için yaşayan insanlardan biri olmaya çaba sarf edin.
2 Ocak 2017 Pazartesi
White God (Fehér isten) Film İncelemesi
Bir aydan fazla bir süre sonra blogumu okuyan ,beni takip eden herkese koca bir merhaba. Üçüncü sınıfın yoğun temposundan kurtulup ne yeterince film izleyebildim ne de yazı yazmak için kendime zaman ayırabildim. Final öncesinde oluşan ya da benim kendimi rahatlatmak için oluşturduğum küçük bir boşlukta White God isimli filmi sizlere tanıtmak ve üzerine konuşmak istiyorum. Buraya yazı yazmadan önce yazacağım filmin içime sinmesini birinci koşul olarak seçiyorum ve White God öyle bir film ki benim ülke ve dünyada yaşananlar hakkındaki düşüncelerimi çok güzel bir üslupla açıklıyor. İlk bakışta küçük kız ve sevimli köpeğini konu alan bir film gibi gözükse de aslında ,yozlaşmış ,sevgiden uzaklaşmış bir toplumun anatomisini inceliyoruz. Ayrımcılığı,şiddeti en saf haliyle diyaloglara ihtiyaç duymadan görüyoruz. Bu filmi anlattığı şeyler dışında önemli yapan ve benim ilgimi özellikle çeken durumlardan biri ise oyunculardan birinin köpek olması. Bu da sinemanın gücünü gösteren ve ufukları genişleten bir durum aslında. Doğru kareleri ,doğru anları arka arkaya anlamlı olacak şekilde birleştirmek ve anlatılmak isteneni insanların repliklerine ihtiyaç duymadan anlatmak bana oldukça büyüleyici geliyor. Köpeğin oynamasının filmi etkilememesi ,hatta tam tersi olumlu etki yapması duyguların ve hislerin ortaklığı olarak da yorumlanabilir. Aslında ne kadar farklıyız ve kadar farklı hissedip üzülüyoruz. Köpekler , kediler , inekler ve memeli hayvanların belki de hepsi ne kadar basit hayvanlar. Kendimizi onların yanında tanrısal bir yere koymak mümkün mü? Bence değil. Filmin anlatmak istediği şeylerden biri de bu.
Filmde geniş açılı bir mercek kullanıldığını görüyoruz (2.35:1) . Geniş açılı mercekler bence genelde kişileri vurgulamak için uygundur. Filmde Hagen'ın , Lilli'nin toplumdaki yalnız kalmışlıklarını vurgulamanın bir yolu da bu geniş açılı mercekten geçer aslında. Lilli'nin koca caddede tek başına kalması vurgulanıyor. Sevgiden yoksun toplumun son kalesi olarak gösteriliyor Hagen ve Lili. Bunun yanında hareketli kamera seçimi de köpeğin ,bisikletin hareketinin ve filmdeki gerilimin daha iyi yansıtılmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum. Kamera bazen köpeğin yerine geçerken,bazen bisiklet üstüne oluyor ve bazen de bize olayları yorumlama şansı veriyor. Bunu dışında filmin müzikleri oldukça güzel seçilmiş ve filmin anlatımında önemli bir etkisi var. Müzik aslında filmin ana odaklarından biri de diyebiliriz. Müzikler ve özellikle Lili'nin trompetinden çıkan ezgiler müziğin evrenselliğini ve farklılıkları hiçe sayan yapısını gözümüze sokar nitelikte. Konserde çalacakları eserin ne hakkında olduğunu sorar öğretmen ama bu sorunun cevabını sevmediğiniz Macar soyundan olmadığı için dışladığınız köpek bile çok iyi biliyor. Burada yönetmen filmin son sahnesiyle aslında bize soruyor soruyu. Peki o eserin ne hakkında olduğunu siz biliyor musunuz?
Günümüz toplumunun içi o kadar boşaltıldı ki , insanlar birbirinden o kadar uzaklaştırıldı ve duygusuzlaştırıldı ki hepimizin aslında Hagen'ın filmde yaşadığı farkındalığı yaşamamız lazım. Hagen filmde "köpek kardeşiyle" dövüşmesinden sonra niye kendi gibi bir köpeğe saldırdığını düşünür aslında iç dünyasında ve onu kendi köpek kardeşlerine düşüren insanlardan tek tek intikam almak için ordusuyla birlikte barınaktan kaçarak şehri terörize eder. Bir saniye... Terör dediysek PKK falan demedik ,değil mi? Yoksa demeli ve gerçeklerle yüzleşmeli miyiz? Aslında filmdeki köpeklerin terörize olmasıyla insanların dağa çıkıp haklarının siyasal zeminden en uzak , insanlık dışı yöntemlerle aramalarının sebebi de biziz. Aslında farklı milletten ,farklı düşünceden ,farklı cinsel yönelimden yani kısacası farklı olan herkesi sevmeyi unuttuğumuz için suçluyuz hepimiz. Buradan PKK veya terörist övücülüğü yaptığım çıkartılmasın. Benim söylemeye çalıştığım tek şey suçu kendimizde aramaya çalışmamız. Yaşanan her kötü olaydan sonra yalnızca terörü suçlamak, suçu dış mihraklara ya da tepenin ardındaki kötü insanlara yüklemek yerine sudaki yansımamızla yüzleşmemiz aslında en yararlı olan şeydir. Köpeklerin cins köpek olmadığı için tehlikeli görülmesi , sokaklarda yaşamak zorunda bırakılmaları , şiddet görmeleri ve hatta öldürülmeleri... Yılbaşını kutlamak isteyen insanların kâfir olarak nitelendirilmesi , vatan haini görülmesi ve bu yüzden öldürümelerinin meşru görülmesi,hapse atılması ,ifade özgürlü alanlarının kısıtlanması... Bu bahsettiklerim aslında gerçeğin iki farklı boyutu. Aralarındaki tek fark birini bilgisayar veya sinema erkanı aracılığıyla diğerini ise çıplak gözlerimizle görmemiz. İşte tam da bu nedenle bize insanlığımızı tekrar hatırlatabilen ,sevgiyi öğretebilen yegane araç olan sanatı korumak oldukça önemlidir ama içimizdeki çürümüşlük gibi sanat da çürümüşlükten nasibini alıyor. Sanatın yozlaştırılmasıyla birlikte her duygunun içi de biraz boşalmış oluyor. Tekrar söylüyorum hepimizin içi çürümüş durumda. Yanımızda patlamayan bombaya sevinir hale geldik. Hepimiz bencil ve duyarsız yaratıklar olduk. Bizi birleştirebilecek bütün değerleri yok edip ,ayrıştıranları yücelttik. Kısacası filmin de dediği gibi sevmeyi unuttuk.
Sevmeyi unuttuk dedim ama aslında o kadar da unuttuk diyemeyiz. Biz çocuklarımızı, vatandaşlarımızı sevdik hem de çok sevdik ama bir şartla. Eğer bizim istediğimiz gibi yaşamazsa bu çocuklar onları sevmedik. Hayatlarını bizim söylediklerimize göre şekillendirmedikleri için biz o insanları sevmedik. Filmde babası Lilli'nin sakız çiğnemesine bile karışıyor. Baktığınız zaman ne kadar basit bir şey ama aslında arkasında yatan şey çok korkunç Size merak etmeye fırsat bırakmadan arkasında olan şeyi de açıklıyorum: Düzeni korumak ve kural sevicilik yapmak. Düzen size zarar verene kadar onun her kalesini korumak ve kollamak. Apartmandaki köpeği ihbar etmek ya da cins olmayan bir köpek besleyebilmek için para vermek zorunda kalmak... Bu kurallara itiraz etmeden yaşadığın zaman kimse kılına dokunmaz ve sana zarar veremeye çalışmaz çünkü uslu çocuklar her zaman sevilirler. Bu noktada Lilli'nin müzik öğretmeni de filmde benzer bir otorite simgesi. Otoriteye saygı duyduğun takdirde korodaki yerin her zaman hazırdır. Hatta babanın Lilli'ye bütün koro önünde özür diletmesi bile otoritenin kutsanması,yülceltilmesi ve diğer koro üyelerinin gözüne sokulması dışında bir şey değildir.
Tüm bu köpekleri bu hale getiren şey neydi ? Bu köpekler aç ,susuz bırakıldı. Toplumun en alt kesiminde sokakta yaşayan ve şiddetin götürülerini deneyimlemiş bir insan tarafından bile çıkarları uğruna satılıyor. O insanı bu kadar bencil yapan da toplumdan başkası değil aslında. Film boyunca Hagen'a ilaç veriliyor,şiddet uygulanıyor ve tam bir savaş köpeği haline geldiğini görüyoruz. Eğer filmi Hagen'in bir saldırı köpeği olduğu zamandan sonra izleseydik onun ne hırçın ,vahşi ve belki de ölmeyi hak eden bir köpek olduğunu düşünecektik. İşte günümüzde siyasetçilerin, medyanın ,yancı akademisyen ve gazetecelerin yaptıkları şey bu. Daha yeni sansürlenen Yeşim Ustaoğlu'nun Tereddüt filmi gibi istedikleri bilgileri ,geçmişi sansürlemekten çekinmiyorlar. Ülkede ve dünyada yaşanan olayları kendi eksik bakış açılarından yorumluyorlar. Bunun medyada yansıması da algı yönetiminden başka bir şey değildir. Televizyonlar ve internette sadece onların istediği bilgiler dolaşabilirken ,ülkede iki askerimizin IŞİD tarafından yakıldığından sadece küçük bir azınlık haberdar. Tüm bu yaratılan algı nedeniyle yaratılan intikam ve idam söylemlerinin arkasında destekçi bulmak da oldukça kolay oluyor. Anlamadınız mı ki terörün çözümü intikam değildir. İntikam dediğin tek şey karşılıklı kayıptan başka bir şey değildir. Peki kaybedilen ne , insanlar ,hayatlar ,sevgi. Hala dersimizi almadık mı? Belli ki almadık. Yapmamız gereken tek şey var o da sevginin karşısında olan her şeye düşman olmak. Yazıyı filmin başındaki alıntıyla tamamlayalım.
"Kötü olan her şey sevgimize muhtaçtır." R. M. Like
Filmde geniş açılı bir mercek kullanıldığını görüyoruz (2.35:1) . Geniş açılı mercekler bence genelde kişileri vurgulamak için uygundur. Filmde Hagen'ın , Lilli'nin toplumdaki yalnız kalmışlıklarını vurgulamanın bir yolu da bu geniş açılı mercekten geçer aslında. Lilli'nin koca caddede tek başına kalması vurgulanıyor. Sevgiden yoksun toplumun son kalesi olarak gösteriliyor Hagen ve Lili. Bunun yanında hareketli kamera seçimi de köpeğin ,bisikletin hareketinin ve filmdeki gerilimin daha iyi yansıtılmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum. Kamera bazen köpeğin yerine geçerken,bazen bisiklet üstüne oluyor ve bazen de bize olayları yorumlama şansı veriyor. Bunu dışında filmin müzikleri oldukça güzel seçilmiş ve filmin anlatımında önemli bir etkisi var. Müzik aslında filmin ana odaklarından biri de diyebiliriz. Müzikler ve özellikle Lili'nin trompetinden çıkan ezgiler müziğin evrenselliğini ve farklılıkları hiçe sayan yapısını gözümüze sokar nitelikte. Konserde çalacakları eserin ne hakkında olduğunu sorar öğretmen ama bu sorunun cevabını sevmediğiniz Macar soyundan olmadığı için dışladığınız köpek bile çok iyi biliyor. Burada yönetmen filmin son sahnesiyle aslında bize soruyor soruyu. Peki o eserin ne hakkında olduğunu siz biliyor musunuz?
Günümüz toplumunun içi o kadar boşaltıldı ki , insanlar birbirinden o kadar uzaklaştırıldı ve duygusuzlaştırıldı ki hepimizin aslında Hagen'ın filmde yaşadığı farkındalığı yaşamamız lazım. Hagen filmde "köpek kardeşiyle" dövüşmesinden sonra niye kendi gibi bir köpeğe saldırdığını düşünür aslında iç dünyasında ve onu kendi köpek kardeşlerine düşüren insanlardan tek tek intikam almak için ordusuyla birlikte barınaktan kaçarak şehri terörize eder. Bir saniye... Terör dediysek PKK falan demedik ,değil mi? Yoksa demeli ve gerçeklerle yüzleşmeli miyiz? Aslında filmdeki köpeklerin terörize olmasıyla insanların dağa çıkıp haklarının siyasal zeminden en uzak , insanlık dışı yöntemlerle aramalarının sebebi de biziz. Aslında farklı milletten ,farklı düşünceden ,farklı cinsel yönelimden yani kısacası farklı olan herkesi sevmeyi unuttuğumuz için suçluyuz hepimiz. Buradan PKK veya terörist övücülüğü yaptığım çıkartılmasın. Benim söylemeye çalıştığım tek şey suçu kendimizde aramaya çalışmamız. Yaşanan her kötü olaydan sonra yalnızca terörü suçlamak, suçu dış mihraklara ya da tepenin ardındaki kötü insanlara yüklemek yerine sudaki yansımamızla yüzleşmemiz aslında en yararlı olan şeydir. Köpeklerin cins köpek olmadığı için tehlikeli görülmesi , sokaklarda yaşamak zorunda bırakılmaları , şiddet görmeleri ve hatta öldürülmeleri... Yılbaşını kutlamak isteyen insanların kâfir olarak nitelendirilmesi , vatan haini görülmesi ve bu yüzden öldürümelerinin meşru görülmesi,hapse atılması ,ifade özgürlü alanlarının kısıtlanması... Bu bahsettiklerim aslında gerçeğin iki farklı boyutu. Aralarındaki tek fark birini bilgisayar veya sinema erkanı aracılığıyla diğerini ise çıplak gözlerimizle görmemiz. İşte tam da bu nedenle bize insanlığımızı tekrar hatırlatabilen ,sevgiyi öğretebilen yegane araç olan sanatı korumak oldukça önemlidir ama içimizdeki çürümüşlük gibi sanat da çürümüşlükten nasibini alıyor. Sanatın yozlaştırılmasıyla birlikte her duygunun içi de biraz boşalmış oluyor. Tekrar söylüyorum hepimizin içi çürümüş durumda. Yanımızda patlamayan bombaya sevinir hale geldik. Hepimiz bencil ve duyarsız yaratıklar olduk. Bizi birleştirebilecek bütün değerleri yok edip ,ayrıştıranları yücelttik. Kısacası filmin de dediği gibi sevmeyi unuttuk.
Sevmeyi unuttuk dedim ama aslında o kadar da unuttuk diyemeyiz. Biz çocuklarımızı, vatandaşlarımızı sevdik hem de çok sevdik ama bir şartla. Eğer bizim istediğimiz gibi yaşamazsa bu çocuklar onları sevmedik. Hayatlarını bizim söylediklerimize göre şekillendirmedikleri için biz o insanları sevmedik. Filmde babası Lilli'nin sakız çiğnemesine bile karışıyor. Baktığınız zaman ne kadar basit bir şey ama aslında arkasında yatan şey çok korkunç Size merak etmeye fırsat bırakmadan arkasında olan şeyi de açıklıyorum: Düzeni korumak ve kural sevicilik yapmak. Düzen size zarar verene kadar onun her kalesini korumak ve kollamak. Apartmandaki köpeği ihbar etmek ya da cins olmayan bir köpek besleyebilmek için para vermek zorunda kalmak... Bu kurallara itiraz etmeden yaşadığın zaman kimse kılına dokunmaz ve sana zarar veremeye çalışmaz çünkü uslu çocuklar her zaman sevilirler. Bu noktada Lilli'nin müzik öğretmeni de filmde benzer bir otorite simgesi. Otoriteye saygı duyduğun takdirde korodaki yerin her zaman hazırdır. Hatta babanın Lilli'ye bütün koro önünde özür diletmesi bile otoritenin kutsanması,yülceltilmesi ve diğer koro üyelerinin gözüne sokulması dışında bir şey değildir.
Tüm bu köpekleri bu hale getiren şey neydi ? Bu köpekler aç ,susuz bırakıldı. Toplumun en alt kesiminde sokakta yaşayan ve şiddetin götürülerini deneyimlemiş bir insan tarafından bile çıkarları uğruna satılıyor. O insanı bu kadar bencil yapan da toplumdan başkası değil aslında. Film boyunca Hagen'a ilaç veriliyor,şiddet uygulanıyor ve tam bir savaş köpeği haline geldiğini görüyoruz. Eğer filmi Hagen'in bir saldırı köpeği olduğu zamandan sonra izleseydik onun ne hırçın ,vahşi ve belki de ölmeyi hak eden bir köpek olduğunu düşünecektik. İşte günümüzde siyasetçilerin, medyanın ,yancı akademisyen ve gazetecelerin yaptıkları şey bu. Daha yeni sansürlenen Yeşim Ustaoğlu'nun Tereddüt filmi gibi istedikleri bilgileri ,geçmişi sansürlemekten çekinmiyorlar. Ülkede ve dünyada yaşanan olayları kendi eksik bakış açılarından yorumluyorlar. Bunun medyada yansıması da algı yönetiminden başka bir şey değildir. Televizyonlar ve internette sadece onların istediği bilgiler dolaşabilirken ,ülkede iki askerimizin IŞİD tarafından yakıldığından sadece küçük bir azınlık haberdar. Tüm bu yaratılan algı nedeniyle yaratılan intikam ve idam söylemlerinin arkasında destekçi bulmak da oldukça kolay oluyor. Anlamadınız mı ki terörün çözümü intikam değildir. İntikam dediğin tek şey karşılıklı kayıptan başka bir şey değildir. Peki kaybedilen ne , insanlar ,hayatlar ,sevgi. Hala dersimizi almadık mı? Belli ki almadık. Yapmamız gereken tek şey var o da sevginin karşısında olan her şeye düşman olmak. Yazıyı filmin başındaki alıntıyla tamamlayalım.
"Kötü olan her şey sevgimize muhtaçtır." R. M. Like
27 Kasım 2016 Pazar
Persona Film İncelemesi
Uzun bir aranın ardından yazımı okumak için bu sayfada buluşan herkese merhaba. Derslerimin ve geri kalan diğer sorumluluklarımın beni sıkıştırması yüzünden bir süre blogumdan uzaklaştım. Sinema tarihinin ve aynı zamanda Bergman'ın en önemli filmlerinden olan Persona ile dönüş yapmak güzel oldu. Bu dönüşüm aynı zamanda Bergman'a ve Persona ya da tekrar dönmem anlamına geliyor. Persona filmini ilk defa Sinema Topluluğu'nun şiirsel sinema etkinliğiyle izlemiştim ve hatta o etkinliğin başka bir filmi Au Hazard Balthazar üzerine yazımı da yazmıştım. Arada geçen yaklaşık 6 aylık süre içinde izlediğim filmlerin sayısını ve çeşitliliğini arttırdım. Bu durum ikinci kez izlediğim Persona filmi üzerine konuşabilmemi sağladı. Blogumda daha önce birçok Bergman filmi üzerine yazı yazsam da Persona birçok açıdan farklılaşıyor. Sevgili yönetmen Ingmar Bergman bana kalırsa bu filminde inanılmaz bir anlatım tekniği uyguluyor ve bu yönden en az Au Hazard Balthazar kadar çığır açıcı olarak nitelendirilebilir. Bu filmde Bergman'ın bir çok imzasını görürken diğer filmlerinde bulunmayan bazı deneysel diyebileceğimiz taraflarını da görüyoruz.
Bergman öncelikle izlediğimiz şeyin bir sinema filmi olduğunu bilmemizi istiyor. Bunu aslında bir çok yönetmen başka başka filmlerinde yapıyor. Nymphomaniac serisinde kameranın görünmesi, Taste of Cherry filminde filmin sonunda yönetmenin ve çekim anının gösterilmesi gibi daha şu an aklıma gelmeyen birçok durum buna örnek olarak gösterilebilir. Bunun birincil nedeni bizim film izlerken dikkatimizi dağıtıp filmin gerçeklerini hayatınkilerle karıştırılmasının istenmemesi. İkincil nedeni ise benzer bir sebepten karakterlerle empati kurmayı ve özdeşleştirmeyi engellemeyi istemektir. Aslında insanlar sinemaya gittikleri zaman gerçek dünyadan çıkmak ve biraz olsun sinemanın büyülü yollarında yürümek için cüzdanlarındaki paraları harcarlar. Bu durum kullanılarak insanlara boş umutlar çok kolay pompalanabilir ve ticari olarak da çok geniş bir kullanımı var bu yüzden. Fakat Bergman filminde o kadar ilginç bir anlatım tekniği uyguluyor ki ( ileride daha detaylı bahsedeceğim ) anlatılan şeyi anlamamız için algılarımızın yapay beklentilerle kirletilmemiş olması gerekiyor. Tarkovsky kendi filmleri için onları anlamak yerine hissetmemiz gerektiğini söyler. Bu durumun bu film için de geçerli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer filmdeki olayları gerçek dünyada , zamanın gerçek akışında değerlendirmeye başlarsak oldukça anlamsız olduğunu veya bizim filmi anlamak için yeteri kadar zeki olmadığımızı düşünmeye başlayacağız. Bergman filmde bize film izlediğimizi hatırlatmak için ilginç ve garip sekanslar gösteriyor. Bu sekansların ortak özelliği dikkatinizi çok kolay uçuruyor olması. Bir ara filmin bozulduğunu ve farklı bir zamandan devam ettiğini de görüyoruz. Bunların hepsi yukarıda bahsettiğim durumun içine girmeniz için düşünülmüş şeyler. "Asıl film" başlamadan yatağından uyanıp filmi izleyen çocuğun da izleyicileri temsil ettiğini düşünüyorum.
Berkay bu kadar konuştun da ne diyorsun diyenler için asıl kısma geldik. Bence bu filmdeki hiç bir şey gerçek değil. Bergman daha önce de çok defa yaptığı gibi bu filmde de gerçekle ,rüyayı iç içe sokarak bizim kafamızı karıştırıyor. Filmde gerçek olan tek şey filmin kendisi ve Bergman'ın bize aktarmaya çalıştığı hikaye. Filmde gördüğümüz şeylerin çoğu gördüğümüz anlamları taşımıyor aslında. İşte bu yüzden biz onları anlamaya çalıştıkça ve metafor olarak düşündüğümüz şeyler üzerine düşündükçe filmi anlamaktan o kadar uzaklaşıyoruz. Bu yüzden filmi bir kere izlemiş ve üstüne yazı okumasına rağmen anlayamamış insanların filmi edindikleri bilgilerle tekrar izlemesi gerçekten önemli. Filmde bana kalırsa anlatılan hikaye ve baş karakterler dahil her şey filmin gerçekliği içinde sorgulanabilir şeyler. Fakat eğer film üzerine konuşmak istiyorsak belirli kabuller yaparak ilerlememiz daha iyi olur. Filmde psikolojik problem yaşayan en azından bir kişi var ve bütün film kişinin psikolojisini bizlere göstermek filmin birincil amacı. Benim filmi izledikten sonraki ilk düşüncem aslında hasta bakıcı ve aktrisin aslında aynı kişi oldukları.
Hemşire Alma ve aktris Elisabeth'in aynı kişiler olduğunu anlamamız için filmde oldukça ilginç planlar,ışıklandırmalar kullanılıyor ve hikayenin akışı ,sonu yardımıyla destekleniyor. Filmin sonuna doğru karakterler birbirlerine oldukça benzemeye başlıyorlar. Bu benzerlik sadece kılık kıyafetleriyle alakalı değil. Bir süre sonra ikisinin de yüzlerinin sadece bir yarısının aydınlatıldığını görüyoruz. Karakterlerin aynı kişiler olduğunu söylemek de aslında tam doğru değil. Bu iki karakter bir kadının iki ruh halini ve iki tarafını temsil ediyor daha çok. Elisabeth hayatı insanların doğrularına ,beklentilerine göre yaşamış ve rol yapmaktan kurtulamadığı için susmayı seçmiş. Elisabeth için tek kaçış yolu susmak gibi gözüküyor. Fakat Alma ise toplumun normlarına göre yaşadığı hayattan bunalmış ve anlattığı her hatırasında toplum tarafından bastırılmış olmanın izlerini görmemiz kaçınılmaz. Fakat Alma içinde bulunduğu halden dolayı şikayetçi değil. Yani özetle hayatını toplumun ona hazırladığı kafesin içinde yaşamaktan sıkılmış birinin kendi içinde verdiği savaşı izliyoruz. Bu kişi gerek bastırılmış cinsel duygularıyla, toplumun ona dayattığı normal insan algısının onda yarattığı problemleri gözlemiyoruz. Bir yandan bu kişinin kendi hayatına yabancılaştığını da söyleyebiliriz. Alma'nın eve gelen kişinin kendi kocası olup olmadığından emin olmaması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Alma film boyunca Elisabeth'i konuşarak pes ettirmeye çalışıyor. İntihar dahil bir çok yöntemi kullanarak onu konuşturmaya çalışırken aslında eski ,"sağlıklı" haline geri dönmeye çalışıyor. Toplumun yaptığı baskıya kendi iç baskısın ekleyerek kendi ruhuna işkence ediyor.
Tüm bu çabalarının boşa olduğunu gören Elisabeth ise ona gülmekle yetiniyor. Elisabeth sürekli bir dinleyici konumunda film boyunca ve Alma ile birlikte bir çok planı paylaşıyorlar. Alma'nın Elisabeth'in gönderdiği mektubu açıp okuması , kendine dürüstleşmesi anlamına geliyor. Aslında biz bütün film boyunca kendiyle hesaplaşan belki de aslında hiç konuşmayan bir kadının iç dünyasının sinemasal olarak dışa vurumunu izliyoruz. Alma film boyunca değişik yollarla kendi zihniyle iletişime geçiyor. Toplumun dışında bir evde geçiyor olması da kişinin kendiyle baş başa kalmasına ve kendi üzerine düşünmesine olanak sağlıyor. Fakat toplumdan bu kadar uzak bir yerde bile aslında toplumun yarattığı baskının , otoritenin zihnimizde olduğunu görüyoruz. Toplumdan fiziksel olarak uzak olsak dahi onun bize ektiği tohumlardan kolayca kurtulamıyoruz çünkü onlar tüm bir yandan artık varoluşumuzu da belirler olmuşlar.
Bu yazımda filmin içindeki bütün gizemleri açıklamak yerine filmin okumasını daha rahat yapmak için öneriler sunmaktı. Elbette incelemenin içinde savunduğum tezlerim yine filmin kendi gerçeklik kavramı içinde çürütülebilir fakat zaten önemli olan haklılıktan çok tartışmayı ayakta tutmak diye düşünüyorum. Söylediğim gibi Alma ve Elisabeth aynı kişiler olmasa bile bu gerçekten önemli değil. Bu yazıyı okuduktan sonra internetteki diğer yazıları da okumanızı kesinlikle öneririm. İncelememi bitirirken sizi filmden güzel iki alıntı ile baş başa bırakıyorum.
"İçimizde taşıdığımız, bu kaygılar, umutsuz düşlerimiz, açıklanamaz zulüm, yok olma korkumuz, dünyevi koşullarımızın farkına varmış olmamız, selamet umudumuzu daha belirginleştiriyor. İnancımızın ve kuşkumuzun geceki haykırışları perişanlığımızın ve ürkütücü farkındalığımızın en korkunç kanıtları oluyor."
"Anladığımı düşünmüyor musun? Var olmayı boş yere hayal etmek. Öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak... Uyanık olduğun her an. tetikte... Başkalarına karşı sen ile yalnızkenki sen arasındaki uçurum. Baş dönmesi ve sürekli açlık, açığa vurulmak için. İçinin görülmesi için... Hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme. İntihar etmek mi? Oh, hayır. Bu çok çirkin. Sen yapmazsın. Ama hareket etmeyi reddedebilirsin. Konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. Sen öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışarıdan sızar içeri. Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. Bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. Hatta orada bile fark etmez. Seni anlıyorum Elisabet. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum."
Etiketler:
Alma,
Elisabeth,
Ingmar Bergman,
Maske
3 Kasım 2016 Perşembe
Funny Games (1997) Film İncelemesi
Hayattaki tesadüflerin toplamının bir sonucu olarak şu an bu yazıyı okuyan herkese merhaba. Hayatta bana kalırsa tesadüfler ve bu tesadüfleri yaratma gücüne sahip olan ani kararların yeri yadsınamayacak derece büyük. Tesadüflerin gücüne örnek olarak kazara icat edilen buluşları örnek gösterebiliriz. Bu yazının tesadüfle ilgisi de benim Haneke'yi ve Funny Games filmini keşfetmem tamamen tesadüflere dayanıyor. Aslında daha önce Haneke'nin Amour filmine dair bir yazı yazmış olsam da Haneke'yi keşfetmekle yakından uzaktan bir ilişkim olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Filmi izledikten sonra kütüphaneye Bergman'ın Büyülü Fener kitabını almaya gitmem,yerinde bulamayıp Haneke'nin kitabını almam da tamamen raslantısal olarak gelişti. Tabii ki bu kadar tesadüf üst üste gelirse bu yazıyı yazmak ise kaçınılmaz oldu. Ailenin başına gelen tesadüfler ise bu filmin konusunu oluşturuyor.
Funny Games oldukça özgün bir film. Şiddet,korku gibi temalar üzerinden yürüyen bu film Haneke'nin sinemaya ve sanata bakış açısını oldukça güzel yansıtıyor. Filmi kısaca rahatsız edici olarak tanımlarsam filmi izleyen başkalarının bana itiraz edeceğini düşünmüyorum. Funny Games belki de şu ana kadar izlediğim en başarılı gerilim filmlerinden bir tanesi. Haneke'ye göre (bu film özelinde) filmdeki gerilim 2-3 sahne düşüyorsa onun için filmi başarısızdır. Gerçekten de Funny Games gerilimin azalmadığı ve rahatlamanın izleyiciye son seçenek olarak bile sunulmadığı bir film. Haneke izleyicilerin şiddetten veya filmlerinde işlediği diğer konulardan çıkış yolu bulmuş bir biçimde koltuklarından kalkıp evlerine rahatça gitmelerini istemiyor.Filmin başında kendini mutlu olduğuna inandırmış "ideal" diyebileceğimiz bir aile görüyoruz. Bu aile klasik müzik parçaları üzerinden oyunlar oynayarak kendilerini "ideal aile" konumuna getirmişlerdir. Fakat bu yalancı tablo gerek Haneke'nin yorumlarından gerekse filmi izlerken anlaşılıyor. Bu yalancı tablo çığlıklarla dolu ve bence inanılmaz rahatsız edici soundtrackle bozuluyor ve böylelikle filmin içine girmeye başlıyoruz. Filmde şiddetle yüzleşiyoruz ve başka bir şey yapmak elimizden gelmiyor. Şiddetle yüzleşirken bir yandan onun parçası da oluyoruz kötü karakterler sayesinde. Filmde kötü karakter diyebileceğimiz iki genç delikanlı sinemada dördüncü duvarı yıkıp bizimle konuşmaya ve iletişime geçmeye başlıyorlar. O iki delikanlı aynı zamanda bizimle dalga geçip Haneke'nin ağzından konuşuyorlar resmen.
Haneke film boyunca bizimle dalga geçiyor. Günlük hayatta insanın sorunlarla yüzleşmesi zor olandır. Gerçek hayatta insanlar sorumluluklarından kaçabilirler ve karşılaştıkları problemleri görmezden gelip rahatlayabilirler. Fakat Haneke Funny Games filminde şiddeti öyle kaçınılmaz olarak yansıtmış ki bize rahatlama seçeneği sunmuyor bile. Bunun yerine Haneke film boyunca bize ümitler veriyor ama yönetmen koltuğunda oturduğunu da bize hissettiriyor diğer yandan. Kötü biraderlerden birinin öldüğü sahneyi uzaktan kumandayla geri sardığında aslında bize kaçamayacağımızı söylemiş oluyor. Bize ailenin tarafında olduğumuzu söylüyor ve evet kesinlikle öyleyiz. Bu anlarda Haneke izlediğimiz şeyin bir film olduğunu da vurgulamış oluyor. Bir anlığına bizi girdiğimiz dünyadan çıkarmaya ve olayın gerçekçiliğinde çatlaklar yaratmaya başlıyor. Her şeye rağmen film içinde yarattığı küçük yalan umutlardan kurtulamıyoruz. Kadın'ın kaçıp polise ulaşabileceği umudunu, evin reisinin kötü adamları bir şekilde alt edeceği umudunu sürekli taşıyoruz içimizde ama ne zaman bizi umutlandıracak bir eylem olsa Haneke hemen duruma el koyup filmi istediği gibi devam ettiriyor. Bozulan telefon çalışır gibi oluyor ,çocuk evden kaçıyor fakat yakalanıyor ve bunlar gibi bir çok örnek var filmde. Gerilimden kaçıp rahatlamanın mümkün olduğu bir çok film var. Buna örnek olarak Kubrick'in meşhur Shining filmini örnek verebiliriz. Filmin sonunda ailenin delirmiş reisi ölüyor ve "hak yerini buluyor",dolayısıyla izleyici istediği rahatlamaya ve doyuma ulaşmış oluyor. Funny Games'i izleyen biri bu rahatlamaya oldukça yabancılaşıyor ve film bittikten sonra bu etkiden çıkması hiç de kolay olmuyor. Bu da filmin bana göre başarılı olduğunun göstergesi.
Bu filmi benzerlerinden ayıran diğer bir özelliği ise şiddeti güzelleme yapmadan gösteriyor olmasıdır ki bu durum Haneke'nin filmlerindeki özel dokunuşlardan biridir. Ona göre gerçek hayatta ölümler nasılsa filminde de öyle olmalıdır. Ağır çekimde gelen kurşunlar ,delik deşik olmuş bedenler ve abartılmış ölümler yok onun filmlerinde. Bunu nedeni aslında gerçek hayattaki ölümlerin de ihtişam yoksunu olmasıdır. Filmde çiftin çocukları ölüyor ve babası çocuğunun üstünü kapatmakla yetiniyor. Bunun nedenlerinden beri ölüm üzerinden dram yaratmak istenmemesi, diğeri ise o anda tehlikenin hala geçmemiş olması ve yaşayan iki yetişkinin bulunuyor olması. Bu durum yine filmin rayından çıkmasını engelliyor. Cache filmindeki boğaz kesme sahnesinin ne kadar abartıdan uzak sade bir ölüm olduğunu da görebiliriz. Filmin ölenle ölmeyip akışına devam ettiğini söyleyebiliriz.
Film kısaca bir ailenin üzerinden geçen felaket durumu bize yansıtıyor. Haneke bunu anlatırken okuyucuya o insanların hayatından bir kesit gösteriyor. Filmde mesaj verme çabası yok ama Haneke'nin tek istediği şey bizi sinirlendirmek ve şiddetin saf haliyle yüzleştirmek. Haneke'nin bu istediklerini başardığını söylemek oldukça mümkün. Eğer farklı bir film izlemek istiyorsanız ve biraz sinirlenmek sizin için problem değilse Funny Games sizi tatmin edebilecek bir film.
16 Ekim 2016 Pazar
Uzak Film İncelemesi
Merhaba çok sevgili okurum. Okulumun başlamasının hayatımı daha düzene sokmasıyla yazılarımın sıklığı da (en azından şimdilik) artmış bulunmakta. Bu durumun hem sana hem bana faydası var. Sorarsan neden Nuri Bilge Ceylanın o kadar filmi arasından Uzak'ı seçtin diye bu çok doğru bir soru olacaktır. Hafta içinde NBC atölyesine gitmeyi düşündüğüm için ve konuşulacak filmlerden bir tanesi de Uzak olacağı için ve bunun yanında blogumdaki yerli yapımların azlığını düşünerek yazıma başlamak için gerekli motivasyonu kendime yarattım. Film hakkındaki detaylara girmeden NBC ve Uzak filminin aldığı ödüller üzerinden birkaç cümlelik güzellemeler yapmayı gerek görmüyorum, lüften imdb kullanmayı öğrenip bakın. Uzak hayatımı kökten değiştiren veya yeni bakış açıları kattı dersem yalan söylemiş olurum. Uzak filmi benim için durum öyküsü niteliğinde bir film. Hayatın penceresinden durum öykülerini bize gösteren tek kişi NBC değil tabii , özellikle benim son zamanlarda beğendiğim Dardenne kardeşler de benzer nitelikte filmler çıkarıyor mutlaka bakınız. Elbette iki yönetmenin tarzları ve işledikleri konular birbirinden oldukça farklı.
Öncelikle NBC'nin kamerasından bahsetmek istiyorum biraz. Bana kalırsa kamera bizim filmde karakterlerle empati kurmamızı oldukça kısıtlıyor ve izleyici konumuna sürüklüyor. İki karaktere de tepeden bakıyoruz diyebiliriz. Zaman zaman dünyayı onların gözlerinden görsek de bu çok nadir oluyor. Açı , karşı açı konuşmalar bile oldukça nadir diyebiliriz. Filmin çoğu sabit kameranın yavaş hareketleri veya hiç hareket etmemesi ile çekilmiş. Kamera sabit durduğu anların çoğunda oyuncular kameranın önüne gelerek kendilerini planların içine sokmuşlardır. Bu durum kameranın oyunculardan bağımsız bir göz olarak davrandığına çok güzel bir örnektir. Kamera zekidir ve olması gereken yerde oyuncuları gözetler niteliktedir.
Film birbirine bir çok konuda uzak iki karakteri işliyor görebileceğimiz gibi. Mahmut Tarkovski izleyen ,aşk acısı çeken ,kitap okuyan biriyken ,Mahmut ekonomik anlamda çok iyi durumda diyemesek de Yusuf kadar çaresiz değil. Mahmut sistemin yok ettiği,ideallerinden kopardığı biri. Yönetmen olmak ,Tarkovski gibi filmler çekmek isterken kendini mermerlerin fotoğrafını çeken biri olarak bulur. Bu durum çok iyi bir fotoğrafçı olmak isterken kıyma fotoğrafı çeken Umut Sarıkaya'nın yarattığı karakterle aynı kişilerdir. İnsanlar hayatlarında büyük ya da küçük belirli idealler sahiptir. Bu ideallere giden yol elbette sıkıntılı olabilir. Engelle karşılaşıldığı zaman pes etmek veya etmemek tamamen kişinin elindedir. Elbette içinde yaşadığımız sistem bizleri onun bir parçası olmaya,ölü ve sistemin devamlılığını sağlamak dışında işlevi olmayan zombilere dönüştürmeye çalışsa da en azından bireysel boyutta sisteme karşı koyma gücü insanların çoğunda vardır fakat buna cesaret edebilenler sayılı kişilerdir. İnsanlar onları robotlaştıran ve kendi benliklerinden uzaklaştıran sisteme boyun eğdikleri zaman suçu kendilerinde aramazlar ve hayatlarını heba ettiklerinin farkına varmazlar. Bu kişiler öncelikle suçu kendilerinde değil çevrelerinde aramaya başlarlar . ancak her insan öncelikle kendisi için yaşar ve yaşamalıdır. Ölmeden önce keşke dememek için yaşamalıyız ve kararlarımızı bu doğrultuda vermeliyiz.
Yusuf sistemin parçası olmayı kurtuluş zanneden ,dar görüşlü , eğitimsiz biri. Akraba olmasalar Yusuf ve Mahmut'un aynı ortamda bulunmaları oldukça güç. Yusuf sanattan anlamaz televizyondaki programları,dizileri, dövüş filmlerini çok sever. Kadınlara oldukça sapıkça davranır ve bunun temel nedeni muhafazakar köy ortamında bastırılmış cinsel kimliğidir. Kahvehane'de sohbet etmek hoşuna gider. Yusuf hayal dünyasında yaşamaktadır. Onun için şehirde mutlu yaşam yoktur. Alabora olmuş gemi görüntüsü bu durumu özetler nitelikte. Fakat umut fakirin ekmeğidir ve köyde onun için iş yoktur,köşeye sıkışmıştır bu yüzden Yusuf'u ikna etmek pek de kolay değildir. Aktör olmak için İstanbul'a gelen genç kızlardan pek farkı olduğu söylenemez. Her ne kadar bu iki karakter farklı insanlar olsa da temelde aynı oldukları söylenebilir. İkisi de en temelde cinsel açlık çekmektedir. Biri bunu kalabalıkların içinde yalnızlık olarak tanımlarken diğerinin kendine münasip bir eş bulma çabası olarak adlandırıyor olması aslında acının niteliğini pek de değiştirmiyor. İkisi de hüzünlendiği zaman sigara içiyor. Aynı kadınların beğendiklerini de görüyoruz aynı zamanda. Bunu daha ileri götürmek gerekirse fotoğraf çekerken yardım etmek Yusuf'un da hoşuna gidiyor diyebiliriz. Özlerinde birbirinden çok farklı olmayan bu iki insan yaşadıkları coğrafya ve çevrelerindeki insanlar tarafından biririnden çok uzak iki insan haline getirilmiş.
Filmde aynı zamanda Mahmut ile Yusuf arasında hiyerarşiyi de görüyoruz. Mahmut yaşça büyük,daha zengin,ev sahibi olarak Yusuf'a sürekli üstünlüğünü hissettirmeye çalışıyor. Evde Mahmut'tan izin istemeden hareket etmek mümkün değil. Mahmut'un odasında kitaplar,müzik cdleri,filmler ile dolu mini kütüphanesinin önünde Yusuf'un küçültüldüğünü görüyoruz. Televizyon izlerken rahat koltuk hep Mahmut'un ama Yusuf sandalyede oturmak zorundadır. Mahmut bu durumu öyle ileri götürüyor ki onun gümüş saatini çaldığını ima ediyor. Saati bulduktan sonra bu imasından dolayı pişman olup üzülüyor. Bu ve benzeri olaylar sonrasında hiyerarşinin film içinde yavaş yavaş kırıldığını ve film sonunda bittiğini de görüyoruz. Filmin sonunda yakalanan fare ise bu durumu anlatmak için metafor olarak kullanılıyor. İkisi de hayat tarafından yakalanmış ve fare gibi acı çekmektedirler ama buna son verilmeli.
Filmin sonundaki fare metaforu ve film üzerine küçük bir yazı daha okumak isterseniz Ruken hocanın kitabından alıntılanan >>bu yazıyı<< da okuyabilirsiniz. Başka yazılarımda tekrar buluşmak üzere şimdilik adios.
Filmde aynı zamanda Mahmut ile Yusuf arasında hiyerarşiyi de görüyoruz. Mahmut yaşça büyük,daha zengin,ev sahibi olarak Yusuf'a sürekli üstünlüğünü hissettirmeye çalışıyor. Evde Mahmut'tan izin istemeden hareket etmek mümkün değil. Mahmut'un odasında kitaplar,müzik cdleri,filmler ile dolu mini kütüphanesinin önünde Yusuf'un küçültüldüğünü görüyoruz. Televizyon izlerken rahat koltuk hep Mahmut'un ama Yusuf sandalyede oturmak zorundadır. Mahmut bu durumu öyle ileri götürüyor ki onun gümüş saatini çaldığını ima ediyor. Saati bulduktan sonra bu imasından dolayı pişman olup üzülüyor. Bu ve benzeri olaylar sonrasında hiyerarşinin film içinde yavaş yavaş kırıldığını ve film sonunda bittiğini de görüyoruz. Filmin sonunda yakalanan fare ise bu durumu anlatmak için metafor olarak kullanılıyor. İkisi de hayat tarafından yakalanmış ve fare gibi acı çekmektedirler ama buna son verilmeli.
Filmin sonundaki fare metaforu ve film üzerine küçük bir yazı daha okumak isterseniz Ruken hocanın kitabından alıntılanan >>bu yazıyı<< da okuyabilirsiniz. Başka yazılarımda tekrar buluşmak üzere şimdilik adios.
Etiketler:
Mahmut,
NBC,
Nuri Bilge Ceylan,
Uzak,
Yusuf
10 Ekim 2016 Pazartesi
One Flew Over The Cuckoo’s Nest Film İncelemesi
Jack Nicholson'ın oynadığı delili film olarak afişlerini gördüğüm ve yakın zamanda izleme fırsatı bulduğum bu film hakkında yazı yazmak istedim yeni yazımı. Filmi izlerken eğlenceli bir Holywood yapımı izleyeceğimi düşünüyordum ama düşündüğümden daha fazlası olduğunu görüp mutlu oldum. Şunu söylemem gerekir ki bana kalırsa filmlerde yıldız aktörlere rol vermek o filmden seyirciye geçen düşünceleri,duyguları kötü yönden etkiliyor. Filmin gerçekliği yıldızların performanslarıyla kirletilmiş oluyor ve böylelikle filmin etkisi azalıyor. Sırf bu nedenden dolayı izlediğim filmlerde tanımadığım yüzleri görmek hikayeye daha çok bağlanmamı sağlıyor ve benim için gerçeklik hissi artmış oluyor. Fakat bu olumsuzluklara rağmen kitaptan esinlenerek oluşturulan filmin üzerine gerçekten konuşacak oldukça çok konu var.
Film ilk bakışta hapishanede iş yapmadığı için tımarhaneye gönderilen bir adamın hikayesi gibi dursa da toplumu ve onun araçlarını eleştirir aslında. Topluma uymaktan veya uymamaktan bahseder. Bize deli kimdir sorusunu sordurur. Eğer McMurphy bizim gözümüze deli gibi gözükmüyorsa onu neden tımarhaneden dışarı çıkarmıyorlar?Ya da imkanı varken neden McMurphy tımarhaneden kaçmayı seçmedi? Bunlar gibi bir çok soruyu yazının içinde yanıtlamaya çalışacağım. Öncelikle uyumsuz kavramını incelemek gerekiyor biraz. Albert Camus'nun kendi kitabında absürt diye bahsettiği uyumsuz kişi ile paralellik taşıyor aslında filmdeki uyumsuz kavramı. İki uyumsuz kişi arasındaki en önemli fark absürd kişi aynı zamanda hayatın anlamsız olduğunu da düşünmektedir ama bu düşüncenin filmimizle çok bağlantısı olmadığı için es geçiyorum. Temelde uyumsuz kişi toplumdan farklı düşünceler taşıyabilen ve bunları hayata geçirebilen kişidir. Onun düşünceleri toplumun ona dayattıklarından farklı olabilir. Fakat toplum ve özellikle de toplumun başındakiler böyle insanları sevmezler. Bunun birincil nedeni düzeni ve toplumun sürdürülebilir yapısını muhafaza ettirmektir. Eğer toplumda farklılar ,farklı sesler oluşur ve toplum yapısı bundan dolayı bütünlüğünü kaybederse ortaya küçük çaplı baş kaldırı çıkmaya başlanır ve düzen yok olur. Dolayısıyla hukuk,devlet,iktidar gibi kavramlar yavaşça yıkılmaya ve değişmeye başlar. Bu iktidarın sahiplerinin istemediği bir durumdur. İktidarın sürdürülmesi onların güçlü ve mutlu olmalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Öbür taraftan baktığımız zamanda ise devletin ya da toplumun yıkılması insanlar için de rahatsızlık verici olabilir. Toplumun kuralları ve düzeni içinde yaşamak tüm bunlara uyulduğu durumda problemsiz ,rahat bir yaşamın güvencesidir.Tüm bu sebeplerden dolayı toplum tarafından oluşturulmuş ve toplumsal yapıyı bir arada tutan tüm yapılar uyumsuz kişilerin toplum tarafından afaroz edilmesiyle ayakta kalabilir . Eğer uyumsuz kişilerin çalışmaları durdurulamaz ise toplumu kontrol eden yapılar bu kişiler tarafından sırayla tehdit edilmeye başlanır. Devlet öyle tehlikeli bir kurumdur ki aslında ezilmiş halkları veya işçi sınıfındaki insanları bile kendilerine zarar veren iktidarı korumaları için kullanabilir. Buna sınıfına veya geçmişine yabancılaşma diyebiliriz. Tımarhanedeki güvenlik görevlilerinin siyahi olmasının özellikle yapılan bir seçim olduğuna inanıyorum.
Toplumun içinde gözle görülür ve görülmeyen hiyerarşiler bulunmaktadır. Bu hiyerarşi askerlerin rütbeleri kadar somut olabilirken, filmdeki gibi bir annenin çocuğu üstündeki gibi daha soyut olabilir. Filmde rütbe olarak ondan daha üst kişiler olsa da baş hemşire otoritenin ve hiyerarşinin başındaki kişi olarak sunulur bize. Baş hemşirenin görevi kuralların düzgün uygulandığını kontrol etmek ve rutinin sağlandığından emin olmaktır. Rutin diye adlandırdığım şey delileri yatıştıran ,onların aralarında konuşmalarını hatta düşünmelerini engelleyecek kadar yüksek seste müzik dinletmek ve onları uyuşturacak ilaçları onlara zamanında vermektir. Asıl amaç kişileri iyileştirmek değil ,onları toplumun bir parçası yapabilmektir. Fakat zaten topluma göre de iyileşmek denen şey tam da budur aslında. Bu da kişilerin benliklerini,düşüncelerini yok etmekle eş değerdir. Eğer bu deli kişiler otoriteyi reddetmeye ,filmdeki gibi sigaralarının neden onların elinde tutulduklarını ,yemek saatlerinin nasıl ayarlandığını veya müziğin sesinin neden bu kadar yüksek olduğunu sorgulamaya başladıkları zaman onları durduran birkaç engel vardır. Bunlardan ilki kişilerin zihinlerindeki otoritenin varlığı. Hemşirenin onların yanında olup,görevlilerle birlikte korku salmasının sebebi budur. Bunlar yetmezmiş gibi baş hemşire tımarhanedeki kişilere tane tane ve dikte ederek konuşup onların üzerinde psikolojik baskısını arttırıyor. Kurallarda hiç bir esnekliğe gitmiyor ve adeta köpeği eğitir gibi kurallar uygulamaya çalışıyor.
Burada bu kuralların bizim "iyiliğimiz" için var olduğu söylenebilir. Fakat iyilik göreceli bir kavramdır. Devlet ya da filmde hiyerarşide olan kişiler bizim özgür irademizi hangi oranda göz ardı edebilir? Devletin ya da otoritenin varlığı kişilerin onları kafalarında yaratmalarıyla oldukça ilişkilidir. Örneğin eğer Türkiye'de son yaşadığımız darbe girişimi başarılı olsaydı ya da ülkedeki insanlar devleti ve ona bağlı tüm kurumları reddetseydi , bugün devletin varlığından kolayca söz edemezdik. Peki bizim yarattığımız devlet bizim kumar oynamamızı engelleyebilir mi? Filmde bu durum hastaların sigaralarını kumarda kaybetmesi ve hemşirelerin onları korumak için sigaralarını saklamalarıyla anlatılıyor. Ya da gerçek hayattan başka bir örnek vermek gerekirse uyuşturucu kullanımı da buna örnek olarak gösterilebilir. Bugün devlet ,kişisel iradeyi reddedip kendi iradesini (ya da "milli iradeyi" =) ,çünkü iktidarı da millet seçti) kişilere dayatmakta çekinmiyor. Fakat aslında toplumun tamamını kapsayabilecek ve onları koruyabilecek kesin yasalar yaratmak imkansızdır. Burada yapılan şey milli irade kavramı üzerinden iktidarların kendi ideolojilerini topluma dayatmasıdır. Milli irade kavramı da toplum sözleşmesi üzerinden güç kazanan bir kavramdır. Fakat aslında toplumun içinde yaşayan kişiler zaten böyle kuralların içine doğmayı seçmemiş kişilerdir ve bu kişiler onlara dayatılan sisteme uymak zorunda kalıyorlar. Evet , belki en temelinde devlet denen kavramı kişiler yaratmış olsa da devleti sürdürmek çok farklı bir durumdur. Devletin varlığı üzerine ortaklaşmak kolayken ,varlığın getirileri üzerine uzlaşmak çok zordur. Bir yandan da toplumdan kopmak sadece teoride mümkün olduğundan dolayı kişiler kendi yarattıkları toplumların içlerine hapsolmuşlardır diyebiliriz.
Eğer toplum içinde mutlu olmak istiyorsanız çoğunluğun tarafında olmalısınız. Eğer baseball maçını izlemek istiyorsanız 10 tane oy bulmak zorundasınız. Çoğunluğu yakaladığınız anda televizyondan baseball maçı izlemek veya fikirlerinizi tımarhanede kabul ettirmek için bütün güce sahip oluyorsunuz. Bunu yaparken de geri kalan 8 kişiye hesap vermek zorunda da değilsiniz, çünkü demokrasi. İşte tam da bu sebepten dolayı Türkiye'de kumar oynamak yasal değildir. Tüm bu problemleri düşünmek ve bunlarla savaşmaya çalışmak insanı gerçekten yıpratır. Filmdeki bir hastanın sürekli yorgun olduğunu belirtmesini buna bağlıyorum. Devletler de kişileri amaçlarından yıldırmak ve onları yormak için elinden geleni ardına koymaz gerçekten. Bunu hak ettiği işsizlik maaşını vermemek için evraklara boğan bürokrasi veya adalet sistemi en güzel şekilde yapar. Eylem yapan kişileri göz altına alıp susturmaya çalışırlar. Ya da filmdeki gibi oylama 10'a karşı 8 baseball olsa dahi oylama süresi dolduğu için karar uygulanmaz. Buna benzer durumlar sadece gücün yanında taraf tuttuğunuz zaman olumlu olarak sonuçlanır. Gücün yanında taraf tutmak size göre değil mi? Toplum sizi çok mu geriyor? Tımarhanede olmaktan dolayı mutlu değil misiniz? Belki de ölüm filmdeki gibi en güzel kaçış yoludur.

Bence akıl hastalıklarının hiç olmadığını iddia etmek gerçekten çok zor bir durum ve tımarhaneleri kapatmak daha az yaşanılabilir bir toplum yarattığı gerçek. Öncelikle şunu görmeliyiz ki psikolojik olarak mükemmel insan olmak imkansızdır. Ancak filmde de görmemiz gereken şey gerçekten deli insanların deli olmalarına toplumdaki bazı insanların veya toplumun değerlerinin karar veriyor olmasıdır. Boksörsen ve 40 kişiyle dövüşüyorsan bu normal bir durum oluyorken , sokakta dövüşeceğin iki kişi senin hapsi boylamanı sağlayacaktır. Filmde de gördüğümüz gibi bazı insanlar şüpheye düştüğü için de deli olarak görülebiliyorlar. Bu durumu hayatı,yaşamı ve kendi hariç her şeyin varlığını sorgulayan hasta üzerinden çok rahat bir şekilde görebiliyoruz. Hastaların aynı zamanda kendi istekleriyle tımarhanede bulunduklarını da görüyoruz. Bunun nedeni onlar için toplumda yerin olmayışıdır en temelinde. Onlar yaptıkları hareketlerden dolayı utanmayan , pişmanlık duymayan hasta kişilerdir. En temelinde biyolojik olarak hasta diyebileceğimiz durumlar bile toplumdan topluma farklılık gösterirken kişilerin düşünceleri ve davranışları üzerinden hasta olarak görülmemesi imkansız gibidir. Bunun yanında insanlar sosyal canlılardır ve toplumun baskısını,varlığını sürekli üstlerinde hissederler. Bir sinema salonunda film bitmeden veya uçakta kapılar açılmadan herkes ayağa kalkıyorsa bunun cevabı topluma uymadığımız zaman üzerimizde hissettiğimiz baskıdır. Tımarhaneye kendi iradeleriyle giren kişilerin diğer amaçlarından biri benliklerini yok etmek pahasına toplumun onların üzerinde olan baskılarından korunabilecekleri güvenli alanlarına sığınmaktır. Bu insanların tımarhane adı altında özel yerlere tıkılmasının en önemli sebebi onların tehlikeli oluyor olmalarıdır. Eğer McMurphy gibi bu tehlike otoritenin varlığını tehdit eder nitelikte ise tımarhane otoritenin ve tek tipçiliğin bir numaralı savunucusudur. Aslında Sokrates'in idam edilmesi de çok benzer sebeplerden dolayı gerçekleşmemiş midir? Sokrates'in yaptığı tek şey mantığın ilkelerini kullanıp hayata dair sorulara cevaplar aramaktı ama zaten güçlü insanlara karşı işlediği en büyük suç buydu aslında. Bunlara karşın Sokrates'in yaptığı en büyük hata
devletin üstünlüğünü kabul ediyor olması olduğu söylenebilir.
İnsanların toplumdan ayrılmalarının ve bağlarının kopmasının sebebi toplumun kendisi de olabilir. Toplum bazen bu insanların savaşmasını ve adam öldürmesini isteyerek delirtir, insanlığından soğutur. Ya da en basitinden evlilik teklifi reddedilen Billy'nin kekeme olması toplumsal baskının sonucudur. Billy kendi cinsel dürtülerini toplumun baskılarından ,kadınların bakışlarından ,insanların yorumlarından uzakta değerlendirdikten sonra yaptığı konuşmalarda kekemeliğinin kaybolduğunu ve kısa bir süre için iyileştiğini görebiliyoruz. Fakat daha önce de söylediğim gibi tımarhanenin asıl amacı kişiyi iyileştirmek değildir. Dünyada baktığımız zaman hapishanelerde kişilerin rehabilitasyonlarının ikinci planda kaldığını söyleyebiliriz. Asıl amaç rehabilitasyon olması gerekirken ceza vermek ve adaleti sağlamak ön planda oluyor. Burada hapishanelerin veya tımarhanelerin görevlerini ne kadar yerine getirebildiklerini de sorgulayabiliriz aslında. Bildiğim kadarıyla Norveç'te ve belki benzer gelişmişlik düzeyindeki birkaç ülke daha gerçekten suçluları rehabilite etmek konusunda gerçekten iyi imkanlara sahipler. Bunların dışında kalan tüm cezalandırıcı ,toplumdan izole etmeye yarayan kurumlar için sorularımızı yöneltebiliriz.
Yazının başında da söylediğim gibi film bizi bir çok önemli konu üzerine düşünmeye itiyor ve bunun aslında sonu da yok. Ben bunun için Foucault (Fuko) okumayı planlıyorum ve sizlere de öneririm. Yazılarımda okuduğum kitaplardan parçalar da paylaşmak hoşuma gidiyor. Kim bilir belki de delirmeyip uslu insancıklar olursanız bir sonraki yazımda Foucault'dan esintiler görebilirsiniz.
Toplumun içinde gözle görülür ve görülmeyen hiyerarşiler bulunmaktadır. Bu hiyerarşi askerlerin rütbeleri kadar somut olabilirken, filmdeki gibi bir annenin çocuğu üstündeki gibi daha soyut olabilir. Filmde rütbe olarak ondan daha üst kişiler olsa da baş hemşire otoritenin ve hiyerarşinin başındaki kişi olarak sunulur bize. Baş hemşirenin görevi kuralların düzgün uygulandığını kontrol etmek ve rutinin sağlandığından emin olmaktır. Rutin diye adlandırdığım şey delileri yatıştıran ,onların aralarında konuşmalarını hatta düşünmelerini engelleyecek kadar yüksek seste müzik dinletmek ve onları uyuşturacak ilaçları onlara zamanında vermektir. Asıl amaç kişileri iyileştirmek değil ,onları toplumun bir parçası yapabilmektir. Fakat zaten topluma göre de iyileşmek denen şey tam da budur aslında. Bu da kişilerin benliklerini,düşüncelerini yok etmekle eş değerdir. Eğer bu deli kişiler otoriteyi reddetmeye ,filmdeki gibi sigaralarının neden onların elinde tutulduklarını ,yemek saatlerinin nasıl ayarlandığını veya müziğin sesinin neden bu kadar yüksek olduğunu sorgulamaya başladıkları zaman onları durduran birkaç engel vardır. Bunlardan ilki kişilerin zihinlerindeki otoritenin varlığı. Hemşirenin onların yanında olup,görevlilerle birlikte korku salmasının sebebi budur. Bunlar yetmezmiş gibi baş hemşire tımarhanedeki kişilere tane tane ve dikte ederek konuşup onların üzerinde psikolojik baskısını arttırıyor. Kurallarda hiç bir esnekliğe gitmiyor ve adeta köpeği eğitir gibi kurallar uygulamaya çalışıyor.
Burada bu kuralların bizim "iyiliğimiz" için var olduğu söylenebilir. Fakat iyilik göreceli bir kavramdır. Devlet ya da filmde hiyerarşide olan kişiler bizim özgür irademizi hangi oranda göz ardı edebilir? Devletin ya da otoritenin varlığı kişilerin onları kafalarında yaratmalarıyla oldukça ilişkilidir. Örneğin eğer Türkiye'de son yaşadığımız darbe girişimi başarılı olsaydı ya da ülkedeki insanlar devleti ve ona bağlı tüm kurumları reddetseydi , bugün devletin varlığından kolayca söz edemezdik. Peki bizim yarattığımız devlet bizim kumar oynamamızı engelleyebilir mi? Filmde bu durum hastaların sigaralarını kumarda kaybetmesi ve hemşirelerin onları korumak için sigaralarını saklamalarıyla anlatılıyor. Ya da gerçek hayattan başka bir örnek vermek gerekirse uyuşturucu kullanımı da buna örnek olarak gösterilebilir. Bugün devlet ,kişisel iradeyi reddedip kendi iradesini (ya da "milli iradeyi" =) ,çünkü iktidarı da millet seçti) kişilere dayatmakta çekinmiyor. Fakat aslında toplumun tamamını kapsayabilecek ve onları koruyabilecek kesin yasalar yaratmak imkansızdır. Burada yapılan şey milli irade kavramı üzerinden iktidarların kendi ideolojilerini topluma dayatmasıdır. Milli irade kavramı da toplum sözleşmesi üzerinden güç kazanan bir kavramdır. Fakat aslında toplumun içinde yaşayan kişiler zaten böyle kuralların içine doğmayı seçmemiş kişilerdir ve bu kişiler onlara dayatılan sisteme uymak zorunda kalıyorlar. Evet , belki en temelinde devlet denen kavramı kişiler yaratmış olsa da devleti sürdürmek çok farklı bir durumdur. Devletin varlığı üzerine ortaklaşmak kolayken ,varlığın getirileri üzerine uzlaşmak çok zordur. Bir yandan da toplumdan kopmak sadece teoride mümkün olduğundan dolayı kişiler kendi yarattıkları toplumların içlerine hapsolmuşlardır diyebiliriz.
Eğer toplum içinde mutlu olmak istiyorsanız çoğunluğun tarafında olmalısınız. Eğer baseball maçını izlemek istiyorsanız 10 tane oy bulmak zorundasınız. Çoğunluğu yakaladığınız anda televizyondan baseball maçı izlemek veya fikirlerinizi tımarhanede kabul ettirmek için bütün güce sahip oluyorsunuz. Bunu yaparken de geri kalan 8 kişiye hesap vermek zorunda da değilsiniz, çünkü demokrasi. İşte tam da bu sebepten dolayı Türkiye'de kumar oynamak yasal değildir. Tüm bu problemleri düşünmek ve bunlarla savaşmaya çalışmak insanı gerçekten yıpratır. Filmdeki bir hastanın sürekli yorgun olduğunu belirtmesini buna bağlıyorum. Devletler de kişileri amaçlarından yıldırmak ve onları yormak için elinden geleni ardına koymaz gerçekten. Bunu hak ettiği işsizlik maaşını vermemek için evraklara boğan bürokrasi veya adalet sistemi en güzel şekilde yapar. Eylem yapan kişileri göz altına alıp susturmaya çalışırlar. Ya da filmdeki gibi oylama 10'a karşı 8 baseball olsa dahi oylama süresi dolduğu için karar uygulanmaz. Buna benzer durumlar sadece gücün yanında taraf tuttuğunuz zaman olumlu olarak sonuçlanır. Gücün yanında taraf tutmak size göre değil mi? Toplum sizi çok mu geriyor? Tımarhanede olmaktan dolayı mutlu değil misiniz? Belki de ölüm filmdeki gibi en güzel kaçış yoludur.

Bence akıl hastalıklarının hiç olmadığını iddia etmek gerçekten çok zor bir durum ve tımarhaneleri kapatmak daha az yaşanılabilir bir toplum yarattığı gerçek. Öncelikle şunu görmeliyiz ki psikolojik olarak mükemmel insan olmak imkansızdır. Ancak filmde de görmemiz gereken şey gerçekten deli insanların deli olmalarına toplumdaki bazı insanların veya toplumun değerlerinin karar veriyor olmasıdır. Boksörsen ve 40 kişiyle dövüşüyorsan bu normal bir durum oluyorken , sokakta dövüşeceğin iki kişi senin hapsi boylamanı sağlayacaktır. Filmde de gördüğümüz gibi bazı insanlar şüpheye düştüğü için de deli olarak görülebiliyorlar. Bu durumu hayatı,yaşamı ve kendi hariç her şeyin varlığını sorgulayan hasta üzerinden çok rahat bir şekilde görebiliyoruz. Hastaların aynı zamanda kendi istekleriyle tımarhanede bulunduklarını da görüyoruz. Bunun nedeni onlar için toplumda yerin olmayışıdır en temelinde. Onlar yaptıkları hareketlerden dolayı utanmayan , pişmanlık duymayan hasta kişilerdir. En temelinde biyolojik olarak hasta diyebileceğimiz durumlar bile toplumdan topluma farklılık gösterirken kişilerin düşünceleri ve davranışları üzerinden hasta olarak görülmemesi imkansız gibidir. Bunun yanında insanlar sosyal canlılardır ve toplumun baskısını,varlığını sürekli üstlerinde hissederler. Bir sinema salonunda film bitmeden veya uçakta kapılar açılmadan herkes ayağa kalkıyorsa bunun cevabı topluma uymadığımız zaman üzerimizde hissettiğimiz baskıdır. Tımarhaneye kendi iradeleriyle giren kişilerin diğer amaçlarından biri benliklerini yok etmek pahasına toplumun onların üzerinde olan baskılarından korunabilecekleri güvenli alanlarına sığınmaktır. Bu insanların tımarhane adı altında özel yerlere tıkılmasının en önemli sebebi onların tehlikeli oluyor olmalarıdır. Eğer McMurphy gibi bu tehlike otoritenin varlığını tehdit eder nitelikte ise tımarhane otoritenin ve tek tipçiliğin bir numaralı savunucusudur. Aslında Sokrates'in idam edilmesi de çok benzer sebeplerden dolayı gerçekleşmemiş midir? Sokrates'in yaptığı tek şey mantığın ilkelerini kullanıp hayata dair sorulara cevaplar aramaktı ama zaten güçlü insanlara karşı işlediği en büyük suç buydu aslında. Bunlara karşın Sokrates'in yaptığı en büyük hata
devletin üstünlüğünü kabul ediyor olması olduğu söylenebilir.
İnsanların toplumdan ayrılmalarının ve bağlarının kopmasının sebebi toplumun kendisi de olabilir. Toplum bazen bu insanların savaşmasını ve adam öldürmesini isteyerek delirtir, insanlığından soğutur. Ya da en basitinden evlilik teklifi reddedilen Billy'nin kekeme olması toplumsal baskının sonucudur. Billy kendi cinsel dürtülerini toplumun baskılarından ,kadınların bakışlarından ,insanların yorumlarından uzakta değerlendirdikten sonra yaptığı konuşmalarda kekemeliğinin kaybolduğunu ve kısa bir süre için iyileştiğini görebiliyoruz. Fakat daha önce de söylediğim gibi tımarhanenin asıl amacı kişiyi iyileştirmek değildir. Dünyada baktığımız zaman hapishanelerde kişilerin rehabilitasyonlarının ikinci planda kaldığını söyleyebiliriz. Asıl amaç rehabilitasyon olması gerekirken ceza vermek ve adaleti sağlamak ön planda oluyor. Burada hapishanelerin veya tımarhanelerin görevlerini ne kadar yerine getirebildiklerini de sorgulayabiliriz aslında. Bildiğim kadarıyla Norveç'te ve belki benzer gelişmişlik düzeyindeki birkaç ülke daha gerçekten suçluları rehabilite etmek konusunda gerçekten iyi imkanlara sahipler. Bunların dışında kalan tüm cezalandırıcı ,toplumdan izole etmeye yarayan kurumlar için sorularımızı yöneltebiliriz.
Yazının başında da söylediğim gibi film bizi bir çok önemli konu üzerine düşünmeye itiyor ve bunun aslında sonu da yok. Ben bunun için Foucault (Fuko) okumayı planlıyorum ve sizlere de öneririm. Yazılarımda okuduğum kitaplardan parçalar da paylaşmak hoşuma gidiyor. Kim bilir belki de delirmeyip uslu insancıklar olursanız bir sonraki yazımda Foucault'dan esintiler görebilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























